Elmas TUNÇ: “Yaşadıklarımı Değil, İnsanlığın Ortak Acılarını, Zulümleri Kurmacaya Döktüm.”

Ocak 2026’da “Zincirleme Günah Tamlaması” adıyla bir kitabınız yayımlandı. Hayırlı olsun, okuru bol olsun.  Nasıl ortaya çıktı kitabınız? Öykülerinizin yazılma süreci hakkında neler söylersiniz? Öykü yazma ve bu öyküleri kitaplaştırma sürecini neler tetikledi?

Öncelikle çok teşekkür ediyorum. Aslında yayımlanma tarihi olarak Aralık 2025 desek daha doğru olacaktır. Öykü yazmaya başladığımdan beri kitap fikri aklımdaydı. Fakat öykülerimin yayımlanacak olgunluğa erişmesi için önce dergilerde ve yarışmalarda rüştünü ispat etmesi gerekiyordu.

Yazarken beni tetikleyen şey öfke duygusu oldu. Nelere karşı öfke derseniz; toplumsal ve global çürümüşlüğe giden yoldaki zincirleme reaksiyon hâli, iyiliğin baskılanmışlığı, kolektif kötülüğün çığ gibi büyümesi ve bunların sonucunda hissettiğim derin kaygı, umutsuzluk…

Kendi yaşanmışlığımı değil, insanlığın ortak acılarını, zulümleri kurmacaya döktüm. Beş yılın sonunda öykü yarışmalarında dereceye girmiş, girememiş, yarışma için yazılmış tüm öykülerimi kitap dosyası için bir araya getirdim.

Kitabınızın hem adı hem kitap kapağındaki görsel dikkat çekici, düşündürücü. “Zincirleme Günah Tamlaması” merkeze alınarak çeşitli alanlarla alakalı sorular sorulabilir. Dilbilim ve etik gibi alanlarla alakalı. Zincirleme bir süreklilik ifade eder. Zincirleme trafik kazası derken birden fazla aracın karıştığı kazalar akla gelir. Sizin kitabınızın adındaki zincirlemeden mütevellit günahı birey tarafından işlenen bir kötü fiil olmaktan ziyade genele yayılan, insandan insana devredilen ve süreklilik arzeden bir eylem olarak mı ele alıyorsunuz? Bir miras gibi mi ya da? Zincir aynı zamanda esareti, bağlanmayı, zorunluluğu da ifade eder. Bu esaret, bağlanma, zorunluluk günahın bizzat kendisi mi yoksa günah işlemeyi ortaya çıkaran şartlar mı?

Kitabıma bu başlığı koyarken toplumdaki günahları ve yıkıcı etkilerini göz önünde bulundurdum. Misal, bireysel suçlar, günahlar yalnızca bireyi etkiliyor diyebilir miyiz? Düşünün ki istismar suçunu işleyenler hakkında kapsamlı bir araştırma yapılmış ve şu sonuca ulaşılmıştır: Bir başkasını istismar edenlerin de büyük çoğunluğunun zamanında istismara uğradıkları anlaşılmıştır. Uğrayan, uğratana dönüşmüştür. Zincir tam burada başlar. Susmak ise zincire yeni halkalar ekler.

Sorunun diğer şıkkına gelirsek, esaret, günahın bizzat kendisi mi yoksa günahı ortaya çıkaran şartlar mı? Şartlar dediğimiz zaman, özgür iradeden ziyade bir sürükleniş, bir mecburiyet hâsıl olmuş demektir. Oysa insanın içinde iyilik de kötülük de mevcuttur.

Suça iten şartlar elbette vardır. Ancak sokak ortasında tanımadığı birini öldüren kimseye baktığımda şunu görüyorum: Bu bir sürüklenme değil tercihtir.

Bundan hareketle “suça sürüklenme” teriminin yerine “suçu tercih etme” kavramını öne çıkarmak gerektiğini düşünüyorum.

Kitap kapağı da öykü içerikleriyle çokça örtüşüyor. Zincirlenen, çözülen, eriyen, bedenler… Yüzü olmayan insanlar… Bu görselden hareketle insan ve toplum hakkında neler söylersiniz? Modern zamanlar insanı eriterek eksiltip, bütünlüğünü yok mu ediyor? Bu görseli seçerken neler etkili oldu? Politik bir tercih söz konusu mu?

İnsan ve toplum ilişkisini şu menkıbeyle izah etmek istiyorum. Bir şeyh, müridinden kesilen bir koyunun en temiz iki organını getirmesini ister. Müridi düşünür, taşınır koyunun dilini ve kalbini götürür. Ertesi gün bu kez en pis iki uzvunu getirmesini ister. Müridi şeyhine yine hayvanın dilini ve kalbini götürür. Şeyhi, müridinin sırtını sıvazlayarak şöyle der: “İnsanda iki uzuv vardır ki onları temiz tutarsa tüm uzuvları temizdir. Kim de kirli tutarsa ondan tüm vücudu etkilenir.” Dolayısıyla insan ve toplum ilişkisi de bu misalden âzâde değildir. Sosyal çürüme ise çürük elmaların sağlamları çürütmesine benziyor. Herkes birbirine aynalama yaparak ifsat oluyor. Tıpkı az önceki örnekteki gibi dilin ve kalbin temiz tutulmaması neticesinde cemiyete sirayet etmesi de kaçınılmaz oluyor.

Modern zamanlarda insan, zamanla birlikte eriyor. Bu, sorunuzun zamana yönelen ciheti. Diğer yönüyle ele alırsak, öyle zulümlere şahit oluyoruz ki iyi ki cehennem var diyoruz. Kitap kapağındakiler cehennemde eriyen günahkârlar.

Görsel, politik tercihimden bağımsız aslında. Zira yazarken toplumu merkeze aldım ve toplumcu gerçekçi bir bağlamda sosyal çürümüşlüğü öykülerimin kalbine yerleştirdim.

Elmas Hanım kitabınızda yer alan “Çürüyen Diriler ve Yaşayan Ölüler Sahnesi”, “Kadavra”, “Kambur Tepelerdeki Sır”, “Kapıları Açmadılar” “Kundalini Uyanışı”, “Kahramanın Onsuz Yolculuğu”, “Gaslighting ve Nekbe” gibi öykü adları bile güçlü bir atmosferin varlığını okuyucuya gösteriyor. Öykü adlarınızın açtığı kapıdan öykülere girdiğimizde dramatik, melankolik, gizemli, karanlık, tehlikeli, ruhsal, psikolojik katmanlarla karşılaşıyoruz. Aynı zamanda bilinçdışı çatışmalar, bastırılmış duygular ve çocukluğa ait yaşantılar da dikkatli bir okumayla kendini gösteriyor. Öykülerinize ad seçerken nelere dikkat ediyorsunuz? Öykü adlarınız ve öykü içeriğiniz hakkında neler söylersiniz?

Kitap kapağı öykünün vitriniyse, başlıkları da o vitrinin mankenleridir. Okurunu bulmayı bekleyen iki esas kahraman. Başlığın öykümü en iyi şekilde ifade etmesine, imgesel olmasına, dikkat çekmesine özen gösteriyorum. Öyküyü bitirdikten sonra başlığı koyuyorum.

Sizin de ifade ettiğiniz gibi başlıklarım içerikle ilintili olarak soğuk, karanlık, metafizik, psikolojik, gizemli unsurlar  içermektedir.

Oldukça sert, çarpıcı, yoğun bir öykü diliniz var. Bu dile bir isyan, bir vicdan dili diyebilir miyiz? Okuru ahlakî açıdan rahatsız etmek, onun konforunu bozmak isteyen bir dil… Şiir de yazıyorsunuz. Şairlik yönünüzün üslubunuzdaki bu sertlik, sarsıcılık limitine herhangi bir etkisi var mı? Neler söylersiniz?

Bu dilin nahif olmadığı kesin. Zaten nahif olmak zorunda da değil. Okuru rahatsız eden, dikenli bir dil. Öykülerimde, durmaksızın can alan şiddete, zulmeden tahakküme öfke, isyan ve sorgulama var. Dilimin dikenli olması da bu yüzden. Dolayısıyla kimseye şirin görünmek gibi bir derdi yok öykülerimin.

Evet, şiir de yazıyorum ve şiir yazmak bana limitsiz bir düşünce ve imge dünyası sunuyor. Sertlik ve sarsıcılık şiirden ziyade seçtiğim temayla ve filtresiz cümlelerimi nasıl kurduğumla alâkalı. Bugün ayrıksı dilli yazarım, yarın nahif. Kendimi tekrar etmeyi sevmiyorum. Ben meselemin ne olduğuna bakıyorum. Kendimi edebi ve düşünsel anlamda sınırlandırmıyorum. Yazarken zorlanmayı ve girdiği kabın şeklini alan kediler gibi olmayı seviyorum.

Öykülerinizde “anatomi masasında ölüler dile geliyor.” gibi cümleler var. Öykünüzün birinin adı da “Kadavra.” Bunları okuduğumuzda ölüm canlı bir varlık gibi. “Taşlaşmış bedenler”, “konuşan ölüler” diyorsunuz. Dirilerin susup ölülerin konuştuğu günümüz dünyası manevi açıdan batmış olabilir mi? Ölülerin adeta canlı, canlıların birer yaşayan ölüye dönüştüğü bir dünyada mı yaşıyoruz?

Mahkeme salonlarında kendini savunamayacak maktullerin üzerine yıkılan iftiralara tanık oluyoruz. Kadavra, bu tanıklığın içinden doğdu.

Dirilerin susup ölülerin konuştuğu günümüz dünyasının, insanın iç dünyasında derin bir boşluk oluşturduğunu düşünüyorum. Bu boşluk, giderek büyüyen bir içsel yoksunluk hâline geliyor. İnsan bu eksikliği çoğu zaman, kendi ömrünü zararlı yönelişlerle tüketerek, hız ve gürültü içinde kaybolarak bastırmaya çalışıyor.

Böylesi bir dünyada ölüler canlı, canlılarsa ölü değiller midir aslında?

Öykü mekânlarını kullanışınız da dikkat çekiyor. Mekân bir dekor, bir arka plan olmaktan çıkıp birer öykü karakteri haline dönüyor. Öykü karakterleriyle bütünleşiyor, öykü karakterlerine yol açıyorlar… Bu hususta neler söylersiniz?

Ölü için kefen neyse, karakterler için de mekânlar olmazsa olmazdır diye düşünüyorum.

Mekânı sadece bir arka plan olarak görmüyorum; karakteri doğrudan etkileyen bir unsur olarak ele alıyorum. İnsan bulunduğu yerden bağımsız değildir. Mekân, karakterin ruh hâlini değiştirir.

Dar ve kapalı bir yerde karakter sıkışır, düşünceleri daralır. Açık ama tekinsiz bir yerde ise yalnızlık ve tedirginlik öne çıkar. Yani mekân değiştikçe karakterin hisleri ve tepkileri de değişir.

Öykülerimde mekân çoğu zaman karakteri zorlayan bir alandır. Hastane, sadece tedavi yeri değil; ölümle yüzleşme mekânıdır. Ev, sadece sığınak değil; bazen bir hapishaneye dönüşür.

Bu yüzden mekân, karakterin içinde bulunduğu yerden çok, onu dönüştüren bir aynadır.

Kitabınızın başından sonuna kadar kendini gösteren karanlık, kötülük kaçabileceğimiz bir şey mi, yoksa yüzleşmemiz mi gerekiyor bunlarla? Yüzleştiğimizde bu karanlıktan kurtulur muyuz yoksa bu durum kurtulamayacağımız bir gerçek mi?

Bu güzel soruyu şöyle yanıtlamak istiyorum: İnsanın içinde iyilik de kötülük de mevcuttur. Hangisini beslerse o semirir, hangisini eğitirse o ehlileşir. Kötülük tüm dünyada o kadar yaygındır ki insan ondan kaçamayabilir; ama onunla ne yapacağına karar verebilir. Ya yarasını sarar, ya bulaştırır.

Travmadan kaçmak da kalıp yüzleşmek de mümkündür. Yüzleşmek, insani bir olgudur; beraberinde kişi, özeleştiri yapabiliyorsa ne âlâ. Başkalarını suçluyorsa, fikrî ve irfanî bir olgunluktan söz etmek mümkün değildir. Bu bakımdan sarsan, yüzleştiren edebiyatı, katharsis sağladığı için kıymetli buluyorum.

Son olarak neler söylersiniz? 

 Ufuk açan sorularınız için teşekkür ediyorum. 

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Elmas TUNÇ

    • Konya’nın Çumra ilçesinde 1981’de doğdu.
    • Sağlık Kurumları İşletmeciliği ve de Sosyoloji bölümlerinden mezun oldu.
    • Bir kamu kurumunda acil tıp teknisyeni olarak çalışmaktadır.
    • Yazar, evli ve bir çocuk annesidir.
    • Öyküleri Mahal Dergi, İshak Edebiyat, Litera Edebiyat, Novelius Edebiyat, Güfte Edebiyat, Pandabiyat, Veveyanet Öykü Gazetesi, Lento Dergi, Şato Dergi gibi dijital mecralarda ve Söğüt, Altıyedi, Erik Ağacı Öykü, Hâne, Kibele, Asonans ve Geçerken Dergi gibi basılı mecralarda yayımlandı.

Ödül Aldığı Öykü Yarışmaları ve Öykülerinin Yayımlandığı Seçkiler:

    • 2023 2. Kulüp İzmit Öykü Yarışması (Birincilik)
    • 2023 1. Myrina Yayınları (Seçki)
    • 2023 Satır Arası Kudüs Şiir Yarışması (Altıncılık)
    • 2024 8. Cumba Edebiyat Öykü Yarışması (Birincilik)
    • 2024 İnönü Üniversitesi Deprem Öykü Yarışması (Seçki)
    • 2024 1. Ganeşa Mitolojik Öykü Yarışması (Jüri Özel Ödülü)
    • 2024 7. Truva Edebiyat Dergisi Öykü Yarışması (Seçki)
    • 2024 2. Kırmızı Kalem Edebiyat Öykü Yarışması (Sekizincilik)
    • 2024 1. Kekeme Yayınları “Sansür” temalı Öykü Yarışması (Seçki)
    • 2025 21. Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması (Birincilik)
    • 2025 3. Myrina Yayınları (Seçki)
    • 2025 2. Evrenkent Kalemleri Öykü Yarışması (Altıncılık)
    • Eskişehir Öykü Yarışması Mansiyon
    • Ayrıca İshak Edebiyat, Novelius Edebiyat, Pandabiyat, Yerli Bilimkurgu Yükseliyor Dergisi öykü seçkileri, Duvarın Ardı, Huzursuz Kelimeler, Doğa Ve Denizin Öyküleri, Şehrin En Alt Katı, Leyla Buradan Taşındı, Pamuk Beyaz Kan Kırmızı isimli öykü ve şiir seçki kitaplarında yer aldı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir