İnsan başından beri hayvanlara (totemlere) tapıyordu çünkü ilk babasının bir hayvan olduğuna inanıyordu (Mısırlılar bazı ritüellerde totemlerinin etini bile yiyorlardı). İnsanın yaşamında nesnelerin önemi arttıkça, inancın objesi de cansızlaştı; insan nesnelere, ağaçlara ve taşlara (putlara) inanmaya başladı. Yazının keşfedilmesiyle bu tanrılaştırılmış maddi ve psikolojik temenninin kıblesi de değişti; Eskimiş tanrılara her zaman sadakatsiz kalan insan ahlakı, kitaptan önce inandığı her şeyi unuttu ve metne, yazıya taptı. Tarih başladı. Tanrı dil oyunlarına dâhil edildi.
Yazıdan önce dil yoktu, konuşma vardı. Harf yoktu, ses vardı. Dil, yazının icadı ile yaratıldı. Ali Artun’un sözleri ile söylersem, ilk mağara resimleri ve kaya resimleri, ilk ressamın değil, ilk ilkel yazarın yapıtıydı. Elinde mızrakla boğayı kovalayan adam resmi, belki de ilk kahramanlık destanının metniydi. Çünkü zamanla bu imgeler hiyeroglif haline geldi ve ilk alfabeler, ilk metinler ve organize bir dil ortaya çıktı.
İnsan, sanatı dilden yaratmadı, dili sanattan yarattı.
Oğuzların kahramanlık destanı “Kitabı Dede Korkut”u postmodernist sorguya çeken Kamal Abdulla‘nın “Bir romanın gerçek yazılma tarihi” adlı romanının ana fikri de budur: metne inanmak! Ama aynı zamanda içindeki anlamsal boşluklardan da şüphe etmek! Romanın kahramanı Vagif’in “sonsuz sözlük” olarak inandığı metin, Türk ulusunun arkeolojik anatomisini anlatan ve yorumlayan “Kitabı Dede Korkud” destanıdır.
“O, buradaki kahramanlara inanıyor. Sadece Salur Kazan’a, Bamsı Beyrek’e, Basat’a değil, hem de Şöklü Melik’e, Tepegöz’e, Bayburt hisarının valisine inanıyor. Şah İsmayil’a, Sultan Selim’e, Hızır’a, Lele’e, Vezir’e, Taçlı hanıma inanıyor. O, bu metne inanıyor. Her kelimesi, işareti ona belli olan sonsuz bir sözlüğe inanıyor.“
Hiçbir metin yalnızca gerçeklerden ibaret değildir, ilahi metinler bile. Metne inanmak, oradaki yalanlara da inanmaktır; görmezden gelmek değil, inanmaktır. Bu doğaüstü mü’minlik halidir. Kamal Abdulla’nın yazar kahramanı Beyrek’e inandığı kadar Yalancı oğlu Yaltacık’a (yalancılığa) da inanıyor, çünkü inandığı kadim metinde “… herkes birbirine inanıyordu. Orada Yalancı oğlu Yaltacık’a bile inanıyorlar. Şöklü Melik’e de inanıyorlar. Tepegöze de inanıyorlar. Orada Laocoön’e de inanırlar.”
O, -romanın Vagifi- “Kitabı Dede Korkut” metninin doğaüstü müminidir. Doğaüstü müminler inandıkları, tapındıkları kitapların gerçeklerinden daha çok yalanlarına inananlardır. Doğrulara inanmak doğaüstü mü’minlik değildir, saflıktır, doğaüstü mü’minlik yalan olduğunu bilerek yalana inanmaktır, yalanı kutsallaştırmaktır. Fuzuli Doğu İrfanı adına şöyle diyor: “Aldanma ki, şair sözü elbette yalandır.” Picasso da aynısını Batı kültürü adına söylüyor: “Hepimiz biliriz ki sanat gerçeklik değildir. Sanat bizim gerçekliği, en azından anlamamız için bize sunulan gerçekliği kavramamızı sağlayan bir yalandır.”
Tevrat, Musa’nın İbranice bilmediğini, Yahudi halkıyla bir tercüman aracılığıyla konuştuğunu yazar. Kendisi de bir Yahudi olan Sigmund Freud, “Musa ve Tektanrıcılık” adlı kitabında, Musa’nın muhtemelen Mısır tanrılarının adlarını tapınaklardan kaldıran ve tektanrıcılığı meşrulaştıran Mısırlı firavun Achenaton’un rahiplerinden biri, belki de Achenaton’un kendisi olduğunu kanıtlamaya çalışır. Büyük olasılıkla, Achenaton dini reformları nedeniyle, halk ayaklanmasından korktu ve ülkeden kaçan Yahudilere katıldı (belki de kaçarken Yahudileri aldatarak kendisi ile gelmelerine ikna etti) ve kırk yıl çölde saklandı. Yahudi halkı, dillerini bilmeyen bu rahibin (veya Firavun’un) doğru mu yoksa yalan mı söylediğini umursamadı. Yahudilerin sadece inanca, güvene ve tarihsel bir doğaüstü mü’minliğe (kutsal yalana) ihtiyaçları vardı.
İnanmamak bir felakettir. Biz bu felaketin müjdesini Kamal Abdulla’nın romanında, elinde mızrak, deli gibi saçını başını yolarak Truvalıların şehre sürüklediği “Truva atı” nın karnını delen Apollon tapınağının rahibi Laocoön’un çığlığında duyuyoruz. “Truvalılar on yıllık kanlı bir savaşın ardından bir sabah uyanıp İlion Kalesi’nin önünde Yunanlılar tarafından terk edilmiş büyük bir at gördüler. Onlar düşündüler ki, Yunanlılar uzun savaştan bıkarak gemilerine binip kendi şehirlerine dönmeden önce bu devasa tahta atı Truva için hediye bırakmışlar. Truvalılar atı içeri çekip çekmemeleri konusunda tartışmaya başladılar. Orada bir rahip atın çevresinde dönüp endişelenerek bu hediyeyi kabul etmemeleri için Truvalılara yalvarıyordu. Bu Apollon tapınağının rahibi Laocoön idi. Ama ona kimse inanmadı. Laocoön bir inançsızlık simgesiydi. Yalvarışları önemsiz olunca Truvalılar aklı şaşmış bu yaşlı adamı görmezden gelip atı iplerle bağladılar ve kalenin duvarlarından içeri sürüklediler. Laocoön, son ümitle elindeki mızrağı atın tahta gövdesine vurarak delikler açmaya çalıştı.“
Musa’nın yabancı bir dilde söylediği “yalanlarına” inanmak Yahudileri kurtardı, ancak Truvalılara ahşap atı içeri almamaları için yalvaran Laocoön’e inanmamakla truvalılar kendilerini ateşe attılar. Laocoön’ün bu romanda ne işi var? Laocoön de Truvalıların Dede Korkut’udur. Kamal Abdullan’ın bu yeni romanında üç Dede Korkut var; Yunanlıların Homeros’u, Oğuzların Korkut’u, Truvalıların Laocoön’ü. Roman, bu üç “Dede”den gelen destanları (gerçek halk yalanlarını) bir araya getirir.
Vagif (romanın kahramanı), Dede Korkut’un Beyrek hakkında yalan söylediğinden şüphelenir. Romanın “Boşluklardaki Beyrek” bölümünde, “Kitabı Dede Korkut” destanında ikinci, gölge, hayalet bir Beyrek’in varlığı iddia ediliyor. Aslında, gerçek kahraman metne anlatıldığı gibi değil, bir gölge olarak girer; Örneğin, Romalıların “tanrıların kırbacı” dediği Hun fatihi Attila, edebi metinlerde, özellikle Ortaçağ resimlerinde uzun boylu, yakışıklı bir adam olarak tanımlanmıştır. Ancak onu kendi gözleri ile görmüş olan beşinci yüzyıl Bizans tarihçisi Panionlu Priscos onu, yazdığı tarihsel metninde, kısa boylu, geniş gövdeli, keçi sakallı ve (önünde diz çökmüş Papa’yı kırbaçlayacak kadar) kocaman kafaya sahip biri olarak tasvir ediyor. Tarihsel gerçekliğin aksine, sanat bir hayranlık ürünüdür. Fuzuli “Gem”e hayran idi. Hayranlık güzelleştirir.
Kamal Abdulla’nın romanındaki gölge (aslında gerçek olan) Beyrek, destanda anlatıldığı gibi aydan arı, günden (sudan) duru değil, örneğin nişanlısına sadakati bir uydurmadır, Bizans tekfurlarından olan “Bayburt beyin bir kızı” ile de hapse atıldığı kalede işler çeviriyor ve bence en doğrusunu yapıyor. O gün bir yerde bir cümle okudum: “Sadakat köpeklerin dinidir.” Tarihsel erozyona uğramış bu Oğuz metnini yeniden kurarsak (röprodüksiyon) gözümüzün önüne bildiğimiz Beyrek ile çelişen kurnaz, yalancı bir Beyrek çıkacaktır. Kamal Abdulla’nın romanı bu yalanın sırrını daha derinlerde, eski Yunan metni Homeros‘un Odysseia destanında arıyor. Biraz daha derine inerse, yalanın izi onu Yunanların İlyada ve Odysseia’sından, İbranilerin Tevrat’ından binlerce yıl önce yazılan Sümer tabletlerine ve ilk ilahi metinlere götürecektir ve bilinecek ki, yalan gerçekle iç içe tanrılardan gelen bir erdemdir. Bu bilgelik, metnin bütünlüğünü, evrensel oyununun sürekliliğini korumak içindir. Tanrı kendi şeytanını (kendi yalanını) kendisi yaratmaya mahkumdur. Yalansız gerçek, zamansız ölüm demektir.
Kamal Abdulla’nın romanı kendine şu soruyu soruyor; “Neden olay örgüsü gidip gelip Beyrek’in kaderini kırbaçlıyor?!” Cevap çok beklenmediktir: Beyrek, Oğuz destanında “yazılı kültürün temsilcisiydi“. Yani o, bu destana yabancıdır. Beyrek, Oğuzların bu kadim metninde yer alan üvey karakterdir. Bunu bilen Dede Korkut, onu önce on altı yıl boyunca Bayburt hisarında (okuyucudan) sakladı ve serbest kalır kalmaz at ağızlı Alp Aruz’un kılıcına yem etti. Beyrek, “Kitabı Dede Korkut” destanındaki Odysseia’nın dublörüdür. Dede Korkut’a sadece Odysseia’yı Türkleştirmek için gerekliydi.
Ve romanın Vagif’i -açıkçası, bu tür pasaport isimlerinin herhangi bir yerel romanın enerjisini emdiğini düşünüyorum, bana öyle geliyor ki, Azerbaycan romanındaki karakterler isimlerle değil, lakaplarla temsil edilirse, roman daha canlı görünecek. Çünkü biz karakterin enerjisini isme değil lakaba yüklüyoruz. Tüm isimlerimiz ölüdür.- Beyrek’in izlerini Yunan metinlerde aramakla yetiniyor. Bu işte ona “Kurnaz Odysseia” yardımcı oluyor.
Platon, devleti yönetmede hilenin ve yalanın önemini ilk gören ve değerlendiren kişidir. O, siyasetin “gerçekliği” “yalan” ile birleştirmeğe mahkum olduğuna ve devletle vatandaşın dayanışmasını “gerçek yalan” üzerine inşa etmesi gerektiğine inanıyordu. Sadece yalana dayanan bir devlet ve toplum nasıl yıkıma mahkumsa sadece gerçeğe dayanan devlet ve toplum da mahva mahkumdur. Tarihsel omurga, gerçekle yalanın birliğinden oluşmalıdır. Odysseia, tüm engelleri hile ve yalanın gücüyle aşar. “Truva atı” tuzağı da onun aklının bir ürünüdür. İtalyan filozof Maria Bettetini “Yalanın Kısa Tarihi” kitabında Odysseia’nın yalnızca hayatı tehlikedeyken değil, aynı zamanda zevk için de yalan söylemeyi sevdiğini yazmış.
Değerli akademisyenimizin “Bir Romanın Gerçek Yazılma Tarihi” romanının ikinci, kurnaz ve yalancı Beyrek’i ifşa etme girişimi aslında öğretici ve ileri görüşlülükdür. Bir ulus, bir devlet olarak, bizim o gizemli, gölge Beyrek’e gerçek Beyrek’den daha fazla ihtiyacımız var.
1815’te Alman Türkolog Friedrich von Ditz ölümünden iki yıl önce, Denkwürdigkeiten von Asien (Asya’nın Hatıraları) adlı kitabında ilk kez Oğuzların “Kitabi Dede Korkut” destanındakı Tepegöz’ü yunanların “Odysseia” destanındaki tek gözlü Polyphemos’la kıyaslayarak bilim dünyasında yeni bir tartışma için zemin hazırladı. Ditz, iddia etti ki, Tepegöz mitini Oğuzlar Yunanlardan değil, Yunanlar Oğuzlardan almışlar.
Sadece Tepegöz’ü mü? Bayburt Kalesi’nde Şöklü Melik’in esiri olan Beyrek’in nişanlısı Banu Çiçek gibi deniz tanrısı Poseidon’un tutsağı olan Odysseia’sını yıllarca bekleyen Penelope’ye ne dersiniz?
Ya da Beyrek’e aşık olan ve onu Bayburt hapishanesinden kurtaran kâfir kızı gibi Odysseia’ya âşık olan ve onun memleketine dönmesine yardım eden tanrıça Calypso? Her iki destanda bu tür benzerlikleri sıralayarak konuyu saptırmak istemiyorum.
1951’de Türk filolog Suat Yakub Baydur, Dede Korkut’un Deli Dumrul’u ile MÖ 5. yüzyılda yazılan Euripides’in Alkesdida’sı arasında paralellikler kurmuş ve Dede Korkut destanının Homeros’un yapıtları ile beraber Atina oyunları ile de benzer yönleri olduğunu kanıtlamıştır.
Dede Korkut ile Homeros arasındaki asırlarla uzanan zaman mesafesine rağmen, Bizans kültüründe tanıştıkları gibi, onların kahramanları Beyrek ve Odysseia’da Kamal Abdulla’nın bu çağdaş Azerbaycan romanında buluşur. Kamal Abdulla’nın anlatısı, Beyrek’in ikili karakterinin Odysseia’dan geldiği konusunda ısrarlı. Belki yüzyıllar önce eski Oğuzlar Tepegöz’ü antik Yunanlılara vermiş ve karşılığında Odysseia’yı almışlardır.
Batı romanından farklı olarak, Azerbaycan romanının milli ve dini mitolojiyle çalışma konusunda neredeyse hiç deneyimi yoktur. Kamal Abdulla’nın romanları (“Yarım Kalmış El Yazması”, “Unutmaya Kimse yok”, ” Sihirbazlar Vadisi”, “Gizemlerin serüvenleri”) bu deneyimin ilk kırlangıçları olarak görülebilir.
Postmodern metin, yazma ve okuma sürecinde kendini unutan bir metindir; kendini unutan ve diğer metinleri hatırlatan bir metindir. “Bir Romanın Gerçek Yazılma Tarihi”, kendisinden önce yazılmış birkaç metni hatırlar ve gözden geçirir. Bu roman aynı zamanda holistik bir romandır; ayrı ayrı metinlerin etkileşiminden yararlanarak bağımsız bir metin olmayı amaçlayan metinlerarası (intertextual) bir tarihçedir.
Aqşin YENİSEY

Son Yorumlar