Hem konusu hem adı çok ilgi çekici bir romanınız yayımlandı: “Buzdan Top.” Nedir “Buzdan Top”? Nasıl ortaya çıktı bu hacimli kitap?
Aslında kısacık bir öyküydü. O öyküyü dostum Fuat Sevimay okudu, bundan çok güzel roman olur dedi ve ben de hemen ikna olup çalışmaya başladım. Üç buçuk yıl sonunda da bitti. Kitapları avucumuzda eriyen Buzdan Top’lara benzettiğim için de adını böyle koydum. Bence konusu yerine konuları demek daha doğru olacak çünkü “Buzdan Top” bir açıdan yol hikâyesi ve o yolun başlangıç noktası ile varış noktasına çok farklı rotalardan ilerliyor.
Romanınızın her sayfası okuyucuyu yeni olay ve kahramanlarla karşılaştırıyor. Kurmaca içinde kurmaca; kahraman içinde kahraman… Neler söylersiniz kitabınızın kurmacası ve kahramanları hakkında?
Aslında anlatmak istediğim en temel unsurlardan biri yalnızlık bu romanda. Bu sebeple kalabalık. Çünkü günümüz insanı genelde yalnız hissediyor fakat tek başına kalabilmesi de giderek zorlaşıyor. Roman, ‘Yıldızlar kadar uzak, yıldızlar kadar bir aradayız,’ cümlesiyle açılıyor. Bizim aynı gökyüzünde gördüğümüz yıldızlar aslında birbirlerinden aklımızın kolay kolay idrak edemeyeceği kadar uzaktalar. Bence insanlar da biraz öyle. Aynı gezegende, ülkede, sokakta yaşıyor olsak bile bir anlamda birbirimizden çok uzakta kalabiliyoruz.
Kurmaca kısmı için de benzer sözler söyleyebiliriz. Başta bağlantısı yokmuş gibi görünen hikâyeler roman ilerledikçe bir bütünün parçası oluyor. Nasıl ki hayatta başımıza gelenler sadece kendi yaşadıklarımızla şekillenmiyorsa Buzdan Top’ta da aynı şekilde olsun istedim. Umarım başarabilmişimdir.
Kurduğunuz bağlantılar ve kahramanların bir araya gelişi kesinlikle çok başarılı.
Uğur Bey romanı okumaya başladığımda ilk sayfalarda akıcı ve okuru heyecanlandırıcı bir üslup göremedim. Üçüncü bölümle birlikte kitap coşkun bir nehir gibi akmaya başladı adeta. Çok farklı olay ve karakterler ustalıkla bir araya getiriliyor. Ne dersiniz bu hususlarda?
Romanın çatısını kurduğum olay bir önceki soruda belirttiğiniz gibi biraz kalabalıktı. Sizin tabirinizle doğrudan coşkun bir nehir gibi akan metnin içinde karakterlerin kaybolmasını istemedim. Bu yüzden önce insanları anlattım. Hayat gibi olsun istedim. Sonuçta her gün başımıza sıra dışı olaylar gelmiyor. Geldiğinde de etrafımızda bildiğimiz, tanıdığımız insanları istiyoruz. Okur da belli bir zamanı beraber geçireceği, onlarla üzülüp sevineceği, aynı amaca ulaşmak için çabalayacağı insanları, sadece insanları da değil kedileri, ağaçları, dükkânı, lokantayı, arabayı ilk olarak hayatın olağan akışı içinde tanısın istedim.
Bir yanımda merak ediyor kurguyu farklı yapsam, doğrudan tık nefes bir okuma sunsam onlar yine görünür olur muydu diye fakat belki de yazmanın en güzel tarafı bunun cevabını bilememek.

Bende kitabın ilk bölümlerinde ayrıntılı mekân tasvirlerine yer verilirken sonraki bölümlerde mekândan daha çok karakter ve olayların ön plana çıkarıldığı algısı oluştu? Ne dersiniz?
Birkaç sene önce, ‘Mekân Meselesi’ adında bir deneme yazmıştım. Ecinniler dergisinde yayımlandı. Mekânın anlatıya ne şekilde hizmet ettiği hatta bir anlamda karakter olarak kullanımı ile ilgili. Dünya küçüldü. Eskiden uzak olan şehirler, ülkeler artık yakın. Gidilebilir oldu her yer. Gidemesek bile fotoğraflarına ulaşmak artık çok kolay. Bu yüzden mekânları, şehirleri eskisi kadar detaylı anlatmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Onları insanların gözünde canlansın diye değil hikâyeye, hikâyenin içindeki duyguya hizmet etmesi amacıyla anlatmaya çabalıyorum.
Romanın ilk bölümlerinde daha çok olmaları o anlarda karakterlerin de etrafına bakacak bir ruh hali içinde olmalarından kaynaklı biraz. Sonrasında dertliler ve yetişmeye çalıştıkları bir durum var. Pek etraflarıyla ilgilenememişler belli ki.
Romanda birçok okurun yabancı olduğu kelimeler kullanıyorsunuz. Eslemek (esliyordu), dalamak (dalar), şaplak, çakız etmek… Nedir bunun sebebi?
Çünkü bu sözcüklere yabancılaşmamak gerektiğini düşünüyorum. Bunu bir sorumluluk olarak görüyorum. Dil değişebilir, gelişebilir eğer korunmazsa eksilebilir. Ben okuduğum metinlerde bilmediğim, bilmediğime üzüldüğüm sözcüklerle karşılaştığımda onları hemen not alıyorum. Anlamlarını öğrenip sonrasında da nasıl kullanabileceğime kafa yoruyorum. Artık az kullandığım, az duyduğum sözcükleri hatırlamak ve hatırlatmak gibi bir çabam hep vardı, hep de olacak.
“Buzdan Top” karakterler resmigeçidi gibi. Bu kadar çok karakteri bir araya getirmek kolay olmasa gerek. “Buzdan Top” u daha önce masa başında kurgulayıp sonra yazmaya mı başladınız yoksa roman kendini mi yazdırdı?
İlk soruda söylediğim gibi başta kısa bir öyküydü bu roman. O iskeletin üzerine kuruldu. Bir planım vardı fakat ona tamamen sadık kalmadım. Hiç aklımda olmayan yeni bölümler de yazdım, yazıp romana dahil etmediklerim de oldu. Kurguyu kaç kere değiştirdim hatırlamıyorum.
Kurgu konusunda düşündüğünüzün aksine hiç zorlanmadım. Bunda mühendislik eğitimi almamın ve yıllarca bu işi layığıyla yapma çabamın çok katkısı var.
Burada yazma alışkanlığımla ilgili birkaç söz söylemek isterim. Pek masa başı yazarı değilim ben. Asıl işimi günlük hayatın içinde yapıyorum. Başka işlerle uğraşırken ya da dışarıdan bakan gözler için öyle boş boş otururken kafamın içinde yazacaklarımı tasarlıyorum. En çok da yemek yaparken. Arada unutmamak için küçük küçük notlar alıyorum. Bu yüzden masa başında geçirdiğim süre çok az oluyor.
Özetle kurgu kısmı benim için metni yazmadan önce başlayıp zor da olsa bittiğine ikna olup başkalarına gönderene kadar devam eden, yazılan ve yazılacak cümlelere göre farklılaşan bir süreç. Bazen roman yayımlandıktan sonra bile kafamın içinde düşünceler oluşuyor fakat onlardan yeniye yer açmak için hemen kaçıyorum.
Romanın kurgusunun merkezinde Adalılar Köfte ve Ciğer Salonu yer alıyor. Romanın diğer kahramanları bir şekilde Milas’taki bu küçük lokantaya uğruyor. Mekânın sahibi Adalı (Hüseyin Mercan) öne çıkıyor. Roman kahramanlarının kara kutusu gibi Adalı. Neler söylersiniz?
Bu yorum benzer kelimelerle daha önce de geldi. Burada kitabın yazarı ve okuru arasında farklı düşünceleri doğurmuş olması beni çok mutlu ediyor. Ben bahsettiğiniz işi Adras’ın sırtına yüklemiştim. Fakat okumayanlar için üstü kapalı bir şekilde söyleyecek olursam şimdi fark ediyorum ki tıpkı romandaki gibi Adalı bu işe de el atmış. Muhtemelen Adras bunu da dert etmiştir.
Romanın ortalarında görünen ve kendini hissettiren, daha önce romanda çok hissedilmeyen özellikle roman kahramanı Adras ve Fuat Bener’e aşk, sevgi gibi duyguları hissettiren Ülfet karakteri hakkında neler söylersiniz?
Buzdan Top benden çok Ülfet’in romanı. Aslında roman bir anlamda onunla açılıyor. Karakuzu romanın sonlarında Ülfet’in tüm metin boyunca bizimle birlikte olduğunu söylüyor. Sanıyorum bu romandaki en özgür karakter Ülfet, nerede görünüp görünmeyeceğine, ne kadar kendine yer verip vermeyeceğine o karar verdi. Fazlasını söylemek romanı okumayanlara haksızlık olacağı için burada kesmek en güzeli…

Adalı ile büyük bir holdingin babasından sonra patronu olan Ece Hekimgil arasında arsa alımı ile ilgili bir bölüm var. Hekimgil Adalı’ya ait olan bir arsayı alıp oraya bir tatil köyü yapmak istiyor. Adalı oranın manevi bir değerinin olduğunu, orada çocukluk anıları olduğunu belirtiyor. Satmak istemiyor. Burada son zamanlarda revaçta olan kentsel dönüşüm ve her yeri betonlaştıran genel anlayışa bir eleştiri söz konusu mu?
Sadece kentsel dönüşüm ve betonlaşmayla sınırlamamak gerektiğini düşünüyorum. Daha büyük bir dert var. Belleğimizi yitiriyoruz. Yakın zamanda yaşadığımız deprem felaketinde can kayıplarından sonra en çok üzüldüğüm konu özellikle Hatay’ın binlerce yıllık kültürünün kaybı oldu. Nasıl, ne şekilde geri getirilebiliriz bilmiyorum. Yıkılan geçmişin içinde sakladığı bir bilgi var, yanan, ağaçları kesilen ormanın kaybolup giden bir hafızası var, sökülen ya da üzerine asfalt dökülmüş Arnavut kaldırımlarının üzerinde yürümüş ayakların izi var, sokaktaki kedinin, köpeğin bize vereceği dersler var.
Mesele yalnızca betonlaşma değil bence, bizden çalınan geçmiş, kültür ve en önemlisi yapılan binalar gibi hepimizin tek tipleştirilmek istenmesi. Bu toprakta yaşayan farklı dillerin, farklı inanışların, söylenen şarkıların, hatta kıyafetlerin, görünüşlerin unutturulmaya çalışılması. Buna yazdığım her metinde hatta sadece yazdıklarımda değil hayatımın her alanında karşı çıkmaya devam ediyorum, edeceğim.
Adalı ile görüşmesinden sonra Ece Hekimgil İzmir’e giderken Adalı’nın söyledikleri paralelinde bir rüya görüyor. Sizin için rüyanın ve kurguya rüya katmanın anlamı nedir?
Alet işler, el övünür diye bir atasözümüz var. Bence biraz eksik. Sadece işin yapılma anı için geçerli. Tornavidayla odun kesemez, testereyle bir vidayı yerinden sökemezsiniz. İşte o el, işini en iyi şekilde yapmak için doğru aleti seçtiği için övünür aslında. Hakkıdır da.
Benim için rüyalar, mektuplar, alıntılar, şarkılar vs. işimi yapmam için kullandığım gereçler. Kurguda onları mümkün olduğunca doğru yerde, doğru amaç için ve doğru şekilde kullanmaya çabalıyorum.
Romanda, “Bin dokuz yüz yetmiş dokuz yılının ocak ayının dördünde, sabah dokuz sularında” gibi tarihlerin yazılması da ilginç. Bir sebebi var mı bunun?
Romanı yazarken masamda geçmiş yıllara ait ay takvimleri, 1994 yılına ait tüm trenlerin kalkış varış saatlerini gösteren bir kitapçık, yine aynı yılın Saatli Maarif Takvimi vardı. Alıntıladığınız tarihte gerçekten İzmir’e bahsi geçen kadar çok kar yağmıştı.
Romandaki tüm ay evreleri, sala saatleri -bu kurguda en önemli detaylardan biriydi- tren kalkış saatleri gerçekle birebir örtüşen şekilde yazıldı. Kurguyla gerçeğin arasındaki mesafenin çok açılmamasına genelde dikkat etmeye çalışıyorum.
Kitabınızda kahramanların isimleri ve kurgu edebiyatımızdaki ünlü kitapları çağrıştırıyor. Adalı’nın oğlu Ercan’ın Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanına atıfları… Fuat Bener, Irmak Bener… gibi isimler. Bunları göz önüne alarak sormak isterim: severek okuduğunuz yazarlar ve kitaplar hakkında neler söylersiniz?
Çok şey. Fakat özellikle söylemek istediğim yaşadığım pişmanlık. Bir çok kadın yazarla çok geç tanıştım. Çünkü bize ağırlıklı olarak erkek yazarlar sunuldu. Bu bir bahane olamaz, olmamalı biliyorum fakat bu konuda sadece kendimi de suçlamayacağım. Son dönemde bunu nihayet görmüş biri olarak ağırlıklı olarak kadın yazarları okudum. Bu romanda da onları mümkün olduğu kadar anmaya çalıştım.
![]()
Son dönemde yazdığım roman için okuduğum kitaplar haricindeki okumalarımı da bu doğrultuda yapıyorum. Ayrıca mümkün olduğunca çağdaşlarımı da okuma gayreti içerisindeyim. Özellikle isim vermekten sakınıyorum çünkü yazdıklarım kadar unuttuklarım olacak ve sonra bu içime dert olur.
Affola…
Son olarak neler söylersiniz?
Öncelikle teşekkür ederim. Yazdığım romanla ilgili söylemek istediğim bir çok söze ışık tutan sorularla karşılaşmak beni çok mutlu etti. Edebiyatın metinlerden çok başka dertlerle tartışıldığı bir zamanda sadece yazı konuşmak nefes oldu. Umarım emeğin hakkının tüm paydaşlara eşit dağıldığı günlere kavuşup daha çok öykülerden, romanlardan konuştuğumuz günlere hep beraber kavuşuruz.
Biz teşekkür ederiz Uğur Bey.
Muaz ERGÜ
Uğur Deveci
- 1974 yılında Ankara’da doğdu.
- Ankara (Kız) Lisesi’nde orta öğrenimini tamamladıktan sonra üniversite eğitimi için İstanbul’a taşındı.
- Bu dönemde bir yandan mühendislik eğitimine devam ederken bir yandan da gönüllü katıldığı çevre koruma topluluklarının dergilerine yazılar yazdı.
- İstanbul Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nü bitirip uzun süre çalışma hayatının içinde yer aldıktan sonra belirli aralıklarla yazdığı yazıları gün yüzüne çıkarmaya karar verdi.
- İlk romanı Kulübe, 2016 yılında 1984 Yayınevi tarafından yayımlandı.
- Çeşitli edebiyat dergilerinde ve çokyazarlı kitaplarda öykü ve denemeleri yer aldı.
- Ege’de yaşamaya ve yazmaya devam ediyor.

Son Yorumlar