Kahya: “Yazmak Benim İçin Tüm Eylemlerin Ötesinde…”

“Benim Rüyalarım Hep Çıkar” destan, masal, rüya tadında bir öykü kitabı. Kitabınız kurgusuyla, anlatımıyla kadim imgeler, metaforlar barındırıyor. Bir an kendimizi yüzlerce, binlerce yıllık geçmişte hissediyoruz. Çok başarılı bir kurgu ve öykü diliniz var. Modern zamanlarda yaşıyor olmamıza rağmen kadim zamanları hatırlatan bir dil kullanmanız riskli değil mi? Hem dil olarak hem de zihin olarak okuyucu bu kadim dile ve zihin yapısına yabancı. Neden böyle bir riski göze alan öyküler yazdınız? Neler söylersiniz bu konuda?

Yazdıklarımın risk oluşturabileceğini inanın hiç düşünmedim. Sadece yazmayı çok sevdiğim için, yazarak kendimi bulduğum için yazdım. Yazdıktan sonra tek derdim, anlaşılmak. Bir kişi bile beni okuyup anlasa, onun ruhuna dokunabilsem, aynı yerden cız edebilsek ya da gülüşsek anlamımı buluyorum ben. Bundan haz alıyorum. O nedenle öykülerim riskli değil, benlidir. Bende olandır, benden kaçıp yine bana varandır. Yolda halden bilenlere rastlamak da yolun güzelliğindendir, bana varırken elimde kalandır.

Kentten daha çok köyü, taşrayı ve taşra insanını işliyorsunuz öykülerinizde. Koyunlar, çobanlar, köpekler, kuş lastiğiyle kuş avlayan çocuklar, kızılcık şerbeti… Neler söylersiniz bu hususta?

Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinde doğdum, büyüdüm hatta büyütüldüm. Alan dardı, kafalar kendi dünyaları kadardı. Olanı verdiler bize, onların olanları kadarla şekillendik. Hal böyle olunca atılan temelin üzerine inşa ettim kendimi ve oradan çıkıp kalabalıklara, kentlere karışsam bile temelim benimle geldi. Şikayetçi de değilim asla. Onları sevmeyi öğrendim, onların içindeki güzellikleri görmeyi ve onlara kelimelerle dokunmayı. Benim Rüyalarım Hep Çıkar, heybemdekilerden döküldü. Heybeme dolanlar, doldurulanlar bunlarmış. Mayama kent değil de taşra kaçmış. Kabaran da taşraymış.

Öykülerinizde düş ile gerçek, gerçek ile düş, hayatın bittiği yerde rüya, rüyanın bittiği yerde hayat. Hep iç içe… Esra Kahya rüyanın ve gerçeğin neresinde duruyor? Sizin için rüya ya da gerçek neyi ifade ediyor?

Esra KAHYA

Ne güzel soru. Rüyalar benim için çok önemli. Hayatımı etkileyen önemli rüyalar görmüşlüğüm ve bunlara tutunmuşluğum var. Tam tersi bazılarını görmemiş olmayı dilemek, başımdan atmak için savaş vermişliğim de… Rüyaları önemsiyorum. Sabah yaşadıklarımın uykularımdaki fragmanı, zihnimin yoğun düşüncelerden kaçışı sırasında rastladığı bir duvar ya da üstü açık kalanların kapalı gözler ardındaki karanlık mücadelesi olarak görmüyorum rüyaları. Onları gece saklandığım ikinci bir yaşam olarak görüyorum. Hepsine anlam yüklemekte pek mahirim.

Kendimce oluşturduğum düşünsel rüya tabirleri sözlüğüm var. Kafa yorduğum ve belayı def etmek için anlamlar aradığım Pollyanna’dan ödünç alınmış sevimli manalar. Kimseye anlatmadan suya anlatmalarım, rüyayı bir sebepten ötürü güzellemelerim, hayra ama hep hayra yormalarım var. Rüyaları böyle sahiplenmişken, hayatımda önemli bir yere koymuşken bazen hangisi rüya, hangisi gerçek karıştırıyorum elbette. Sahi diyorum, ya bütün bunlar bir rüyaysa? Ya da çevirelim tersini de rüyalar için diyelim, ya bütün bunlar gerçekse?

İçinden çıkamayınca da yazıyorum işte. Böylesi en güzeli😊

Esra Hanım öykülerinizde iki katman var. Birincisi büyülü gerçeklik. İçinde masalsı, destansı, mitsel ögeler var. İkincisinde ise yaşanmışlıklar var. Birebir hayatın gerçekliğinden süzülen yaşanmışlıklar. Neden böyle bir dil seçtiniz?

İnanın bilinçli bir tercih değil. İçimden geldiği gibi yazdım. Büyülü gerçek olarak adlandırdığınız türe yakın duran ifadeler de benim, büyüsüz gerçekten süzülenler de. Benim derken iyelik olarak değil, kendim olarak “ben”den bahsediyorum.  Ben yazıda kullandığım dilim.

Yazmak benim için tüm eylemlerin ötesinde. O nedenle konuşurken, düşünürken kullandığım dilin ötesini, gerçek beni hak ediyor benim için. Daha özenli, samimi ve ritimsel olmayı da… Kelimelerin sesini duymayı çok seviyorum, onları duyular arasında gezdirmekten keyif alıyorum. Bu dili seçmedim. Bu dille yazdım. Çünkü bu dilim vardı, ben bu dildim.

Özellikle “Ufak Bir Poster Meselesi” ve “Yeniçerinin Hezeyanı” adlı öykülerinizde, öykü kahramanlarının geçmişe, çocukluklarına döndüğünü okuyoruz. Yukarda adını verdiğimiz birinci öykünün kahramanı on bir yaşına, ikinci öykünü kahramanı yedi yaşına dönüyor. Nedir bunun sebebi? Neden böyle bir kurgu, kurmaca yolu seçtiniz?

Yazarken hazır bir kurguyla masa başına oturan yazarlardan değilim ben. Onlara imrenmiyor da değilim aslına bakarsanız. Bir kurguyu aylarca zihninde gezdiren, onunla oturup kalkan, onu besleyen yazar arkadaşlarımın yaşadığı hazzı hiç yaşamadım. Ben yazmak istediğimde ilk cümle aklıma gelir. Bir cümle sadece. “Otur,” der bana. Otururum. İlk cümlenin askerlerinden biri de benim sanırım😊 Ve sonra olacak olanların hiçbirinden haberim olmaz. İlk gelenin peşi sıra diğerleri dökülür, kahramanları çağırır, nereye gitmek isterlerse giderler. Ben sadece elçi, zevali olmayan.

Bahsettiğiniz iki öyküde de öyle oldu. “Yeniçerinin Hezeyanı” misal. Kahramanımız Karsa’nın yedi yaşındaki halini ya da Macar ilindeki o son akşamı, o anlatmadan ben bilemem ki😊

“Gerçeğe Rüya Karıştı” çok hüzünlü bir öykü. “Figen bana sokağı anlatsana.” Bu cümle sanki öykünün odağı gibi. Bu öyküyü okurken alttan alta günümüzde çok popüler olan köylerin, şehirlerin fiziksel değişimine ya da kentsel dönüşüme eleştiri var gibi. Figen yatalak annesine çevrelerinin sürekli değiştiğini anlatmaktan korkuyor. Sokaklar değişiyor, insanlar değişiyor. Bu değişim ve dönüşüm hakkında neler düşünüyorsunuz?

Keşke bazı şeyleri yitirmesek, diyorum. Modern toplum elbette çağın gereklerine uygun bir yaşam tarzı tutturacak. Hayat bunca kolaylaşmışken elbette geçmişi yaşatma adına yeniliklere sırt dönmeyeceğiz. Ama bunu insanlığımızı yitirmeden, denge içinde yapabilsek keşke.

Seksen kuşağından biri olarak mahallemizi, mahalle kültürünü çok özlüyorum. Güvenli yaşam alanlarını, edilen sohbetleri, kilitlenmeyen kapıları, kokan yemeği paylaşmayı, sonu ne olur diye düşünmeden vermeyi, almayı çok özlüyorum. Figen’in yatalak annesine anlattıkları belki de hasretini çektiğim şeyler. Aslında yok ama bir o kadar var. Unutulmasın, değişmesin istediğim şey, insan yanımız. Keşke bazı şeyleri yitirmesek…

Türk mitolojisinde önemli bir figür olan “Umay Ana” genelde doğumun ve bereketin sembolü olarak bilinir. Hamilelerin, henüz doğmamış ve doğmuş bebeklerin koruyucudur. “Yetiş Umay Ana” öyküsünde Saniye karnındaki bebeği koruması için sürekli “Umay Ana”ya yalvarıyor. Mitolojilerle aranız nasıl? Okur musunuz? Neden “Umay Ana”yı öykünüzde kullandınız?

Mitolojiyi seviyorum. Bana iyi geliyor. Kabullendiğimiz gerçeklerin ötesinde bir dünyanın var olduğuna inanmak bazen bana iyi geliyor. Hatta mitoloji evreninin sınırsızlığını kıskanıyorum. “Yetiş Umay Ana” adlı öyküm ise İzmir Konak Belediyesi tarafından düzenlenen “Tarih, Kadınlar ve Efsaneler” temalı öykü yarışmasının geçtiğimiz yılki birincisi. Yarışma ilanını gördüğüm anda yazılmak için ısrarcı olan ilk cümlesi ile geldi bana. Onun iyileştiren, koruyan, güç veren elinin kelimelerime dokunmasına izin verdim. Ve bu öykü çıktı. Bilinçli olarak “Ahde vefa yapayım, Umay’ı bir dürteyim,” falan demedim. Tam tersi o beni dürttü. İyi ki…

“Mercan’ın Saçları” öykünüzde büyülü gerçeklik söz konusu. Ayrıca büyü, yazılı bebekler, büyülü kağıtlar… Bu diğer öykülerinizde satır aralarından içimize dolan bir hüzün de söz konusu. Sanki dışarıya, hayata karışamamanın hüznü… Neler söylersiniz?

Esra KAHYA

Büyü’lü bir gerçekliktir o. Çünkü bahsi geçen öyküyü büyülü gerçeklik yazmak için yazmadım. Mercan yazılıp bittikten sonra hayatımdan çıkmayan, çok etkilendiğim bir karakter oldu. Onu biçimlendirmeyi, kırpılmış saçlarda onu görmeyi sevdim. Uzun süre kaldı yanımda, sonra da kocakarıların yanına gitti.

Hüzün, demiştiniz. Evet hüzün. Olmadığı yer var mıdır ki? Her insan bir hikâye, her hikâye biraz hüzün. Biz yazıcıların işi de hikâyelerden öyküler, romanlar devşirmek değil mi? ister istemez elime, kelimelerime bulaşıyor bu hüzünler. Onlardan mizah çıkarmayı da denedim. Oldular da.

Hüzünbaz da değilimdir aslında pek. Ama yazarken içe, ruha dokunmayı seviyorum. Dokunduğum yer, kuyunun dibi, ruhun gizi yani hüzünden yapılmış oluyor. İnsan en çok hüznü dibinde saklıyor. Ondandır kalemimin döne döne oraya gitmesi.  

Son olarak neler söylersiniz?

Bu güzel sorular için, emeğiniz için çok teşekkür ediyorum Hocam. Keyifli bir sohbet oldu. Yolumuz, yolculuğumuz bizi anlayanlarla olsun; bir olsun.

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Esra KAHYA

    • 1982’de Kastamonu-Taşköprü’de doğdu.
    • Gazi Üniversitesi mezunu,Türkçe öğretmeni.
    • Evli, Emir’in annesi.
    • “Kambur” adlı dosyası 2021 Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Ödülü’nü aldı.
    • Çeşitli yarışmalarda dereceleri, basılı ve dijital edebiyat mecralarında öyküleri mevcut.
    • Sevginin ve kelimelerin gücüne inanıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir