Doğan: “Her Şeyden Önce Ben De Bir Okurum Ve Okumanın Açtığı Yollardan Biri De Yazmak.”

“dünya sakin bir yermiş gibi” adlı ilk öykü kitabınız yayımlandı. Okuru bol olur umarız. Neden yazmak? Yazmak sizin için ne ifade ediyor? Sizi yazmaya yönelten etkenler hakkında neler söylersiniz?

Ben her şeyden önce bir okurum ve okumanın açtığı yollardan biri yazmak. Kendi kendime biraz da el yordamıyla bulduğum bir anlatma biçimi. Ellerim uzun zamandır kalem ve kağıtla tanışık. Yazarak düşünmeyi, hissetmeyi, öğrenmeyi, anlamaya ve anlatmaya çalışmayı seviyorum. Yazmak da okumak gibi bir yolculuğa çıkarıyor sizi ve sanıyorum bu yenilik duygusunu, yazının dönüştürücü gücünü seviyorum. Seyri çoğu zaman ürküten bir dünyada beni yavaşlatan, bana odaklanma ve benim için önem taşıyan bir şeyi biraz daha hakkını vererek yaşama, yaşatma olanağı veren bir şey yazı. Yazmak derken sadece kurmaca bir ürün ortaya çıkarmayı kastetmiyorum, bir bütün olarak ele alıyorum. Günlük tutmak da buna dahil.

Alkım Doğan’a göre dünya nasıl bir yer? Sakin bir yer mi?

Şu dünyaya bakıp da sakin bir yer demek pek mümkün değil sanırım. İnsanın olduğu bir dünya, halihazırdaki sosyal düzende epey adaletsiz, kaotik, hatta vahşi. Ama sakin, nefeslenecek köşeler hep var, bir savaşın sürdüğü coğrafyada bize yaşamı hatırlatmak istercesine çiçeklenen ağaçlar var. İnsanlık için epey hazin bir hal, bir imkanı böyle harcamak. Yine de dünyanın sevilesi yanlarını, sakin köşelerini aklımızın, kalbimizin bir kenarında tutmak güzel, yaşama direncimizi artıran bir şey.

Öykülerinizde genelde kısa cümleler kullanıyorsunuz. Aynı zamanda cümle ve kelime tekrarları da göze çarpıyor. Neler söylersiniz bu hususlarda?

Bu bir kararın sonucunda çıkan, bilinçli bir tercih değil. Ben sadece fazlalıklardan ve süsten arındırmaya çalışıyorum cümlelerimi. Tekrarlar da yazının kendi ritmi içinde ortaya çıkıyor, neredeyse kendini yazdırıyor. Bir şarkıdaki nakarat gibi yazının ritmini belirliyor.

“Yaşasın Bugün Cuma”, “Çiçeklerin Yüreği” öykülerinde “Anne” imgesi çok baskın. Anne, annenin yokluğu, anneye özlem… Neler düşünüyorsunuz?

Bende karşılığı olan ve yüreğimi titreten konularda yazmayı seviyorum. Bu konu da öyle. Annelik, ebeveynlik konusunun toplumda yer bulan genelgeçer düşüncelerin ve inançların ötesinde karmaşık bir konu olduğunu düşünüyorum ve bu konuda kalem oynatmayı seviyorum. Bu konuya kafa yoran yazarlar da ilgimi çekiyor. Elena Ferrante ilk aklıma gelenlerden biri.

Çocuk kahramanlar çoğu öykülerinizin merkezinde. Çocuk ve çocukluk hakkında neler söylersiniz?

Kitabı çocuk olamayan bütün çocuklara ithaf ettim. Çocukluk benim için yazının çekirdeği, dönüp dönüp vardığım bir yer. İnsanı anlamak için çocukluğu gözden kaçırmamak gerek diye düşünüyorum. İnsanın hamuru o erken zamanlarda karılıyor.

Nice örselenmeye maruz kalmış bir çocukluk ileriki hayatımızda bizi daha doyurucu bir varoluştan alıkoyabiliyor. Öte yandan bunlar arayışı, anlatma ya da bir şeyler üretme ihtiyacını da tetikleyebiliyor. Bunun dışında çocuk kahramanların toplumun ikiyüzlülüğünü, sınıfsal acımasızlığını ifşa edişini çok güçlü buluyorum. Vüsat O. Bener’in Havva öyküsündeki gibi. Çocuklar bize her zaman bir ayna oluyor.

Öykülerinizde zaman, mekân tasvirlerinden daha çok duygu ve olaylara yer veriyorsunuz. Nedir bunun sebebi?

Öyle mi ki? Mekân ve atmosfer benim için çok önemli aslında. Ben bunları birbirinden bu şekilde çok da ayıramıyorum, hepsi birbirini besliyor. Öyküde en çok önemsediğim şey karşıya bir duyguyu geçirmek, bir teli titretmek. İnsan olma halimizin altını çizmek ve yapabilirsem bir konuya başka bir yerden bakabilmek.

Saç, saç taramak, saç kesmek… öykülerinizde sıkça yer alıyor. Neden acaba?

Saç bir sembol. Şefkatin, şiddetin, öfkenin nesnesi olabilen bir sembol. Hemen herkesin anlatabileceği bir saç hikâyesi vardır. Bunu atölyelerde de gözlemledim. Saçla ilgili bir anınızı yazın dediğimde herkesin aklında hemen bir anı canlanıyor. Yazılarımda saçın öne çıktığını fark ettikten sonra saçlar, yazma sürecinde dikkatimi özellikle yönelttiğim bir şey oldu ve sanırım kimi öyküleri gevşek bir düğümle de olsa birbirine bağladı.

“Bir Uzun Üşümek” öykünüz Turgut Uyar’dan mısralarla başlıyor. “Kestim Kara Saçlarımı Gülten Abla” öykünüzde Gülten Akın’a gönderme var. Aynı zamanda bu öyküde Turgut Uyar ve Edip Cansever mısralarını hatırlatan cümleler söz konusu. Şiir sizi besleyen kaynaklardan mı? Nedir şiirle alakanız?

Şiir dilin özgürlük bahçesi. İnsana ilham veriyor, hem size dilin imkânlarını hatırlatıyor hem de başka türlü bakmayı gösteriyor. Kimi zamanlarda zihnimin sisli haline bir berraklık, canlılık kazandırdığını bile hissediyorum şiirin. Beni yeniliyor.

Sizi besleyen kaynaklar demişken şiir dışında nelerden beslenirsiniz?

Hemen her şey diyebilirim. Bu benim için bir oyun. Dünyayı ilham dolu bir yer gibi düşünmek bana umut veriyor, dünyanın karanlık yanıyla belki de böyle baş ediyorum. Yazma sürecinde dünya bir metin gibi ayaklarınıza seriliyor adeta. Bir günbatımı, otobüste yaşadığınız küçük bir olay, karşılaştığınız bir kişi, bir duvar yazısı, sokaklar, vapurlar, dağlar, kitaplar, filmler, resimler, hepsi ilham veriyor. Van Gogh “Asıl güç pek çok şeyi sevmekte” diyor. Başka türlü neşemize sahip çıkmak da güçleşir.

Öykülerinizde kendini alttan alta hissettiren bir hüzün var. Aynı zamanda ironik bir tarzınız da var. Özellikle “Kestim Kara Saçlarımı Gülten Abla” ve “Küçük Bir Ölüm” öykünüzü okuduktan sonra acı, hüzün dolu bir durumun ironik bir dille anlatıldığını gördük. Neler söylersiniz bu tespitimiz hakkında? Hüzün ve ironi nasıl bir araya geliyor?

Hayatta da öyle değil mi? İkisi bir arada. Hüznü de neşeyi de kendi coşkunluğuyla yaşamayı seviyorum. Dert gezmiş derman beraber gezmiş diye bir atasözü var. Çok güzel değil mi? İnsanın derdine de başka yerden bakabilmesi ona ayrı bir güç veriyor.

İroniye bayılıyorum, kimi yazarlar bunu çok iyi kotarıyorlar. Fakat ironinin dozu ve tembelliğe iten bir yazı alışkanlığı haline gelmemesi benim için önemli. Bazı şeylere ironiyi bulaştırmadan dosdoğru bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Soma’daki maden faciası için yazdığım Küçük Bir Ölüm’de ironi var mı emin değilim, yok bence. Hatta bu konuyu ironiyle hafifletmeye de ihtiyacımız yok. Tam tersi tüm ağırlığıyla üstümüze çökmeli bir şeyler.

“Suzan ve Elleri” öykünüzde “Ama ne demişti Sertan, “Üstadın dediği gibi ben insanlara değil, anlara bağlıyım.” diye bir cümle var. Bunu biraz açar mısınız?

Rilke’nin hoşuma giden bir sözüdür bu. Sahip olma isteğimiz bazen öyle baskın ki bizi bir anın güzelliğini yaşamaktan ya da kıymetini bilmekten alıkoyabiliyor. Bazı kişiler vardır, hayatımızdan bir gün içinde geçip giderler ama izleri yoğundur. Öykülerimde de bunu işlemeye çalıştım. Hiç tanımadığımız birinden gördüğümüz bir davranış, bir iyilik bizi tetikleyip bir kırılma noktasına ya da çözülmeye taşıyabilir.

Tennesse Williams’ın İhtiras Tramvayı’nda kullandığı “yabancıların şefkati” ifadesini de getiriyor aklıma. Oradaki karakter “yabancıların şefkatine hep güvenmişimdir” der oyunun sonunda. “Yabancı”nın bilinçli bir biçimde düşman olarak konumlandırıldığı bu dünyada bunu hatırlamak bana umut veriyor. Yabancıya şans vermediğimiz bir dünyada bana göre pek umut yok.

Kimleri okursunuz? Takip ettiğiniz isimler var mı?

Bazen seyahat yazıları ve denemeler okuyorum, bazen mimarlıkla mekânla ilgili kitaplar, kimi zaman şiir, öykü, roman. Hiç bir kitaba odaklanıp okuyamadığım dönemler de oluyor.

Edebiyatta kendi hakikatinin peşinde giden, incelikleri göz ardı etmeyen yazarların gönlümde ayrı bir yeri var. Jean Rhys, Katherine Mansfield, Rebecca Solnit, Carson McCullers, Truman Capote, Sevgi Soysal, Murathan Mungan ilk aklıma gelenlerden.

Son olarak neler söylersiniz? 

Kitaba olan ilginiz ve bu imkan için size teşekkür ederim.

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Alkım Doğan

    • Lisansını ODTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’nde tamamlayıp, mezuniyet sonrası ilk 5 yıl meslek pratiğine Toronto’da devam etti.
    • Ardından İTÜ Mimarlık Tarihi Anabilim Dalı’nda yüksek lisansını tamamladı.
    • Doğan Egmont, DEX, İthaki, İş Kültür, Yapı Endüstri Merkezi gibi yayınevleri için kitap çevirileri yaptı.
    • TRT için hazırlanan 6 bölümlük “Eksik Parça” belgeselinin metin yazarlığı ve sunumunu üstlendi.
    • Konak Belediyesi’nin 2021 yılında düzenlediği öykü yarışmasında Kestim Kara Saçlarımı Gülten Abla isimli öyküsüyle üçüncülük, Yazı-Yorum Edebiyat Dergisi ve Yeni İnsan Yayınevi’nin 2022’de düzenlediği Tomris Uyar Öykü Yarışması’nda Yaşasın Bugün Cuma adlı öyküsüyle birincilik ödülünü aldı.
    • Pera Sinema sitesinde, Arka Kapak, Varlık, Atlas dergilerinde öykü ve yazıları yayınlandı.
    • Halen Atlas dergisinde yazmaya devam etmekte, yazı atölyeleri düzenlemekte ve üniversitelerde Sanat ve Mimarlık Tarihi dersleri vermektedir.
    • Dünya Sakin Bir Yermiş isimli ilk öykü kitabı Ayrıkotu Yayınları’ndan çıkmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir