Okuntu, Okuntucu, Okuntu Oğlağı, Düğün ve Oynama Parası

Eski düğünlerimiz de düğündü…

Üç gün üç gece süreni de olurdu yedi gün yedi gece süreni de…

Düğünden önce ne kadar akraba hısım, komşu ve tanıdık varsa düğün davetiyesi olarak okuntu salınırdı. Okuntucu kadınlar vardı; Ümmühani bacı, Emine bacı, Arzu bacı, Fadime Bacı, Hüsne Bacı gibi. Bunlar Elbistan halkını ve oturdukları mahalleyi ve evlerini iyi bilirdi. Bilmediklerini de tarif üzere bildiklerine kıyasla hemen bulurlardı. Okuntucu, kendine ‘hele bize bir uğrasın…’ haberi gelince anlardı ki düğün sahibinin durumuna göre yüz, yüz elli belki daha çok ev dolaşacak. Başka bir düğün sahibine sözü yoksa gelir. Buradaki görevinin karşılığı olarak evin hanımı kendini memnun edecek bir ücret ve/veya hediye verecektir. Bu yüzden “Ne vericin? Ne istiyon?” konuşmaları hiç olmazdı…

Okuntu, genellikle düğünden üç beş gün veya bir hafta önce dağıtılırdı. Uzak köy ve kasabalara daha önce gönderildiği de olurdu. Günü gelince Okuntucu sabah çağırıldığı saatte gelir. Kimlere dağıtılacağı önce genel olarak tek tek söylenirdi; zira ne kendisi ne de söyleyenler okuma yazma bilmezdi. Kolay olsun diye, sokak sokak, mahalle mahalle gruplandırılır ve ayrıca hediyenin çeşidine göre kimlere hangisi gidecekse tasnif edilerek bir yere konurdu. Böylece Okuntucu’ya götüreceği kadar hediye isim isim tembih edilerek teslim edildikten sonra dağıtım başlardı. Elindekileri bitirince gelir, sonraki bölgede gidilecek evler ezberletilir ve gönderilirdi. Titiz aileler arasında her bölgenin dağıtımı bitince Okuntucu’yu “De baam kime ne verdin?” diye adeta sınav yapanlar çıkardı.

Elbistan’da Okuntu gönderilecek kişiye verilen değere, öneme, dostluğa, akrabalık yakınlığına veya mevkiine göre değişirdi. İki tane kâğıtlı şekerden (kâğıtlarında halkın fal dediği dörtlükler yazılıydı) ikişer keteye (bunlara okuntu ketesi denirdi), mendile, lokuma, havludan çoraba, gömlekten elbiselik veya pantolonluk kumaşa kadar hediyeler çeşitlenirdi. Bir oğlak, kuzu, koyun gönderilen bile olurdu.

Fotoğrafta hanımlar okuntu ketesi yapıyorlar. Binlerce kete yapılacaktır. Bir kısmı okuntu olarak dağıtılacak, bir kısmı düğünün sonunda takıntıların olacağı “Duvak” günü düzenlenir ve mevlit okutulur. Mevlitten sonra gelen herkese en az ikişer kete dağıtılır. Bu kadar keteyi yapmak için hısım akrabadan, konu komşudan gönüllü olan, olmazsa ücretle yapanlardan üç beş hanım, sabah ezanında işe koyulurlar ve o gün akşama kadar yapıp yapıp pişirilmesi için fırına gönderirler…

Okuntu, davetiye demektir.

Dede Korkut, Yusuf Hashacip gibi eski metinlerde geçen: “okçı, okığçı, okıt, okıtçı, okımak, ohımak” kelimelerinin temeli ok olduğu gibi hepsi de davet ile ilgilidir.

Türklerde toya, düğüne, istişareye veya savaşa çağrı/davet sembolü olarak bildiğimiz “ok” kullanılmıştır. Mesela kırmızı ok dağıtmak, savaşa hazırlık alameti idi.

Göktürk Kitabelerinde Bilge Kağan’ın 714 senesindeki “Beş-Balık Seferi” söz konusu edilirken “Okığlı kelti’ yani ok gönderilmiş olanlar, çağırılan imdat kuvvetleri geldi” deniliyorKaşgarlı Mahmud’un meşhur eserinde de okumak, davet etmek manasına geliyor. Hun, Göktürk ve diğer Türk devletleri hakanları, kabilelerini harp veya başka bir sebeple bir yere toplamak istediklerinde, onlara ‘ok’ gönderirlerdi.” (Prof. Dr. Mehmet Eröz; Türk Kültürü Araştırmaları, Kutluğ Yayıncılık, 1977, s.176).

Yazılı kayıtlarımıza göre kelimenin bugünkü yaygın anlamı, ilk olarak Uygur metinlerinde çıkar, karşımıza. Kaşgarlı Mahmut da ‘okıdı’ fiilini örneklendirirken önce ‘çağırmak, davet etmek’ sonra ‘kitap okumak’ anlamlarını vermiştir.

Prof. Dr. Mustafa Sarı: “Yunus Emre, şu dörtlükte reddi mümkün olmayan ilahi bir davetin altın çizer:

Dün ü gün iderdim zikir

Zikir kılırdım Hakk’a şükür

Ecel irdi, bizi okur

Esenledim dünyam seni.

Edirneli Nazmi, aynı hakikati şu beyitte dile getirir:

Eşek kim düğüne okuna pes ya

Demişlerdir ya oduna ya suya

Yani; eşeği düğüne davet etmişlerse ya su ya da odun eksiktir.

Okuntu dağıtmanın yazılı olmayan kuralları vardı. Akrabalık ilişkisi, sosyal statü ya da maddi güç, mutlak surette göz ününde bulundurulurdu. Mesela yakınlık bakımından birbirine denk olan akrabalara aynı türden okuntu gönderilmeliydi. Amcalardan birine kumaş gönderilmişse diğerine de mutlaka aynı tür ve ölçüde bir kumaş gönderilmeliydi. Teyzeye elbiselik kumaş, halaya havlu göndermek büyük bir hataydı. Zayıf bir ihtimaldi ama olur da hala böylesi küçük düşürücü bir muameleye maruz kalırsa her türlü hesap sorma hakkına sahip olurdu. Mesela düğün günü hastalanıp doktora gidebilirdi ya da hiçbir sebep göstermeden öz yeğeninin iki sokak ötedeki düğününe gelmeyebilirdi…

Bugün çoğumuzun severek dinlediği bir Ege türküsünde de geçer, okuyucu sözü:

Koyun geldi, kuzu geldi,

Okuyucudan yazı geldi,

Hac Osman’ın kızı geldi,

Hadi gari, sen de gel.”

Adının çağrılacaklar listesinde yazılı olduğu, okuntucunun evine, ayağına kadar giderek hediyesini vermek suretiyle okuduğu, davet edildiği kanıtlanmış olurdu. Bu yüzden çağrı umacak kadar yakın olanlar veya kendini öyle sananlar okuntu gelmeyince küserler, aylar yıllar geçse de sözü açılınca kahrederlerdi. Unutulanlar da olurdu elbette…

Köylerde, düğün sahibinin onlarca yüzlerce yatılı misafiri olurdu. Kocaman don kazanlarıyla yemekler pişer, misafirleri konu komşu ve köy halkı paylaşarak evinde yatırırdı. Şimdi bile kimi köylerimizde buna benzer adetler sürmektedir.

Eskiden okuntuya karşılık düğün sahibine durumu iyi olanlar keçi ya da koç gönderirdi. Düğün sahibi bunları ya geçim kaynağı olsun diye yeni evlilere verirdi ya da düğüne gelenlere hazırlanan yemeklerde kullanılmak üzere kurban ederdi. Hayvanı gönderecek belli bir ağa, zengin veya çok yakını ise besili bir hayvan gönderirken, çoğunluğu, özellikle pahıl/kısmık/cimri olanlar sürüdeki zayıf ve çelimsiz keçiyi seçip gönderirdi. İşte bu çelimsiz keçiye “okuntu oğlağı” denir.

Dede Korkut’un anlattığı Banu Çiçek, beşik kertmesi Bamsı Beyrek’le at yarışı yapar, ok atar, hatta güreş tutar ya, öylesine boylu poslu güçlü kuvvetli kızlar ufak tefek ve çelimsiz bir erkeğe verilirse damadı gelinin yanına yakıştıramayanlar “Bula bula bunu mu bulmuşlar; okuntu oğlağı gibiymiş!” derlerdi.

Elbistan’da düğün yeri olarak eve yakın uygun bir alan, avlu ya da bahçe hazırlanırdı. Altmışlı yıllardan itibaren sinema veya okullar da kiralanarak düğün yeri olarak kullanılmıştır. Buralarda kadınlar, kızlar eğlenecektir. Okuntu dağıtılırken düğünün (kına gecesinin) nerede olacağı söylenmiştir. Dolayısıyla konu komşu, eş dost, hısım akraba doğrudan oraya gelirdi. Düğün yerine erkeklerin girmesi yasaktı. Sağdan soldan seyretmesinler diye perdeler gerilir, kapısına aklı başında, içeri çok bakmayacak gençlerden ‘bekçi’ konurdu. Bunlar ille bakmak isteyen bir genç olursa yasak olduğunu ikaz eder, yine de dinlemezse yakınlarda bekleyen büyüklerine haber verirdi ki eğer anlayıp kaçmazsa artık vay o “geline kıza bakmak” isteyenin haline… Bu titizliğe rağmen müsamahalı olan bir ikisi kenardan köşeden, seyreden çocuk yaştakilerin ardına duldalanarak izlerdi. Eğer, üzeri açık etrafı kapalı avlu veya bahçe gibi bir yerde yapılıyorsa bazı gençler kovulmayı, dövülmeyi göze alarak şuradaki damdan, buradaki balkondan, ötedeki ağaca tüneyerek seyrederlerdi. Dertleri ya güzelliğini duyduğu bir kıza bakmaktır, ya dünürcü göndermek için kız beğenecektir ya da zaten beğenip ardına düştüğü kızı bir de oynarken görmek, dahası ardına düşen var mı, hatta ona bakan var mı diye kendince göz kulak olmaktır. Kimi de nişanlısını veya sözlüsünü (yavuklusunu) korumak kollamak için gelmiştir; olur ya ona yan gözle bakan biri çakabilir… Öylece düğün bitip herkes dağılıncaya kadar deatler/seyreder dururlardı.

Kadınlar, özellikle genç gelinler ve kızlar daha rahat kıyafet giyerek geldikleri için çalgıcılar, oynayan gelinlere kızlara bakmasınlar diye düğün yerindeki uygun bir köşe oturmaları için düzenlenir ve araya perde çekilirdi. Arada görevlendirilmiş bir çocuk olurdu. Oynaması için ortaya zorla ya da ‘istemem yan cebime koy’ nazlanmasıyla çekilen hanımlar önce istediği “oyun havasını” söylerdi; o oyun havası ya ikinci bir aracı ile ya da ortada düğünü, oynamaya kaldırılacak olanları idare eden ekabir bir kadın tarafından bağırarak o çocuğa, çocuk da duymamışlarsa perdeyi aralayıp çalgıcılara iletilirdi… Düğün sahibeleri “Beni çekselerdi ben de oynayacaktım” diyebilecekleri küstürmemek, kimsenin gönlünü kırmamak için herkesi inceden inceye süzer, özellikle evlenecek kızları, gelinleri, güzel oynayanları, yaşlı(ca) olmasına rağmen oynamayı sevenleri elinden tutup ortaya çekerlerdi. O çıkan, bir süre tek başına oynar, az sonra da birçokları eşlik ederek birlikte tamamlarlardı. Oyun bitince ortaya çekilen kız veya kadın elinde hazır tuttuğu belirlenmiş ‘bahşişi’ o aracı çocuğa verir, o da çalgıcılara iletirdi. Sonra yeni oyun için oyun havası istenirdi. Eğer para verilmemiş veya gecikmişse, çalgıcılardan biri ya sesli olarak “Bahşiş gelsiiin bahşişş!” diye bağırırdı; ya da gelinceye kadar istek olsa da çalmaz “dom, güm, düüüt, pat çat..” sesleri çıkartarak otururlardı. Geldikten sonra çalarlardı…

Hepsi bir tarafa şu çok ilginç bir nokta çocukluğumdan beri zihnimde cevapsız bir soru olarak durur: Oynaması için zorla ortaya çekilmiş biri, oynadıktan sonra çalgıcılara ille “bahşiş” adında zamana göre 25 ve 50 kuruş gibi bir para gönderirdi. Kimi 25, kimi 50 olmazdı; ille rayiç ne ise o olmalıydı. “Madem zorla oynamasını istiyorsun, öyleyse parasını sen öde” diyen çıkmazdı. Bunun yanında seyrek de olsa düğün sahibi olsun olmasın bir hanım oynamasını istediği kızın, gelinin veya para veremeyecek olan birinin parasını sağlayabilirdi. Bu sağlayıcı abla, yenge, teyze, hala olabildiği gibi mesela o kızı oğluna almak isteyen başka bir hanım da olabilirdi. “Onun parasını ben sağlayacağım” diyerek parayı uzatırdı. Zaten onun oynaması için ortaya çekilmesini de o istemiştir. Böylece hem niyetini belli eder, hem de ilan etmiş olurdu. Tabii eğer kız reddetmez veya yanındaki büyüğünden “Kele bize noolmuş da sen sağlıyormuşsun!?” itirazı olmazsa, sağlardı.

Ayrıca, çalgıcılar her düğüne belirledikleri bir ücret karşılığında gelirdi; buna rağmen her oynayanın ille bahşiş vermesine başka bir deyişle çalgıcıların bu göz açıklığına kimse itiraz etmezdi…

Bir düğün sırasında, gelinin baş bağı (duvağı) dağılır, hemen etrafındaki hanımlar yenilemek için hareket geçerler. Gelinin başını tamamen açmak gerekecektir. Kadınların saçını erkeklere göstermek haram olduğundan, bir kadın bağırır:

Hüsün hele hüsün…

Herkesi susturduktan sonra şöyle bağırır:

İçeride naadar erkek varsa ıcık dışarı çıksın baam, gelinin başı yeetten bağlanıcı…

Bunun üzerine içeride veya gapıdan, şoradan şuradan gızlara bahan gençler varsa onlar geri çekilirler. Bu sırada kendilerine ayrılan bir köşede oturan çalgıcılar da ellerindeki çalgı aletlerini bir kenara dayayıp dışarı çıkmak üzere ayağa kalkarlar. Onların hep beraber kapıya yöneldiğini gören kadınlardan biri önlerine geçer kollarını açarak şöyle der:

Siz oturun kele, size demedi ki.. Siz çalgıcısız tama…

Bunun üzerine uzun yıllar düğünlerde çalgıcılık yapan Kök Ömer (Karabayır), öyle bir sinirlenmiş ki elindeki cümbüşü yerden yere vurarak kırdıktan sonra kapıya yönelirken basmış kalayı:

Ulan biz çalgıcıysak erkek deal miyik; bundan sona bizi erkekten saydırmayan bu çalgıyı çalanın gendi payıma anasını avradını…

Bilenler “O oldu yorum, Kök Omar, bir daha sazını eline almadı…” diyorlar…

Düğün biterken ille güreş olurdu. Buna Düğün Güreşi denirdi. Ortaya konan ödül ne kadar olursa olsun, yörenin pehlivanları koşup gelirdi. Uygun bir yer çimenlikse mesele yok, kar kış veya çamursa düzlenir, saman atılır ve güreşe hazır hale getirilirdi. Şalvarı alan kimi pehlivan bir sopaya takarak o köyde ve kendi köyünde dolaştırır böylece kazandığını ilan ederdi. Daha sonra düğün sahibi adet üzere uygun bir hediye göndererek şalvarı geri isterdi. İstemeyen de olurdu elbette…

Arif BİLGİN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir