Döner Dünya, Geçer Zaman

“Zaman onları değiştirmeden”

Bu sabah elektrikli saate baktığımda, “zaman” ile neyi kastettiğimizi açıklamakta zorluk çektim. Evet, zaman kendini  gizleyen bir şeydir. Zaman hakkındaki kuşkular hep bu yüzden doğmuştur. Zaman üzerine yazılan kitapların neredeyse tümünde Augustinus’un şu sözlerine yer verilir: “Ondan söz edince kesinlikle onu anlıyoruz; bir başkası ondan söz edince de gene anlıyoruz. Öyleyse zaman ne? Eğer hiç kimse benden bunu sormasa biliyorum; ama soran kişiye açıklamak istesem bilmiyorum.” Kirchsahr‘daki vaziyetim şimdi aynen böyle. Yatak ucundaki saatin markası “Sveglia” ve İtalyanca “uyanmak” demek. Saat çalınca bölünemez sanılan zamanı bölüyor ve uyanıyoruz. Halbuki insan saat gibi işlemiyor, kendine özgü bir varlık. Uykunun sonunda, elimizde kalan tek bilgi, zamanı öldürmenin zamanı geldiğidir, çünkü “Sveglia” aynı zamanda ölmektir. Ancak bozkırın çocukları tek bir çağa kapılmaz, dünden bugüne gelip yarına akıp giderler. Sürekli tabiat içerisindeki hareketlilik Türklerin hafızasında geniş ve derin bir zaman algısı yaratmıştır. Bunu nerden biliyoruz? Geniş zaman kipi başka hiç bir dilde yok çünkü…

Effelsberg Köyü

Bugün beni Effelsberg‘e getiren şey, çocukluk hatıram ve astronomi merakım. İlerde TV çekim ekibi hazırlık yapıyor. Kameralar yerleştiriliyor veya onlardan biri radarın merdivenlerini aceleyle tırmanıyor.

40 yıl ‘astronomisiz’ yaşadım ve mutluydum. O da beni umursamadı zaten. Ama dün anlamsız bir hüzün çöktü içime, yaşanmamış günlere duyulan donuk bir özlem ele geçirdi beni. Gördüğüm ya da görmediğim her şeyi anlatmak alışkanlığı mı yazar olmayı istememe neden oldu yoksa bu alışkanlık bilim adamı olmamı mı engelledi? İşte onu bilmiyorum. Bir gün bilebilir miyim? Orasını da bilemiyorum…

Effelsberg’de gün batımı

William Harvey, 17. yüzyılda kan dolaşımını keşfettiğinde günlüğüne şöyle yazar: “Açıklayacağım şey o kadar yenidir ki, tüm insanlığı kendime düşman etmekten korkuyorum; bir zamanlar benimsenen önyargılar ve öğretiler, çok derinlere kök salmış durumdalar.” Acaba Harvey, Müslümanlar tarafından Kurtuba Camii’nin kapısına asılan İbn-i Rüşd‘ün akıbetini mi hatırlamıştı? Veya göçmen kuşlar gibi bir ülkeden diğerine kaçan İbn-i Sina mı gelmişti aklına? Sonuçta, din ve gelenek sorgulandıktan sonra, dünya göçmen olanlar ve olmayanlar için daha özgür hale geldi, ama aynı zamanda -aşkınlık alanındaki belirsizlik yüzünden- özgürlük kısıtlandı.

“Anlayanın yanından geçip gider ebedi olan”

Kurt adında yaşlı bir adam karşıdaki dağa tırmanır. Ve bir daha aşağı inmez. Belki de kader öyle tecelli etmek istemiştir. Arkadaşım yolda onunla karşılaştığında bir taşın üstüne çömelip dinleniyormuş. Bin metre rakımda hâlâ sıcak olan bir Eylül günüdür, Kurt’un tişörtü kan ter içinde kalmıştır. Bütün gün yürümüş olmalıdır ve barınak 400 metre ötededir. Eski kabında neredeyse hiç su kalmamıştır. Arkadaşım bu konuda erken uyarılır: Karşıdan gelen gezgin bir çift, yaşlı birinin dağdaki kulübeye doğru yürüdüğünü, kötü göründüğünü söylemiştir. Arkadaşım Kurt’un önünde durduğunda sorar: “Nasılsın?” Sadece “İyi değilim” cevabını alır. Bu yılın ilk yaz akşamında konuk olduğum evin terasında sohbet ederken kısaca bahsettiler Kurt’un hikâyesinden. Kim bilir, belki beni dolaylı olarak uyarmak istediler! Kurt, geçen yıl 84 yaşındayken kaza geçirmiş. Bu onun son doğa yürüyüşü olmuş. Onu tanıyan veya onunla bir yıl önce dağda karşılaşan insanlarla konuştum, anılarını tazeleyip üzüldüler. Ölüm sebebi hâlâ meçhul dediler! O acı hikâyeyi burada paylaşmamak ayıp olur. Ancak ben daha utanç dolu olanını hatırladım. Bugün Buhârî, Müslümanlar arasında Hadis âlimi olarak ilk sırada geliyor ama dini terör yüzünden Bağdat’tan kaçmış ve bir dağ başında yapayalnız ölmüştür…

Heraklit‘e göre, “düşünmek genel bir yetenektir.” Eğri oturup doğru konuşursak, felsefe ve tasavvuf, dinlerin yetersizliğinden ötürü doğmuştur. Her din, inananlar üzerinde tahakküm kurmaya çalışır. Berrak zihinler tarih boyunca o zincirden kurtulmak istediler. Mesela tasavvuf, bireyin kişisel din arayışıdır ve dolayısıyla hakikate en yakın olandır. Çünkü hiçbir kurum veya kuruluş mistisizmi öğretemez, insan ancak kendini tecrübe ederek ona ulaşabilir.

Yine filozofların düşünceleri de kolayca benimsenmemelidir, onların fikirleri sadece merdivenden yukarı çıkarken destek sağlayan ‘korkuluk’ gibidir. Herkes düşüncenin kaynağını bizatihi kendi aramalıdır. Bu nedenle hakikati arayan kimsenin -başta Peygamberler olmak üzere- dağa çıkması bir tesadüf değildir. Onun için her dağa tırmanış özel anlam taşır. Ben her tırmanışımda hakikate biraz daha yaklaştığımı düşünürüm.

Eiffel Dağı bugünkü hedefimiz. Çevresinde astronomi odaklı çeşitli yürüyüş parkurları bulunuyor: Gezegenler Yolu, Samanyolu Yolu ve Galaksi Yolu. Çünkü dağın tepesinde dünyanın sayılı ‘Radyo-Teleskop’larından biri var.

Başlangıç ​​ve bitiş noktamız Kirchsahr‘daki “zum Sahrtal” oteli. Yol Kirchsahr’dan Binzenbach‘a gidiyor, burada Sahr Vadisi’nden ayrılıyor ve şirin orman patikalarından Effelsberg‘e tırmanıyoruz.

İnişte Plittersdorf‘a doğru sapmadan devam ediyoruz. Aşağı inerken eğime bağlı olarak teleskopu uzaktan görme imkânı var.

Plittersdorf’tan rotamızı güney yönüne çevirdiğimizde, ‘panoramik’ yol ortaya çıkıyor ve ilkin tepeler üzerinden ulaştığımız Lind’e dek uzanıyor. Hava şartları uygun olduğunda, Yaşlı Kurt’un öldüğü Hohe Acht Dağı’nı ve Ahr Vadisi‘ni uzaktan seyretmek mümkün.

Renkli bankta iyice dinlendikten sonra yeniden yola çıkıyoruz. Lind Tepesi‘nin en yüksek noktasında bulunan Şapel de ayrıca görülmeye değer. Lind’den tekrar Sahr Vadisi’ne ve Sahr Deresi boyunca başlangıç ​​noktamız olan Kirchsahr’a geri dönüyoruz…

Hohe Acht Dağı

“Karşı koyana dünya yoktur”

Yıldızlarla buluşmak için koşar adım yürürken bir teknoloji harikası ile karşılaşmamız tarifi imkânsız bir duygu. Samanyolu’nda, ‘uzay yürüyüşçüleri’ kendilerini evrenin mucizelerine kaptırıyorlar. Önümüzde duran bu teknoloji harikası 6 benzer kardeşiyle birlikte yüz yıllık bir teoriyi ete kemiğe büründürdü ve tarihte ilk kez ‘Kara Delik’in fotoğrafını çektiler. (Nisan 2019) Böylece Stephen Hawking‘ın görüşleri doğrulanmış oldu. Işık halkasının çapı 100 milyar kilometredir. 55 milyon ışık yılı -500 trilyon kilometre- bizden uzakta bulunuyor. Ancak hemen bilgilendiriliyoruz: “Kara delikler yıldız mezarlıklarıdır.” Bilim konusunda biraz şüpheciyim. Belki de çağımızdaki en büyük ilmi keşif, her şeyi keşfedemeyeceğimizdir. O halde fizikteki bilginin sınırları felsefe ve din için yeni bir olgudur.

Nisan 2019 – Kara Delik

Hiç kuşkusuz kafamızın içi filmlerin gösterildiği bir sinema salonu değil! Aldığı sinyalleri resimlere, seslere ve kokulara dönüştüren bir bilgisayar var içinde. Duy(g)usal izlenimler olarak algıladığımız her şey beynimizin bizim için yaptığı çevirilerdir. Yakında, gerekli hissiyata sahip canlıların dindarlığını inkâr etmek için hiçbir neden olmadığını kavrayacağız. Onların dilleri gibi dindarlıkları da doğal karşılanacaktır. Ancak ateizmi de bir inanç kabul edersek, bilimsel olarak temellendirmek güçtür. Zira Tanrı’nın varlığını ​​bilim vasıtasıyla çürütmeye kalkmak bilim yardımıyla Tanrı’yı ​​kanıtlamaya çalışmak kadar saçmadır. Kara delikler bize sadece zihin dünyamızın sınırları olduğunu göstermiyor. Fiziki sınırların ötesini sorgulamaya cüret eden aklın Tanrı gerçeğini aşamadığını da görmekteyiz​​. Ki Tanrısız bir fizik biliminin mümkün olmadığını düşünüyorum. Aksine Tanrı inancı bugün insanlığın geleceği bakımından daha gereklidir.

Voyager uzay aracının 1990 yılında gönderdiği son resim. (Dünyamız kırmızı daire içinde)

Burada felsefi bir yoruma ihtiyaç yok! 1970’lerin sonunda Voyager adında, Cape Canaveral’dan kalkan ve güneş sistemimizi terk eden ve 1990’da güçsüz kalan bir uzay aracı vardı; uzaydan yeryüzüne son bir fotoğraf attı ve yok oldu! Bu, bir resmin çekildiği en uzak mesafeydi ve o resimlerden biri güneş sistemimizi gösteriyordu. Bir sürü yıldız ve en altta açık mavi küçük bir nokta; toplu iğne başı kadar bile değil! Ve bu dünya, olduğumuz ve olacağımız her şey! Masamın üzerinde uzun yıllardır asılı duran o resme dikkatli bakarsanız; ne kadar çılgın olduğumuzu, binlerce yıl savaştığımızı, birbirimizi nasıl yok ettiğimizi göreceksiniz. Düşünün ki, Samanyolu’muzda yaklaşık 100 milyar güneş sistemi ve uzayda ona benzer 100 milyar galaksi var, ama bunların hepsi, birlikte evrenin yaklaşık yüzde onu etmiyor ve geri kalanı – 270 derece soğuk ve boş. Çünkü geçiciyiz, hayatlarımız üzerinde hiçbir tasarruf hakkımız yok. Ve Blaise Pascal‘ın çağlar önce söylediği bir gerçekle artık yüzleşmek zorundayız: Biz evrenle kıyaslandığında bir hiçiz, hiçlik ile de kıyaslandığında bir evreniz ve bu iki uç arasında salınmaktayız. Bu bir başka gerçeği de açıklayabilir, çünkü aynı zamanda hiçlik karşısında bir evren olduğumuz için savaşmaya hazırız ama evren karşısında bir hiç olduğumuzu çabuk unutuyoruz. Şimdi aklın yüceltilmesi, insanlığı bir dizi yanlışa da sürüklemiş bir Aydınlanma projesidir. Ancak insanın aşkınlık özlemi askıya alınamamıştır. Peki, öyleyse aklın samimiyeti nedir?

Şahsen ben, aklın aşkınlık fikrini askıya almak zorunda olmadığına inanıyorum. Akıl her zaman soğuk ve kibirli değildir. Gizemi inkâr etmez, aksine sır çözmeye bayılır. Akıl, en azından ve her şeyden önce insan severdir.

Örneğin “Büyülü Dağ” romanının Kar bölümünde harika bir cümle okursunuz.

Orada Thomas Mann şöyle der: “İyilik ve sevgi uğruna, insanoğlu ölümün düşünceler üzerinde egemen olmasına izin vermemelidir.” Montaigne de -büyük olasılıkla- aklın işlevini öyle anladı. Gazali‘nin yanıldığı nokta belki buydu…

“Görmediğin limanlar göresin”

Bazen bana da neden yazdığım soruluyor; hayal gücüne ihtiyaç var, diyorum. Dünya işlevselliğe kaydığında, zihnim hemen hayalî olana uzanır. Bu, insan ırkının doğasında yatan doğal bir ikilemdir. Antik Çağ’ın en uzun yolculuğu da böyle gerçekleşmiştir. Hatta olay İstanbul’da geçmiştir.

Rumeli Feneri

Rumeli Feneri insanlık tarihinin en eski maceralarından birinin geçtiği bir mekân. Boğaz çıkısındaki dik kayalıkların, Argonaut destanında anlatılan yer olduğu söylenir. Jason ve kahraman arkadaşları Argonautlar’ın Altın Post’u aramaya gittiği Yunan efsanesinden söz ediyorum.

MÖ 3. yüzyılda sözlü olarak aktarılan bu hikâyeden Homeros da “Odysseia” adlı kitabında bahseder: “Çarpışan kayaların kükremesi kulakları sağır etti, denizin vurduğu kıyılar durmadan kükredi. “

Argonotlar, binlerce yıl önce Boğaz’dan geçerek o günkü dünyanın sonu olarak bilinen Batum’a kadar uzanan yolculuklarında bin bir türlü macera yaşarlar. Masal ve Destan arasındaki temel fark şudur: Destan gerçek olan bir olayı anlatır.

İnsanların gerçekleri, kurguyu, istekleri ve tahminleri keyfi olarak birleştiren efsanelere gösterdiği duyarlılık tehlikeli olabilir. Bununla birlikte bu alıcılık, tam tersine, ortak hedeflere ulaşmak için bir araca da dönüşebilir. Onsuz başarı elde edilemez. Argonaut destanı da Yunanlıların MÖ 2. bin yılına doğru Boğaz’dan Karadeniz’e ilk nasıl çıktıklarını anlatıyor. Bu yolculuğu günümüz insanlı uzay uçuşları gibi düşünmelisiniz! Daha önce hiç kimsenin gitmediği veya en azından  Yunanca konuşulmayan yabancı bir ülkeye seyahat ediyorsunuz.

Yunanlılar Karadeniz halkını “barbar” olarak tanımladılar çünkü dillerini anlamıyorlardı ve konuşmaları kulaklarına gevezelik gibi geliyordu, özetle  ‘bar’ ‘bar’ diyerek konuşuyorlardı. Urartu ve Hitit kaynaklarında ismi geçen bu halkın(İskitler) göçebe olarak yaşadıkları, yani Yunanlılar için neredeyse hayal bile edilemeyecek bir yaşam tarzına sahip oldukları biliniyor. Bu yüzden Yunanlıların hayal dünyasında ‘Barbar’ kavramı, topluma yabancı olan, kendi medeniyetlerini tehdit eden her şeyin şifresi haline geldi. Bu yönüyle Argonaut destanı kültürlerarası ilk karşılaşmayı aktarıyor.

Efsaneye göre; Deniz Feneri mevkiindeki iki kaya Boğaz çıkışını korumakta ve Karadeniz’e çıkmak isteyen herkesi ezmektedir. Argonotlar bu tehlikeyi Boğaz’ı geçmeye karar vermeden önce duymuştur, zira kör bir kâhin onları bu konuda uyarmıştır. Kör kâhin, onlara Boğaz’ı nasıl geçebileceklerini de söyler: Bir ak güvercin yolu gösterecektir!

Efsaneye göre Argonotlar ak bir güvercin salıverdiler. Güvercin son sürat kayalar arasından geçer ve birden kayalar çöker. Güvercin arada birkaç tüy bırakır. Argo gemisinde de durum aynen böyledir. Boğaz’ı hızla geçerken kayalar gemi gövdesinin bir kısmını koparır, ama sadece kıç tarafından küçük bir parça. Kısaca gemi Boğaz’dan Karadeniz’e neredeyse yara almadan geçmiştir.

Böylece çarpışan kayalar yenilgiye uğramış ve eski bir kehanete uygun şekilde donup kalmıştır. Bu kayalar -unutulmuş olsalar bile- günümüzde hâlâ dimdik ayaktalar. Limanın hemen kıyısında duruyorlar. I. Dünya Savaşı sırasında üzerlerinde ‘fener’ yakıldığı söyleniyor.

Bu kayaların tarihi muhtemelen Boğaz’ın oluşumuna dek gitmektedir. Buz Çağı sona ererken, Avrupa ile Anadolu arasında oluşan uçurum erimiş sular ile dolmuş, Akdeniz (ve Ege) ortaya çıkmıştır.  Kimi bilim insanları bu tezi destekliyor. Bazıları Karadeniz’den gelen bir sel felaketine ve diğerleri tektonik depremlerin kıtaları parçaladığına inanıyor.

En cazip teori, elbette, yaklaşık 7500 yıl önce Fener burnundaki boşluğu yırtarak Boğaz’ı oluşturan büyük sel felaketidir. Muhtemelen bu aynı zamanda Tufan hikayesinin de kaynağıdır – Karadeniz ve Boğaz çevresindeki insanların yüzyıllar boyu torunlarına anlattıkları büyük tufan hikâyesi. Yüzyıllar içinde efsane başka anlatılara girdi: Önce Gılgamış destanına, sonra Tevrat’a..

Her halükarda, o zamandan beri Avrupa ile Asya arasında bir uçurum mevcut. Sonuç olarak, Avrupa daha önce var olmayan bir sınıra kavuştu. Tabii Asya da…

Alaattin DİKER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir