Necati İlmen’in ‘Eddai/Said Nursi’ Romanı

Said Nursi  20. yüzyılda en fazla konuşulan isimlerden biri. Kimilerine göre mürteci, kimilerine göre modernist, kimilerine göre skolastik düşüncenin bataklığına gömülmüş klasik bir medrese hocası, kimilerine göre de halihazırdaki bütün dini ve fenni ilimleri yutmuş, felsefenin en derin meselelerinden bir kahve içme rahatlığıyla çıkabilmiş bir alleme-i asır. Herkesin zihninde ayrı bir Said Nursi imajı… Belki de Said Nursi’nin anlaşılmasının, hakkıyla tanınmamasının önündeki en büyük engel Onun bir cemaat, camia sınırlarına hapsedilmesi ve kuşatılmış olması. Kişiliği etrafında oluşturulan sis perdesi de Said Nursi’nin görülmesini ve tanınmasını maalesef engelliyor. Yine de hakkında ne kadar çok yorum, görüş üretilmiş olursa olsun her halükarda incelenmeye, araştırılmaya değer bir laboratuvar gibi.

‘Eddai’ kitabında yazar böyle bir derdin peşine düşmüş. Onu hakkıyla tanıma, tanıtma derdi… Said Nursi’nin hayatı ile ilgili piyasada onlarca kitap, yüzlerce makale ya da tez bulabilmek mümkün. Fakat Onunla ilgili roman türünde yazılmış kitaplar bir elin parmağını geçmez. Yazarın bir söyleşisindeki ifadesiyle “Hakkında bu kadar çok kitap yazılan ve bu kadar çok okunan bir müellifi istedim ki roman vesilesiyle okurla buluşturayım.” Bu aslında akıllıca bir yol. Malumun ilamı olduğu üzere modern insan bazen ciltler dolusu kitap okuma yerine daha kolay ve ilgi çekici bir türleri tercih ediyor. İşte Romanda tarihi şahsiyetleri geniş kitlelere ulaştırmak için en güzel vesilelerden biri. Said Nursi sadece bir kesime mi hitap ediyor? Bu soru çokça tartışılıyor. Aslında bunda Onun adıyla hareket eden yapıların etkisi de çok fazla. Burada yine yazarımızı dinleyelim: Yedi yıl üzerinde çalıştığım bu kitabı bir cemaat taassubuyla yazmadım. Üstad hiçbir cemaatin tekelinde değildir. Böyle yaparsak üstadı anlamamış oluruz. Onun görevini, misyonunu, vizyonu daraltmış oluruz. Bu zat tıpkı Mevlana, Yunus, İmam-ı Gazali ya Hacı Bayram-ı Veli gibi İslam aleminde üstün vasıflarıyla tebarüz etmiş ümmetçe kabul görmüş son asra damgasını vuran önemli tarihi bir şahsiyettir. Binlerce basımı yapılmış, elliden fazla dile çevrilmiş bir kitabın müellifi bir zümrenin tekelinde olamaz, olmamalı.”

Nursi üzerine söylenmiş onlarca söz var. Hem kendi mahallesinden, hem de dışarıdan. İki misal verelim hem de ona uzak sayılabilecek kesimlerden. Türkiye’nin en büyük sosyologlarından birisi olan Şerif Mardin’in kendi eserinde Ondan sitayişle bahsettiğini biliyoruz. Yine çağımızın en büyük mütefekkirlerinden Cemil Meriç, “Babil kulesinden seslenen adam.” der Said Nursi için. “Said Nursi’yi geç tanıdım. Şayet kendisini önceden tanıyıp eserlerini tetkik etme imkânı bulsaydım. Hayatımın akışı, yaşayış tarzım bambaşka olurdu… İlk gençlik yıllarımda üstadı tanımış olsaydım. Büyük ihtimalle gözlerimi bu kadar erken kaybetmezdim. Batı yönelerek peşine düştüğüm hakikati yine doğuda buldum. Doğuda ise en parlak yıldız olarak Said Nursi’yi tanıdım. Onun döneminde zulmü, baskıyı, zoru gören insanlar “pırt” diye kaçtıkları halde o dimdik ayakta durdu. Bildiğini söylemekten şaşmadı.”

Kitabın isminin ‘Eddai’ olmasını merak ettim doğrusu. Yazar şu cevabı veriyor: Kelime manası itibariyle sözlüklerde duacı, duacınız. Eskiden imza yerine yazılan bir isim. Üstadın hayatı da hep hakkı hakikati anlatmakla ve ümmete dua etmekle geçti. Bunca sıkıntı çekmesine rağmen kimseye beddua etmedi. Hiçbir zaman devletine, milletine karşı bir tahrikin bir saldırının içinde olmamıştır. Hep insanların hayrına dua etmiştir. Dolayısıyla bu ismi fazlasıyla hak ediyor. Tabi kitaba bu başlığı koymamın bir diğer önemli sebebi daha var. Müsaade ederseniz merak uyandırması adına bunu söylemeyeyim. Zira cevabını kitabın içerisinde bulabilirsiniz.” 

Kitabı incelediğinizde üstadın hayatının belirli bir kronoloji içerisinde olmadığını görüyoruz. Yani doğumundan başlayıp vefatına kadar bir sıralama yok. Yaşamı doğumla ölüm arasına hapseden bir parantez gibi kurgulanmamış kitap. İki başlı devam ediyor. Roman sahaflar çarşısındaki kitapların kendi aralarındaki konuşmalarıyla başlıyor. Risale-i Nur kitabının üstadı anlatmasıyla da devam ediyor. İstanbul’da yargılanması ve 1952 yılında Eşref Edip‘le olan konuşmasıyla başlatılan roman Barla’daki geçmişe giden yolculuğuyla da ayrı bir şekilde devam ediyor. Romanın merkezinde Nursi olmakla birlikte bu hayat yolculuğunda yanında olan annesinden, babasından yeğenine, hapishanedeki kabadayıdan, çorbasını getirene kadar imkânlar ölçüsünde romanda yer verilmiş. Özellikle de önemli ve yakın talebelerinin yaşadıkları da romanın içerisine serpiştirilmiş durumda. Ayrıca meşrutiyeti, cumhuriyeti ve daha sonraki çok partili dönemleri gören üstadı anlatırken o dönemlerde yaşananlardan da tadımlık olarak bahsedilmiş.

‘Eddai’ okuyucuyu sıkmadan, samimi bir havada devam ediyor. Nursi’nin merkezde olduğu bir tarih okuması da diyebiliriz. Genelde romanların içine boca edilen hayali kahramanlar, aşk meşk durumları, zihni zorlayan fantazyalar bu romanda söz konusu değil. 

Yazarın Said Nursi ile ilgili söylediği sözle bitirelim:

“İnsanlar risale-i nuru anlamıyorlar. Üstadı üzerinde sarığı, cübbesi olan klasik bir medrese hocası zannediyorlar. Oysa üstad kendi döneminde bile takdir edilen ve her suale cevap verilir fakat sual sorulmaz diyerek meydan okuyan birisidir. Üstad batının jargonuyla konuşan birisi değildir. Tamamen yerli ve millidir. Konuşması, giyinişi, davranışı tamamen bu topraklara özgüdür. Ama aynı zamanda çağını okuyabilen bir şahsiyettir. Ne diyor: Vicdan ziyası ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünunu medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit birincinde taassup ikincisinde ise şüphe ve tevellüd eder.” O dönemde 1990 lü yıllarda daha kimse üniversiteden bahsetmezken üstad üniversite kurmaktan bahseder. Fenni ilimlerin verilmesine vurgu yapar. ”

Yazımızı romanın arka kapak yazısıyla nihayetlendirelim: 

“Ben şimdi düşünüyorum. Yirmi sekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyorum. Mahkemeden mahkemeye sürükleniyorum. Bana bu zalimane işkenceleri yapanların bana atfettikleri suç nedir? Dini siyasete âlet yapmak mı? Fakat bunu niçin tahakkuk ettiremiyorlar? Çünkü hakikatte böyle bir şey yoktur. Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor, diğer bir mahkeme aynı meseleden dolayı beni tekrar muhakeme altına alıyor. Bir müddet de o uğraşıyor, beni tazyik ediyor, türlü türlü işkencelere maruz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu defa bir üçüncüsü yakama yapışıyor. Böylece musibetten musibete, felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum.

Yirmi sekiz sene ömrüm böyle geçti. Bana isnat ettikleri suçun aslı ve esası olmadığını nihayet kendileri de anladılar. Mademki hakikat nuru, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said, feda olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim eza ve cefalar ve maruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.”

Geçtiğimiz günlerde ikinci baskısı yapılan ‘Eddai’ romanının okuyucusu bolsun. Yazarına tebrikler, teşekkürler…

Muaz ERGÜ

Eddai/Said Nursi, 2. Baskı, Gece Kitaplığı Yayınları,  Ankara

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir