Elâleme saplayacağımız mızraklarımızı bilemek için biraz kendimize iğne dokundurmanın vakti geldi mi gelmedi mi? İlk şıkkı işaretleyip diğer sorulara geçiyorum.
Muharref olduğu için yenisi gelen Tevrat ve İncil’in bozulması, bozulması metnin kendisinden mi yoksa yorumları üzerinden mi oldu? Allah indirdiği metnin bozulmasına neden müsaade etti? Yok Allah buna müsaade etmedi işi akışına bıraktı ise aynısını bize yapmadığının delili “Biz zikri indirdik onu da koruyacağız” ayeti mi?
Eğer bu ayeti delil alıyorsak o zikr inene kadar korundu ve kayıt altına alındı. Yani Allah sözünü yerine getirdi. Diğer metinler de kısmen sağlam kalan yerler var onlar da yorum kurbanı. Tahrifin çoğu ve esası metin değil yorumlar üzerinden oldu dolayısıyla.
Bu ne demek? Ortada bir ayet var, herkes onun doğruluğunu kabul ediyor fakat kimse onun ne dediği üzerinde anlaşamıyor. Çünkü herkesin rezervleri var. Kiminin mezhebi, kiminin soyu, menfaati, gelirleri, giderleri vs. İnsanları küfre karşı birleştiren metin kendilerini ayrıştırıyor. Vaka bu minvalde.
Fatiha’nın yedinci ayetine göre Yahudiler lanetli, Hıristiyanlar sapık. Kim bunlar peki. Arapların içindekiler mi yoksa dışındakiler de buna dahil mi? O zamandakiler mi yoksa bugünküler de dahil mi? Yoksa daha derinde ilkesel bir tespit mi var? Vahyi kendi istediği gibi yorumlayarak ön yargılarını, geleneklerini, kabullerini vahyin üzerine örten Yahudiler ile bugünkü mezhebini, meşrebini, tarikatını, cemaatini Kuran’ın önüne çekenler, biz olmasak din yok olur zannındaki Müslüman Yahudiler buna dahil mi?
Hristiyanlar sadece o zamanın Hıristiyanları mı yoksa bugün vahyi dikkate almayan ama kendi üstadının kitaplarını hatmederek dinde uzman kesilen arkadaşlarımız buna dahil mi?
Yahudiler ve Hristiyanlar mezheplere ayrılarak dinlerini paramparça ettiler iyi güzel. Müslümanlar bu arada bir arada olmaktan, vücut kokularını hissedecek kadar yakınlaşmaktan mustarip bir halde yakınlıktan yakınıyorlar mıydı? Onlar dini yorumları üzerinden yaşarken biz hayat ve insan üzerinde anlaştık mı? Temel ilkeleri görüp onları bozmamak için sürekliliği sağlanmış maddi manevi kurumlar tesis ettik mi yoksa bizde de Sünni alevi, Hanefi Şafii gibi inanç ve amel mezhepleri birbirinin nefret ve şiddet sebebi mi?
Müşrikler peygamberleri onları akletmeye çağırırken onlar “Sen bizim atalarımızdan daha mı iyi bileceksin” derken bugün bizimkilerin sarıldığı “mezhep büyüklerinden, tarihi şahsiyetlerden” ne farkları vardı onların? Onlar geçmişe saplanıp kalmakta inat ettikleri için lanetlenirken bizim geleneğe bağlılığımız neden sadakat olarak ödüllendiriliyor? Onların geleneği ile bizimki arasında ne fark var?
Akledin emri birilerinin dediği gibi “inanacak kadar akledin yeter” demek mi yoksa hakikati bulana -bulamayacağımız kesin- dek yürütülecek sonsuz bir uğraş mı? Bizim derdimiz hayatı güzelleştirmek, fakirliği yok etmek, bütün insanlığı bir arada yaşayabilecek kavramları, kuramları, kurumları oluşturmak, korumak, idare, ikame etmek mi yoksa yılın her bir günü kim cennete kim cehenneme gidecek diye tartışacak mevzular bulmak mı?
Bilgi, akıl ve teknikle kimine zulüm kimine adalet dağıtan batıyı lanetleyerek mi yoksa onlara emanet edip unuttuğumuz kurumlara sahip çıkarak mı feraha, felaha erişeceğiz? Bu yazılanları okuyup yazara çemkirerek görevinizi ifa edeceğinizi mi sanıyorsunuz siz de çoğunluk gibi?
İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz, süre elli dakikadır.
Ahmet BAYRAKTAR

Son Yorumlar