Evleri Balkonsuz Şehir

Viyana‘da bir yabancı ne arar? Hele o yabancı bir Türk ise kimbilir hangi duygular içinde şehri gezer. Doğrusu bilmiyorum!… Bilmek de istemiyorum! Belleğimi birkaç günlüğüne de olsa askıya almayı deneyeceğim, çünkü Freud‘un ülkesinde hissiyatımı ‘bastırmanın’ hiç bir anlamı yok… Öteledikçe depreşiyor eşkiya. Teskin olan bugün yalnız gözlerim. Schönbrunn Saray Parkı‘nın o etkileyici yapısı Palmenhaus‘a (Palmiye Evi) hızlıca adım atıyorum. Vakit sabahın körü. 1881 yılında inşa edilen Palmiye Evi yapıldığı sıralarda Avrupa’nın en büyük tropik serası olarak gösteriliyordu. Üç bölümden oluşan sera, çok sayıda egzotik bitkinin yanısıra, yüzlerce kelebek çeşidini bünyesinde barındırıyor.

Kayzer Franz Joseph ve Kraliçe Sisi‘nin iş yoğunluğundan(!) bunaldığı zamanlarda dinlenmeleri için inşa edilen Sırça Saray fikri ilkin 1873 Viyana Dünya Sergisi sırasında doğmuş ve 1881 yılında gerçekleşmiş.. Halihazırda türünün hem en büyüğü hem de en sonuncusu. 113 metre uzunluğundaki Palmiye Evi, 28 metre yüksekliğindeki bir orta köşk ve üç metre altta duran iki yan pavyondan oluşuyor. Üç pavyon koridorlar ile birbirine bağlanmış ve üç ayrı iklim bölgesi oluşturulmuş…

Viyana‘da sabahları Dolce Vita tadını çıkarabileceğiniz bir mekan Café Palmenhaus. Bu, birçok egzotik bitki tarafından sunulan harikulade ambiyans fotoğraf çekmek isteyen turistler için bulunmaz bir fırsat. Rahat deri kanepeler sizi içeri çağırsa bile siz, Burggarten‘a bakan Cafe’nin önündeki bahçede güneşin altında kahvaltı yapmayı tercih edin. Kendi bireysel kahvaltınızı hazırlama imkanınız da var. Harika bir ortamda mükemmel bir ‘Brunch’ sizi günboyu taşıyabilir ayrıca. Orengerie olarak anılan bu mekân zamanla kurum haline gelmiş. Burada yaşanmamış hiçbir şey yok: Film çekimleri, konserler, ödül törenleri, ürün sunumları, şirket yıldönümleri, aile kutlamaları ve tabii ki düğünler…

Rönesans devrinde Türklerin ve Truvalıların soydaş olduklarına inanırdı Avrupalılar. Osmanlı Sultanı İstanbul‘u fethedince Truva’nın intikamının alındığını düşündüler. II.Mehmet, Papa II. Pius‘a yazdığı mektupta durumu öyle izah etmişti zaten. Eğer 1683 yılındaki kuşatma başarılı olsaydı, IV. Mehmed Viyana‘ya girerken acaba ne söylenirdi? Bugün bu ‘hezeyan’a kulak asmayarak 3. Viyana’yı gezeceğim. Sebeblerini kendime saklıyorum. Bu kez ilginç bir hedef seçtim. Yürüyerek metro durağına (Stephanplatz) geçiyorum. İlk kez U3 metro hattını kullanacağım. Şehir merkezi (Westbahnhof) üzerinden Doğu-Batı istikametinde işleyen U3 hattı yolcuları Ottokring ve Simmering arasında taşıyor. Musil Meydanı‘ndan Rasumofski Sokağı‘na dek yolculuk toplam 30 dakika sürmekte. Şimdi bu hattın tam orta yerinde duruyorum. O yüzden yalnızca 15 dakika yetecek bu kısa seyahat için. İki noktayı birleştiren ise ünlü bir yazar: Robert Musil. ‘Niteliksiz Adam‘ romanının yazarı bu sokakta 1921-1938 yılları arasında ikamet etmiş. Şu kadarını söyleyeyim: O daracık evde çok zor koşullar altında yaşamış. Onbinlerce not tutmuş. Başarısızlık yüzünden tutulduğu öfke nöbetlerinde Stefan Zweig ve Thomas Mann‘ı aşağılamaktan bıkmadığı için giderek arkadaş çevresi azalmış…

Musil, 1930lu yıllar boyunca tüm zamanını ‘Niteliksiz Adam’ romanı için harcamaktadır, ancak geçim sıkıntısı da kapıya dayanır. Durumunu gören yakın dostları ‘Robert-Musil-Cemiyeti‘ kurarlar. Amaçları dolaylı yoldan onu desteklemektir. İçine düştüğü ekonomik sıkıntıyı bir nebze azaltmaktır. O yıllarda kendisini ziyarete gelen yabancı bir gazeteciyi; ‘Tükenen bir hayatı görüyorsunuz‘ diyerek işte şu kapıda karşılar. Ünlü romanından altını özenle çizdiğim satır şu oldu: ”O aslında hiçbir şeye inanmayan bir mü’mindi”. Anlayan için müthiş bir kelam! Laf aramızda; Robert Musil de Cafe Central‘in müdavimi ve bazı bölümleri orada yazmış. İlk bölümde zikrettim bu ünlü Cafe’yi.

I.Dünya Savaşı çıkmadan hemen önce felsefe doktoru Musil ile hukuk doktoru Kafka‘nın yolları Berlin’de kesişir. 33 yaşındaki Musil, Berlin’de yayınlanan edebiyat dergisi ‘Neue Rundschau’da redaktör olarak çalışmaya başlamıştır. Yeni yeni tanınmaya başlayan Kafka’dan öykü ister. Ancak elinde hazır bir öykü yoktur. Üzülür. Birkaç ay sonra – nişanlanmak maksadıyla geldiği Berlin’de – şahsen tanışırlar. ‘Dönüşüm‘ isimli öyküyü ilk ona teklif eder. Ancak yazı işleri öykünün kısaltılmasını ister. Kafkaonursuzluk’ saydığı bu öneriyi kabul etmez. Kafka‘nın gönlünü almak için Musil onun ilk öykü kitabı Gözlem’in tanıtımını yapar dergide.

Viyana’yı anlamak isteyen – bana göre – mutlaka Heimito Doderer okumalıdır. Şehri en içten duygular ve albeni ile anlatan romanları o kaleme almış çünkü. 50li yıllarda ‘Yusuf Üçlemesi’ romanının yazarı Thomas Mann‘ın takipçisi sayılıyormuş yazar. Çok kültürlü yapısı, geçmiş ve geleceği birbirine bağlayan köprü özelliği, mükemmel konumu ve bir metropolün tüm haşmetiyle Avrupa’da Paris ile yarışabilecek tek şehirdir Viyana. Stefan Zweig‘in romanları bunu ele verir. Ama o romanlarda değinilmeyen önemli bir nokta var ki taşı gediğine Robert Musil koymuştur: ‘Kesinlik ve Ruh’.

Doderer‘in roman kahramanı olan mühendisin bakış açısı da aynı minval üzeredir. Mühendisleriyle tanınan bir sülalenin mensubu bir mühendis olarak ‘kökü mazide olan bir ati’ olduğuna inanır yazar. Bu yaklaşım çok doğal. Zira o devirde mühendisler, sanatçılar kadar ünlüydü. Ama bu yazıda konumuz o değil. Doderer, ‘Slunj’un Çağlayanları‘ isimli son romanında yaşlı bir yazar olarak köklerine geri döner. Çocukluğunu yaşadığı muhitlerde iz sürer. İşte olayların geçtiği o semt içinde bulunuyoruz şimdi. Gezdiğimiz sokaklar ve mahalleler 3. Viyana olarak anılıyor. Uygarlığa damgasını vuran demir yollarını anlatır. Dedesinden duyduğu öyküler hayalinde canlanır. İşittiklerinin çoğu Cafe Zartl‘da geçmiştir. Şimdi sıkı durun… Belki gözlerinize inanmayacaksınız! O kahve Marxer Sokağı ile Razumofski Sokağı’nın kesiştiği köşede yerli yerinde duruyor. Osmanoğlu olarak bizi ayakta karşılıyor ev sahibi. İnsan okuduğu romanda anlatılan mekanları canlı olarak görünce haliyle bir tuhaf oluyor…

Mithat Cemal Kuntay‘ın tek romanı ‘Üç İstanbul‘ ile Heimito Doderer‘in son romanı ‘Slunj’un Çağlayanları‘nı karşılaştırmak gerekebilir. Her iki romanda da olaylar aynı yıllarda geçiyor. Ve iki imparatorluk da çökmüş durumdadır. O işi uzmanına bırakalım ancak benim ilgimi en çok ‘sosyalleşme’ çekti. Almanya‘nın Stuttgart şehrinden göç etmek zorunda kalmış bir aile; Şvabe asıllı yani. Öteki Şvabenler gibi 3. Viyana‘ya yerleşmişler. Baba, Demiryolu Şirketi’nden köprü inşası ihaleleri alarak zenginleşmiş. Oğul da inşaat mühendisi olarak şehre güzel binalar kazandırmış. Çok tanınıyor olmasına rağmen yalnız ve yabancı. Arkadaş çevresi yalnızca hemşerilerden oluşuyor. Çoğu Viyana Teknik Üniversitesi mezunu ve ‘liberal’ fikirlere aşina. Babası bile o özgürlükçü çizgisinden taviz vermemiş; 1848 Devrimi’ni desteklemiş. Onu okurken hemen İTÜ mezunu Demirel, Erbakan ve Özal aklıma geldi. Üçü de muhafazakâr ancak yeniliğe açık kimselerdi. Ama herbiri hemşerilerine düşkündü. Doderer‘ler gibi hemşericilik konusunda öncülerdi, onların belli mevkilere yerleşmesine yardımcı olurlardı! 3. Viyana’da o izleri hala görebiliyoruz. Bu olguyu göç(menlik) psikolojisi ile açıklamak mümkün olabilir ancak. Güvensizlik duygusu hakimdir ekseriyette ilk kuşak göçmenlere. Bu tespit Viyana‘da yaşayan Türkler için de geçerlidir.

Bir fincan kahvenin üç asır hatırı varmış. Sipariş edilen kahvenin yanında bir bardak su ikram ediliyor Cafe Zartl‘da. Bu örfü başka hiç bir Avrupa ülkesinde göremezsiniz. Aynı mekanda ‘Metternich-Klub’ (bilenler bilmeyenlere anlatsın Metternich’i) faaliyet gösteriyor. Yakındaki lisede okuyan gençler gelecek planlarını burada tartışıyorlar. Sorun yine aynı tıpkı 19. yüzyıldaki gibi: Teknoloji ve Değişim. Bu sorunu ciddiye alıp romanlarında yanıt arayan bir yazara ‘Türkisch Mokka‘ ile veda ediyoruz. ”Toplumsallığı aşarak yeni bir varoluş şekli bulan mühendis ancak çağdaş topluma uyum sağlayabilir. Bu yol sanat ve kültürün açacağı bir yol olabilir”. Öyle düşünüyor Heimito Doderer.

Doğrusu kendimi 3.Viyana‘da evimde hissettim! Peki, bir insan bir şehri niçin bu kadar çok sever? Elbette evleri ve mimarisi için. O çatıların altında yaşadığınızı anlarsınız çünkü…

“Bana sormayın böyle nereye
Koşa koşa gidiyorum
Alnından öpmeye gidiyorum
Evleri balkonsuz yapan mimarların”

Alaattin DİKER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir