“Kavanoz Fenomeni” kitabınızın ilk öyküsünden itibaren gözlemci, ironik, absürt bir anlatım tarzınız olduğunu görüyoruz. Kişi ve mekân betimlemeleriniz oldukça detaylı. Hem bugün hem de geçmişte kullanılan sözcükler öykülerinizde yer alıyor. Ayrıca iç monolog da kullandığınız tekniklerden. Bütün bunları bir arada düşündüğümüzde öyküde dile çok önem verdiğiniz düşünülebilir. Üslubunuzla, anlatım tekniğinizle ilgili neler söylersiniz?
Yazar kronik kulak yetmezliği çektiği için konuşmaktan umudu kesip kalemi tercih eder. Onun için yazmak, sinsice konuşmaktır.
Yazar, yazdıklarından onun sesini yakalayıp bir hatıra albümüne ekleyecek kadar onu önemseyenleri arayan kişidir. Sözün ihanetini bilir, yazının vefasından emindir. O bir tahnit işçisidir, kelimelerini ve dolayısıyla özünü mumyalar, geleceğe salar. O bir kulak avcısıdır. Sesine zoraki maruz kalanlardan ziyade bile isteye kulak kabartanların peşindedir.
Her yazara belli oranda kulak ayrılmıştır. Kimisinin birkaç kulaklık kotası varken kimisi milyonlarcasına ulaşacaktır.
Bana ayrılan kulakların sonuna yolculuğum 2021’de başladı. Üç yılda yüz iki öykü yazdım. Manyakça bir tempoydu, kafam infilak etmiş gibiydi. Akıyordum, vasiyetimi yazıyordum. Cerahat boşaltmaktı, kafatasıma helyum pompalamaktı. Halleyim ömrüme teşrif etmişti, karabasanlarla dostluk antlaşmasıydı, kaybolan zamana çaktığım imzaydı. Komplekslerimi itiraf ettiğimin resmiydi, acılarım dediğim sahtekâr ışıklara cila çektiğimdi, zırvalama hakkımı kullanmamdı. Gençliğimin üstüne attığım süngeri kâğıda sıkmamdı.
Birçok şeydi, hiçbir şeydi, avucumdan kabaran köpüktü, dilimdeki kanlı tükürüğü tarif etmekti. Çabucak ölmemekti.
Çok da keyifliydi. Güle ağlaya yazdım, bilip bilmeden, koşup düşmeden, silip düzelterek, bağırıp küfrederek yazdım. Aradan beş yıl geçti, o toz dumanın arasında niye yazdığımı yazmak zorunda kaldım çok kez. Niye, nasıl yazdığımın her anlamını çıkarmak imkânsız ve gereksiz hâlâ. Yine de anlatmayı deneyeceğim.
Dilin işleyişi benim için hayatî. Dil için mikro ve makro deneylere hevesli bir yazarım, şiirsel bilinç akışından metafiksiyonel ironiye, oradan da en sıradan cümle düzenekleriyle yazılmış geleneksel öykülere kadar değişen bir aralıkta tepindim durdum üç yılda. Narratolojik taklalar attım, semantik hokus pokuslar eyledim (bu kelimeleri de yeni öğrendim). Anlatıcı değişiklikleri, anlatım teknikleri, cins atmosfer kurma deneyleri yaptım.
Boksörler, uzaylılar, madde bağımlıları, diktatörler, karga oğlanlar, kuşkadınlar, işçiler, ihtiyarlar, kız çocukları, ağıt yakanlar, âşıklar, özleyenler, katiller, maktuller, kasaplar falan derken karakter çeşitliliğinde de aşırıya kaçtım. Oldu mu, olmadı mı, çorba mıydı, beyti miydi, göreceğiz.
Bütün bu çeşitliliğin sebebi basit: Özgürlükçüyüm. Her yana sızmak istedim. Önceki ve sonraki yüzyıllara, birçok insana, olaya, duyguya ve fikre dokunmak istedim. Bu sebeple eski ama ölmemiş, yeni ama yazanı, okuyanı kurdeşen etmeyen kelimelerle yazmaya çalışıyorum. Yaşamakta olanı, yaşaması gerekeni, yaşanması gerekeni yazmak istemekle ilgilidir hepsi de.
Öykülerinizin genelinde gündeliğin sıradanlığı bir anda gerçeküstü ya da mantık zorlayıcı, fantastik noktalara evrilebiliyor. Herhangi bir memurun, sıradan birinin, bir esnafın, bir kadının ya da bir aile üyesinin hayatı birden farklılaşıyor. Kahramanlarınızın hayatındaki o kırılma anını, o anki var olanla kahramanınızın dünyası arasında oluşan çatlağı yakalamak ve göstermekle neyi amaçlıyorsunuz? Rutin içinde beliren bu tuhaflıklar neyin göstergesi?
“Kavanoz Fenomeni” 2024 çıkışlı üçüncü ve son öykü kitabım. İlk kitabımdan itibaren büyülü gerçekçi, absürt öğeleri kullanmaya başladığımı belirteyim. Gerçeğin etrafında dolaşan, fantastik, bilimkurgu, gerçeküstü, absürt, büyülü gerçekçi, spekülatif kurgu, mistik, metafizik, gotik, kozmik korku biçimindeki öykülere düşkün ve yatkın olduğum aşikâr.
Öykülerimin neredeyse yarısı saydığım damardan geliyor, yani gerçeğin etrafında dolaşan, gerçeği taklit ve tahrif eden biçimdeki öykülerden oluşuyor.
Öykülerinizin genelinde okuru bir bitmemişlik hissi yokluyor. Sanki okurun zihninde boşluk bırakıyorsunuz. Belki de okuru öyküyü tamamlayan bir ortak haline getiriyorsunuz. Bu durum rastlantısal mı bilinçli bir tercih mi?
Öykünün alametifarikasının gözenekli yapısı olduğunu düşünenlerdenim. Yerimiz dar, öykücü olarak her şeyi o alana sıkıştıramıyoruz ve okurdan yardım alıyoruz, adı öykü oluyor. Ve evet, bu son derece bilinçli bir tavır, yazdıklarımın net bir şekilde anlaşılmasını tercih eden yazarlardanım ama okurun öykünün çekirdeğine ulaşması için dişiyle birkaç çıtırtı çıkarmasında mahzur görmüyorum.
Öykülerinizi nasıl yazarsınız? Kendinize has ritüelleriniz var mı? Yazma sürecinde fikir mi, atmosfer mi, karakter mi önce gelir? Öyküleriniz hem olay öyküsü (Maupassant tarzı) hem durum öyküsü (Çehov tarzı) olarak değerlendirilebilir. İlk öykünüz “Fiske” durum öyküsü iken “Kavanoz Fenomeni” olay öyküsüyle durum öyküsü arasında ince bir bağ kuruyor. Neler söylersiniz öykülerinizin bu yönüyle ilgili?

Öykülerimi boş bir yatakta, kucağımda bir laptopla uzanmış vaziyette, damarlarımda bir fincan filtre kahveden yadigâr kafein dolaşırken, inek sağar gibi yazarım.
Saatlerce yazarım, zamana nanik çeker gibi, boş duvarlara baka baka, arada müzik dinleyerek çoğu zaman mutlak sessizlikte yazarım.
Öykülerinizde toplumsal kimlikler eleştirel bir gözle ele alınıyor. Cinsiyet rollerine ve aileye dair ince, ironik dokundurmalar söz konusu. Aslında son dönem öykü ve romanlarda aile eleştirisi, cinsiyetçilik söylemlerine itiraz çokça yer alıyor. Sizin kahramanlarınızın cinsiyet ve aile ile ilgili derdi, sorunu, sıkıntısı nedir? Neler düşünüyorsunuz?
Bu dosya özelinde ‘’Kuşkadın K.’’ ve ‘’Benim Annem Bir Vampirdi’’ öykülerinin kadına odaklı olduğu açık.
Bu da yüz kadar öykünün arasında kadın gerçeğine boynumun borcu olarak görülsün. Yine bu dosya özelinde aile ilişkilerini anlatan öykülerin de varlığı belirgin oldu. Eh, bir öykü evreni kuruyorsanız, annenizden, kadınlardan kaçamazsınız, kaçmamalısınız da.
Aynı zamanda kitabınızın adı olan “Kavanoz Fenomeni” öykünüz dijital âlemde meşhur olma tutkusu ile varoluş korkusu arasındaki ince çizgiyi etkileyici bir tarzda ele alıyor. Öykü kahramanımız okyanusun ortasında anbean ölümle yüz yüze gelmesine rağmen tuttuğu kayıtların, görüntülerin kaybolup kaybolmayacağı endişesini yaşıyor. Günümüz insanı için hayatta olmak mı daha önemli hayatta olduğunu kanıtlamak, belgelemek mi? Yaşamak mı göstermek mi? Kahramanımız neden bir tekne, kano ya da başka bir deniz aracıyla değil de kavanozla yola çıkıyor? Burada insanın doğa karşısındaki güçsüzlüğü, kırılganlığı mı yoksa dijital hayatın bizi hapsettiği fanus mu simgeleniyor? Dünyadaki, dışımızdaki bizimle ilgili olsun olmasın her şeyi görüyor, izliyoruz. Dünya hemen yanımızdaymış gibi hissediyoruz kavanozun içinde. Ama kavanoz hava almaz, izole bir alan oluşturur. Modern insan bir kavanozun içinde mi yaşıyor? Kavanoz metaforu sosyal medyayı mı simgeliyor?
Kavanozu severim. Cisim olarak da kelime olarak da. Kelime olarak tok, gösterişli ve kulak dostudur. Cismen şeffaftır, koruyucudur, güvenlik hissi verir. Fasulyeleriniz, mercimekleriniz, mısırlarınız orada tıkış pışkış kardeş kardeş size selam çakarlar. Fakat kavanoz kırılgandır, bir anda gürültüyle hacmini yitirebilir. Öyküdeki alegoriyi yakalamışsınız zaten, çağ bizi kendi bedenlerimizden oluşan dev kavanozlara hapsetti. Her şeyi görüyoruz, her şeyimizi görüyorlar ama temas yasak. O dev okyanusun sonsuz sularına, şu uçsuz bucaksız evrenin çoğu ayrıntısına temas edemiyoruz, kavanozlarla lanetlendik. Göstermek büyük takıntımız ve görmek körlüğümüzü besleyen ebedi bir zehir.
Öykülerinizin güvenilmeyen, korku veren bir havası var. Kahramanlarınız dünyaya ya erken gelmiş ya da geç kalmış izlenimi veriyor. Gerçeklikse çok kırılgan işleniyor. Bütün bunların sebebi ne olabilir? Kahramanlarınızı siz mi zamansızlığa çağırıyorsunuz yoksa yaşadığımız çağ mı onları dışarıda bırakıyor?
Öykülerime tekinsiz kırılma anları, sürpriz sonlar yerleştirmeyi seviyorum. Okurun adrenalin seviyesine karşı kendimi sorumlu hissetmemle alakalı bu. Beni okuyan birine karşı temel görevim onu sıkmamaktır. Beni okuyan birinin, asansörde yolculuğa benzeyen bu çağın kapalı alanında, bir lunapark bileti edinmişçesine öykülerimden macera duygusu almasını tercih ederim. Yine zırvalamış diye kızacak olan kızsın ama sıkılmasın.
Öykülerinizde nesneler, eşyalar cansız varlıklar olmaktan çıkıp birer öykü karakterine dönüşüyor. Böylesi bir tercihin sebebi neler olabilir?
Atmosfer konusu benim büyük takıntım. Özellikle okur için alışılmamış dünyalar kurmaya çalışırken (nakavt olmuş bir boksörün yattığı ring, dünyada mahsur kalmış bir uzaylının beslenme alanı, gölde boğulacak bir bekçinin kolaçan ettiği patika, altın arayan kafadarların girdiği mağara, on beşinci yüzyılda yaşamış bir dragon şehrinin çöküşü) atmosfer kurmak dilin parıltısından çok daha önem arz eder. Gerçeğin etrafında dolanırken okura, ‘gösteriş yapıyor’ hissi vermeden derdinizi anlatabilmelisiniz. Atmosfer elbette salt dekor kurup ortamı renklendirme, okuru ikna edip işini kolaylaştırma eylemi değildir.
Atmosferin asıl etkisi öykünün hedeflediği duyguyu, işlediği fikri güçlendirmesidir. Annesinin vampir olduğunu öğrenen bir kız çocuğunun öyküsünde, turuncu güneşin cıvıltısından, kızaran elmanın albenili yanaklarından, kelebeklerin karçiçeği kokulu dansından bahsedemezsiniz. Bize ürkünç beyaz dişlerdeki kızıl kan lekeleri, çığlıklar, sis ve duman gereklidir. Atmosferlerinizi döşeyen bütün nesneler onları doğru kullandığınız ölçüde karakter kazanıp maksimum etkiye ulaşırlar.
Gerçeküstü, olağanüstü, düşsel öyküleri yazarken gerçeği daha mı çok derinleştirmek istiyorsunuz? Yoksa var olana tahammülü mü katileştiriyorsunuz? Gerçeği derinleştirmek mi hayatın ağırlığını hafifletmek mi amacınız?
Gerçek artık postmodern çağda simülasyondan daha kıymetli değil. Hatta simülasyon, gerçeği tuş etmek üzere. Gerçek, hipergerçekliğin ilkel öncülü olarak horlanıyor.
Oyun oynamaya, olağanüstü şeylere bayılıyoruz. İlişkilerde, görünürken, yerken ya da ölürken bile oyun, hikâye istiyor canımız. Gerçeği bir oyun gibi yutmak istiyoruz. Bu şartlarda edebiyat, gerçeği salt etken madde halinde okurun diline bırakmakta zorlanacaktır. İşte bu noktada gerçeküstü, fantastik, büyülü gerçekçi edebiyat, kapsül görevi görerek okurun edebi hazmına yardımcı oluyor.
“Kuşkadın K.” dikkatimi çeken öykülerinizden. Bedensel dönüşümün sarsıcı bir anlatısı. Buradaki Bayan K’nin dönüşümü, kanatlarını kesmesi ve çektiği derin acının hayatta var olma çabasıyla ilgisi var mı? Bunu günümüz insanına uyarlarsak hayatta kalmak için hep eksilmek mi gerekiyor? Ayrıca bu öyküdeki bukalemun simgesi de önemli. Bukalemun kendini gizleyebilen, her ortama adapte olabilen, hayatın içine sessizce sızabilen bir canlı. Bukalemunla hayatımızın içine sessizce sızan, modern toplumda kendini gizleyen neleri göstermek istediniz.
‘’Kuşkadın K.’’, kanatlarını kullanmayı bilmeyen, daha doğrusu kanatların kullanılan bir organ olduğunu bile bilmeyen mutantların öyküsü. Neden kuşkadın yerine kuşerkek demeyi tercih etmediniz diye soracak olursanız, kadınların kanatlarını çok daha geç keşfettiğini düşündüğümden, bu öykünün kadın kanatlarıyla daha anlamlı olacağına inandım.
Son olarak neler söylemek istersiniz?
Yazarın, yazdıkları hakkında bu kadar konuşmasını sakıncalı bulduğumu belirtmiştim. Sonuçta öykücü bir sanatçı olduğunu aklından çıkarmamalı. Niye, öyle yazdığı sorulduğunda şu bulutta niye şu renkleri karıştırmayı tercih ettiniz, diye bir soruyla muhatap olmuş ressam sıkkınlığına kapılması gerektiğini unutmamalı.

Neyi, niye, nasıl yazdığımızı çok yıllar sonra keşfetme büyüselliğinin tadını çıkarmalı. Ben burada kendi yazdıklarımın o bilinçaltı mahremiyetine fazla dalmış bir yazar olarak, daha çok yazma serüveninin başında olan yazar arkadaşlarıma malumat noktasında biraz fayda sağlamayı öncelediğimi öne sürüp kendimi bir parça kurtarmaya çalışayım.
Daha çiçeği burnunda sayılabilecek bir yazar olarak hikmet yumurtlamak, doktrin parçalamak istemem. Sanatçının böyle tiplere fazla prim vermesini de asla istemem.
Yine de yolun çok başında olan, yazım sancıları çekip kafası karışmış yazar arkadaşlarıma birkaç cümle ekleyebilirim.
Yazın kardeşlerim. Ne istiyorsanız, gittiği yere kadar yazın, kaldığınız yerden, düştüğünüz yerden, durduğunuz yerden yazın. Korktuğunuz yerden yazın en çok, incindiğiniz yerden, küfrettiğiniz yerden.
Evren için, kendiniz için, keyfiniz için, hepimiz için yazın.
Size ayrılan kulakların sonuncusuna kadar yazın.
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Fatih SELVİ
- 1982 Uşak doğumlu, evli ve iki çocuk babası. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu. Kocaeli Darıca’da çalışmakta.
- 2022’de “Köstebek Etkisi’” adlı öykü kitabı Öteki Yayınevi’nden yayımlandı.
- 2024’te “Ahmarubi” adlı öykü kitabı Ötüken Neşriyat,
- Yine aynı yıl “Kavanoz Fenomeni” adlı öykü kitabı Metinlerarası Yayıncılık tarafından yayımlandı.
- Öyküleri şu mecralarda yayımlandı: Varlık, Ecinniler, Lacivert Öykü ve Şiir, Öykü Gazetesi, Hece Öykü, Olağan Hikaye, Türk Edebiyatı Dergisi, Edebiyat Ortamı, Altı Yedi, Söğüt, Edebiyatist, Yeni E, Trendeki Yabancı, Oggito, Litera, İshak, Parşömen Fanzin, Hisdüşüm, Kar, Karnaval, Kulüp İzmit, Üçüncü Şahıs, Distory, Edebiyathaber, Yük Edebiyat, Daima Edebiyat, Yedi İklim, Kurgan, Artemis, Mahal, Olası Olmayan, Öykü Seçkisi, Sakin Yurt, Asonans.

Son Yorumlar