İbn-i Haldun, (1332-1406) Mukaddime’de felsefeye ve dine değinirken, aklın dine ya da dinin akla bağlanmamasını istemişti. Ona göre felsefe, din alanı üzerindeki iddialarını terk etmelidir. İbn Haldun da tıpkı Gazzali gibi, felsefe ile din alanını kesin olarak ayırır: Dini, felsefenin erişemeyeceği bir yere yerleştirir; bunu yaparken de yine Gazzali gibi felsefenin dini kavrayamayacağını söyler. Ancak Gazzali, dini felsefeden, inancı bilgiden ayırırken, dinin ve inancın vazgeçilmezliğini ortaya koyarak, aklın ve bilginin değerini düşürür. İbn Haldun ise Gazzali’den farklı olarak, sadece mantık ve matematik değil, fizik, tarih ve umran ilminde, tabiatı, tarihi ve toplumu konu alan doğru bilgilere felsefe ile varılacağını düşünmektedir. Ona göre felsefî bilgi, davaları delille ispata çalışır, zihinleri çalıştırır, bu yüzden de faydalıdır. Dolayısıyla sağlam bir akli meleke ve usul bilmek için felsefi bilgi gereklidir. İbn Haldun’a göre de İslâmi ilimleri yeterince bilmeyen kimseler, felsefi bilgiye yanaşmamalıdır.
Osmanlı Devleti’nde Taşköprizâde Ahmed Efendi, (1494-1561) dinle felsefeyi aynı tarafta gören düşünürlerdendir. Taşköprizâde’ye göre din gibi felsefe de insanlık için gerekli ilimdir: “Aklî ilimler gıda, dinî ilimler de ilaç gibidir. Her kim aklî ilimler, dinî ilimlere uymaz zanneder ve ikisini birleştirmeyi imkânsız görürse kördür, basiretsizdir. Cahillikten Allah’a sığınırız. O halde böyle söyleyen kimse kendisine göre dinî ilimlerin bazısı bazısına uymayınca nasıl davranacaktır? Ya aklî ilimlerin faydasını itiraf edecek ya da dinde noksanlık olduğuna inanıp, hamurdan kılı çekip çıkarmak gibi dinden çıkacaktır. Aklî ilimler hem tıp, matematik, yıldızlar ilmi gibi hem dünyevî, hem de kalbin hallerini bilme, Allah’ın sıfatlarını ve fiillerini bilme ilmi gibi uhrevî ilimlerdir. Bu ikisi iki kefeli terazi gibidir” demektedir. O, felsefeye olumlu yaklaşır ama bu ilimle uğraşanların dinî kaideleri çok iyi bilmesi gerektiğini söyler. Bunun nedeni vahiy-akıl, din-felsefe çatışmasının önüne geçebilmek ve vahyi akılla yorumlarken, ilmi yetkinlik olunmamasından kaynaklı yanlış yorumlara sebebiyet vermemek içindir.
Osmanlı düşünürlerinden bir diğeri de Kâtip Çelebi’dir. (1609-1657) Felsefe-din uzlaşması konusunda çaba sarf etmiş olan Kâtip Çelebi, felsefenin medrese derslerinden çıkarılmasıyla birlikte Osmanlı medreselerinin yozlaştığını ve bunun da çöküşe neden olduğunu söylemiştir. Ona göre bir kişinin ilmi alandaki değeri, aklî ve nakli ilimlerdeki yetkinliği ile bilinir. Felsefenin metafizikteki amacı, sonsuz mutluluğu elde etmek için gerçek bilgiye ulaşmaktır. Ona göre de felsefe ilmin inceliklerini elde eden kişi, kazancın en büyüğünü elde ederken, aşırı giden ve ayağı kayan da yanlış yola girer ve sapkınlığa düşer.
Şimdi yakın dönemde, bu konuda önemli tespitler yapmış olan Nurettin Topçu’nun (1909-1974) görüşlerine bakalım:
Nurettin Topçu’ya göre felsefenin dinle çatışması mümkün değildir. O, İbn Rüşd’ün düşüncesinde olduğu gibi gerçek anlamda dindar olmanın şartını, felsefeyi bilmekte görmektedir. Önemsediği felsefi bilgi, kişisel ihtiraslardan arınmış ve metafizik alanda hakikati bilmeye yönelik olan bilgidir. Ona göre insanda zihin felsefesi olmadığında, eleştirisiz kalan ve akıl süzgecinden geçmeyen bilgiler, taklit düşüncelere dönüşür. “Din savunuculuğu adına ‘Kur’ân’ın varlığı kâfidir; felsefe lazım değil’ iddiasını ileri süren muhafazakâr görüş büyük bir yanılgı içindedir: Felsefî görüşümüz olmasa büyük Kitab’ı hakkıyla anlayamayız, sadece ezberleriz ve ezber okuya okuya, doktorun reçete kâğıdını batırdığı bardağın suyunu içmekle tedavisini uman hastanın haline benzeriz…”
Topçu’da felsefe, hakiki imana ulaşmanın en esaslı yöntemidir. İmanı hurafe ve efsanelerden, ibadeti ise kuru ritüel ve kaidelerden kurtaran metot budur.“Din bir mitoloji veya efsane değildir” diyen Topçu’ya göre dine, efsanenin ve mitolojik unsurların karıştırılması, hayalle gerçeği birbirine karıştıran din istismarcılarının işidir: “Efsanelerin din içine yerleştirilmesi, ne yazık ki masal ve hayal gücünü kullanan din adamı sanılan kişilerce yapıldı. Dinin varlığını kabul eden ve ona ihtiyaç duyan halk, din adamlarınca istismar edildi.” Topçu, dindar insanların, felsefeyle aydınlanmış dimağlar olduğunu düşünür.
Nurettin Topçu’ya göre felsefe, özgürlüğün de kaynağıdır. “Bizzat kendimize karşı zalim olmak istemiyorsak, kendimize bir felsefe arayalım” demektedir. Kendi irade ve özgürlüğünü idrak etmiş bir insan, daha sonrasında, tüm insanlığa yönelik bir sorumluluk duygusu taşır. Düşünmek, felsefe yapmak olduğuna göre, ruhun hakikatine yönelmiş aşk, felsefenin temeli ve varoluşsal sebebi olur: “Aristo’ya kızıp felsefeyi bütün bütün kaldıranlar, pireyi öldürmek için yorganı yakanlardan farksızdı. Bunlar felsefeyi kaldırmakla, İslâm’da düşünceyi yok etmişlerdi… Çünkü düşünmek felsefe yapmaktır. Onlarsa düşünmenin yolu olan felsefenin kaynağını önceden kurutmuşlardı.”
Peki Topçu’ya göre akla dayanan felsefi düşünce ile inancın konusu olan din nasıl bir araya gelmektedir?
İslâm dünyasının yüzyıllardır devam eden gerilemesi, aydınların ve din adamlarının felsefeyi yani düşünmeyi bırakıp, hakikat diye kalıplaşmış düşüncelere bağlanmaları nedeniyledir. Düşünemeyen insan papağan olur, eşyanın dış yüzünü anlar, içindekini tanımaz, fikrin anlam ve manasını zihninde canlandıramaz. Felsefe ortadan kalkınca, düşünmeme hastalığı tüm ilimlere sirayet eder ve içtihat kapısı kapanır. Nurettin Topçu “Hep eski devirlerin hareket planlarını yeni dünyada kullanmaya mahkûm eden sefalet, bütün İslâm dünyasını sardı” demektedir. Dinin ruhunu bırakıp, kabuğun dinleştirilmesi, ruhu ortadan kaldırdığı için şekil, ruhun yerine geçer: “Dini şeriattan ibaret addetmek, bir hayatın yerine onun şeklini, bir tablo yerine onun çerçevesini, meyve yerine kabuğunu, ruhani bir seyahat yerine geçilen yolu almak demektir. Ruhtan sıyrılan şekil ve hareketler, bütün bir taklit sistemini ortaya çıkardılar. Buna ‘dini pozitivizm’ diyebiliriz. Böylelikle din içinde en kaba maddeciliğe bağlanmış oldular. Onların dinî materyalizmi, cenneti de miracı da Kur’ân’ı da elle tutulan, gözle görülen olaylar ve varlıklar halinde kabul eden pozitivizmle el ele vermiş bulunuyordu.”
Topçu’ya göre, metafiziği inkar eden bilimci zihniyet, yalnız duyularla insanı yaşamaya razı etmektedir:“Nasıl ki pozitivizm, metafiziğin inkârı yoluyla, bilimsel bilgi dışında bir hakikat alanı kabul etmiyor ve bilim taraftarı olmak üzere bilimle dini karşıt gösteriyorsa, ‘pozitivist dinciler’ de var kuvvetleriyle dinle ilmi çarpıştırırlar. Hiçbir şey yapamasalar, ‘Allah’ın övdüğü, din ilmidir’ derler, ‘dünya ilimleri değil!’ Ve bu sözleriyle Allah’ın kâinatta barındırdığı binlerce hikmet olan hayatı, ruhu ve cemiyet dünyalarının bilgisini inkâr ederler. Bu adamlar, ilme karşı mücadele açmakla ibadetimize mani oluyorlar, ona şuursuzca düşmanlık ediyorlar…”
Topçu’nun felsefesi “bize insan mektebi lazım” ölçüsünde, insan aklının, sonlular evreninden yola çıkarak, tekâmül ile sonsuza varmasıdır. Ancak sonsuz, aklın kavrayış alanı içinde değildir. Aslında inanç dahi akıl dışı bir şey değildir. Ona göre inanç, aklın en yüksek hareketidir. Sonsuzu kavramaktan aciz olan aklın yerine kalbin geçmesidir; çünkü aşk, aklın değil, kalbin yolculuğudur.
Topçu şöyle der: “Sevgisi olmayan hakikate ulaşamıyor, gerçeği bilmiyor ve tam sevgi, gayesine ulaşmış sevgi, sonsuzluğun sevgisidir. Bu sevgi vücuttan geçer, bedenden taşar, fani varlıktan kaçar. Ruhu derinlerine doğru kazıyarak orada gaye olarak yine kendini arar. Gerçek aşkın sahipleri, ne servetin, ne şöhretin veya temaşanın ne de ilmin ve sanatın âşığıdırlar. Gerçek âşıklar, aşkın âşıklarıdır. Aşkın, kendisini yakan ateşinde sevenle sevilen, isteyenle istenen, varlıkla var eden birleşir. Eşya ile temaşa, kâinatla şuur, bir ile bütün bağdaşır. Düşünce hareketleşir, varlık düşünceleşir. Anlaşılmayan ortadan kalkar, anlatılmayan Bir kalır.”
Araştırma yazımızın neticesinde, anlaşılan o ki felsefe ve din hakikatin iki yüzü gibidirler. Birini diğerinden ayırmak ya da birini diğerine kırdırmak, beden ve ruhu ayırmak gibidir. Bedende ruh varsa, ruh da bedenle varsa, orada “canlı” vardır. Genel sonuç dini düşünüşle, felsefi düşünüşün bir bütün olduğu ve beraber bir arada olması gerektiğidir: İkiliğin birliği içinde, omuz omuza ve birlikte olarak. Böylece felsefe dinle derinleşir ve hakiki din de felsefe ile bilinir.
Metin KAZAN
Yardımcı Kaynaklar: İbn-i Haldun’un Felsefe-Din İlişkisine Bakışı Ülker ÖKTEM/Taşköprizâde’de Din-Felsefe İlişkisi Fatma Zehra PATTABANOĞLU/Nurettin Topçu’da Felsefe-Din İlişkisi Problemi- Mehmet BİRGÜL/İbn Rüşd Perspektifinde Nurettin Topçu’nun Felsefe-Din Münasebeti Aziz SEKMAN

Son Yorumlar