Filim İcabı

-Kalk hadi, kalk! Film bitti; eve gidiyoruz!

Ablam omzumu sarsarak kaldırdı beni, yattığım yerden. Açık havada çimenlerin üstünde uyuyakalmışım ama sanırsın, kuş tüyü yataklarda atlas yorganlar altında tasasız bir uykunun keyfini sürüyordum.

Abim daha da sinirli:

-Madem uyuyacaktın ne diye peşimize düştün!

Aslında haklıydı abim; ne zaman sinemaya gitseler ben de peşlerine düşüyordum. El kadar çocuk, nenemin deyişiyle ‘İmir’in iti gibi’ akşama kadar Akdeniz sıcağının altında sokaklarda gezip oynarsa yorgun düşmez mi? O yorgunluktan sonra senin neyine sinema!

‘Abi, neyini anlatayım ben ya; adam çekmiş zaten Vizontele’yi, izlemeyen kalmadı ki!’ desem de dinlemiyor, arkadaşlarım; çocukluğumun sinemalarına ilişkin benden dinlediklerini yazıya geçirmem için ısrar ediyorlar.  

Altı yedi yaşlarındaydım, galiba sinemaya ilk defa gittiğimde. Kasabalı sinemayla ne zaman tanıştı, hiçbir fikrim yok ama ben kendimi bildim bileli sadece yaz aylarında açılan bir sinema vardı, kasabada. Köselerli yörüklerinin oturduğu mahallede, evlerin bitimiyle Mersin yolunun arasında kalan devasa düzlüğe inşa edilmiş, yetişkin bir insan boyundan yüksek dört duvarın çevrelediği üstü açık, geniş bir dikdörtgen alandı sinema dediğimiz. Giriş kapısının üstüne küçük bir makinist odası inşa edilmişti. Bozuk bir merdivenle iç taraftan çıkılan makinist odasının ön cephesinde, perde yerine kullanılan bembeyaz duvara doğru açılmış küçücük pencereden film makinesinin burnunu uzattığını görürdük. Film arasında millet gazoz ya da çekirdek telaşına düşerken ben içerde olup biteni görme merakıyla gözlerimi bu küçük pencereden ayıramazdım. Çok istememe rağmen, bana sırlarla dolu bir rüya âleminin geçiş kapısı gibi gelen bu makinist odasını görme imkânım olmadı, maalesef.

Tozmasın diye akşamdan sulamışlar her yeri… Giriş kapısından birkaç adım sonra sağlı sollu tahta sandalyeler yerleştirilmiş… Ortada koridor gibi kalan boşlukta uygun yer arayan insanlar itiş kakış, telaş içinde… Kadınlar, genç kızlar, delikanlılar… İlle de ergenler çoğunlukta… Biletlerde koltuk numarası yok tabii… Sandalyeler ve perde yerine geçen kocaman beyaz duvar arasındaki üç dört metrelik boş alan, yemyeşil çimenlik… Benim gibi biletsiz seyircilere özel loca… Sandalye vermemişler, yere oturtmuşlar; umurumda değil! ‘Dün gece yâr hanesinde yastığım bir taş idi. Altım çamur, üstüm yağmur; yine gönlüm hoş idi…’

Benim kuşağım, kasabada sinemadan televizyona geçen ilk kuşak sayılır. Kimsenin evinde olmadığı halde, Almancı komşular ballandıra ballandıra anlattığı için televizyondan haberdardık… Çoğumuz, televizyonu değil televizyonu göreni görmüştü. Bitip tükenmek bilmeyen sorulardan bıkan Almancı komşularımız, biraz da dudak bükerek ‘Amaaan, evinde sinema izleyeceksin işte!’ diye kestirip atardı.

Haftada iki defa değişirdi film. Üzerine afişler ve filmin en can alıcı sahnelerini gösteren fotoğraflar yapıştırılmış olan büyükçe bir tahta plakayı iki tarafından tutarak taşıyan delikanlılar, bütün kasabayı geze geze yeni filmlerin tanıtımını yapardı. Vizontele’deki film tanıtımından daha zordu işleri. Şafak Sezer en azından afişleri pikapla taşıyor, duyuruyu megafonla yapıyordu… Ah bir de Deli Emin pikabın kaputunu açıp aküsünü çalmasaydı!…

Akşama doğru bizim sokağa gelirdi sıra, çoğu zaman babamın iş çıkışına… Babam, kasabaya yabancı bu iki delikanlıya mutlaka soğuk bir şeyler ikram ederdi. Zenci denecek kadar esmer olan delikanlılar, sıcaktan bunalmış vaziyette, tahta plakayı bahçe duvarımıza dayar; buz gibi ayranı içerken dinlenirlerdi. Adamların peşinde neredeyse bütün kasabayı gezen çocuklar, itiraz etmeden öne geçmemi kabul ederdi… Benim için büyük fırsat… En yakından ben bakacağım… Bütün detayları iyice görmem lazım; ablam sorar. Annemin deyişiyle ‘yetişip gelen’ ablamın iki yabancının yanında dışarı çıkıp afişlere bakması uygun değil… Afişin birinde Fikret Hakan, diğerinde Türkan Şoray kalmış aklımda… Küçük karelerin birinde Aliye Rona… Öfke içindeki suratı iki karış… Kısacık kesilmiş saçlarıyla, kocaman kocaman bakan Türkan Şoray gözyaşları içinde… Bir de o iğrenç gülüşüyle Erol Taş…

Ablam beni uyandırmaya çalışırken sinema salonu nerdeyse boşalmış… Uykulu gözlerle peşlerindeyim. Babam kahveden dönmeden evde olmamız lazım. Akşam kadar dikiş makinesi ve ev işleri arasında mekik dokuyan, babamın yokluğunda sol kolunu yastık gibi kullanarak divanda dinlenen annemden zor izin almıştık zaten. Uyku sersemliği içindeki annemin ağzından çıkan her mırıltıyı izin telakki edip hazırlanmaya başlıyoruz. Sevinç çığlıklarımızla kendine gelen annem ‘Vallahi karışmam; izin falan vermedim, ben. Babanız gelince görürsünüz gününüzü!’ diyor… Yalvarıp yakarmalarımız karşısında çok da dayanamayan anne yüreği, ‘Babanız gelmeden evde olun!’ kaydıyla iznimizi onaylardı, her seferinde. Allah’tan, babamın her gece mutadı olan kahvehane keyfi, yaz günleri gibi çok uzun sürerdi…

Birkaç adım sonra uykum açılıyor, kendime geliyorum. ‘Neler kaçırdın neler!’ diyerek filmin detaylarını sıralamaya başlıyor ablam. Türkan Şoray filminin çok acıklı olduğunu, sevdiğine kavuşamayan Türkan Şoray’ın eli yüzü kir içinde, yemeden içmeden kesilip divaneye döndüğünü, oğlan çocuğu gibi kesilmiş kısacık saçlarına rağmen çok güzel göründüğünü, herkesin gözyaşlarına boğulduğu anlatıyor. Dediğine göre Erol Taş’ın öldürüldüğü sahnede de alkış tufanı kopmuş ama ben hiçbir şey duymamışım. Yıllar sonra, Ahmet Turan Alkan’ın Altıncı Şehir adlı kitabında, çocukluğumun sinema salonlarında yaşananların benzerlerini okuyunca ne çok üzülmüştüm. Hatıralar geçmişte kalsa da ince bir sızı gibi hep bizimle aslında…

Ablam akşam izlediği filmin en trajik sahnelerini anlattıkça annem ‘Amaaan çocuğum, filim icabı işte!’ derdi. Gündelik hayata aykırı giden tesadüflerin, insan aklını zorlayan zulümlerin, kasabada yaşanması cinayetle sonuçlanabilecek gönül ilişkilerinin sadece filmlerde olabileceğini anlatırdı ‘filim icabı’. Annem, sinemada gördüğü artistlere özenip aynanın karşısında dakikalarca pozdan poza giren küçük ablamla her an silah çekecekmiş gibi kollarını iki yana açarak gezen abimin başına bir bela gelmesinden korkuyor; ‘filim icabı’ diyerek aklı havalarda yeni yetme çocuklarının bir ayağını kendi toprağına çivilemeye çalışıyordu.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarıma ait sinema ve televizyona ilişkin en belirgin sözdür, film icabı. Maalesef, sözlüklere alınmamış ama bu isimle açılmış sayfalar var, internette. Haber programları sayesinde gerçek hayatta yaşananların, filmlere taş çıkarttığını öğreniyoruz, işte kaç yıldır. Her ne kadar kurgu olsa da sinemanın, esasında sokağın perdeye yansıması olduğunu anlamaya başladığım günden beri ‘film icabı’ sözü de o eski büyüsünü yitirdi artık benim için. Murathan Mungan haklı belki de: Yenik düşüyor her şey zamana / Biz büyüdük ve kirlendi dünya!

80 ihtilalinden sonra, bu sefer kışlık sinemayla tanıştı kasabalı. Muazzam bir binada, bugün için bile lüks sayılacak derecede şatafatlı bir salona sahipti yeni sinema. Halkın egemenliğini silah zoruyla gasp eden, üstüne bir de halkı aydınlatma iddiasında olan her diktatör gibi Kenan Evren de bu küçük Akdeniz kasabasını çağdaş medeniyetle buluşturmak istiyordu. Ne var ki işler onun istediği gibi gitmedi; birkaç sene içinde çağdaş medeniyetin merkezi olma iddiasındaki sinema, sık sık erotik hatta porno filmlerin oynatıldığı bir batakhaneye dönüştü. O kadar ki kadınlar müstehcen film afişlerini görmemek için sinemanın bulunduğu sokaktan geçmemeye çalışıyor; öyle ya da böyle gözlerine değen uygunsuz görüntüler için ‘Evlerden ocaklardan ırak anaaam; ortalığı almış yürümüş, ahlaksızlık!’ diyerek kendi aralarında fısıltıyla şikayetleniyorlardı.

Kasabaya dışardan gelen sinemacı, bir gün ahlaksız filmlerle delikanlıları zehirlediği için büyüklerimiz tarafından tehdit ediliyor; diğer gün erotik film taleplerini karşılamadığı için delikanlılardan dayak yiyordu. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık… Zaten ev rahatlığında, bedavaya izlenen televizyon nedeniyle sinemadan uzaklaşan aileler, erotik film belasıyla büsbütün ayağını kesmişti sinema salonlarından. Geliri azalan üstüne bir de tehdit ve dayaklardan bıkan zavallı sinemacı, seksenlerin ortasında tası tarağı toplayıp ayrıldı kasabadan. Milyonlarca liraya mal olan kışlık sinema, beklenen aydınlanmayı maalesef sağlayamamış ve kasabalının çağdaşlaşma umudu, bir başka bahara ertelenmişti! Belki de bu aydınlanma projesi sadece ‘filim icabı’ sokulmuştu hayatımıza. Kim bilir?

Mustafa SARI

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir