Gavurun Mezarı

Hemen her hafta sonu bisiklet turuna çıkardık o yaşlı komşumla. Yetmiş dördüne girdiği ve benden otuz dört yaş büyük olduğu halde iki akran kadar iyi anlaşırdık onunla.

Oturduğumuz şehrin çevresindeki çimenli düzlüklerde beraberce gezinmek, Ren Nehri boyunca uzanan ceviz ağaçlarıyla gölgeli yollarda sohbet ede ede pedal çevirmek, gerçekten tadı tarifsiz bir keyif verirdi ikimize de. Bazen o beni, bazen ben onu geçerdim. Bazen de hafif nefes darlığı ve vertigo rahatsızlığı nedeniyle biraz gerilerde kalır, onu dakikalarca beklediğim olurdu. Ama çoğu zaman, bizden başka kimselerin olmadığı geniş ve ıssız şoselerde yan yana konuşarak gitmeyi tercih ederdik o hoşsohbet dostumla. “Ah hocam! Şimdi şu sendeki gençlik bende olacaktı, Almanya’nın bütün eyaletlerini gezerdim bu bisikletle” derdi bana.

Gölgelerin hafiften sarkmaya başladığı bir öğle sonrası yine beraberce yollara düşmüştük onunla. Oturduğumuz şehri gerilerde bırakmış, çevre yolu köprüsünün altından geçmiş; kendimizi birdenbire kaliteli betondan yapıldığı anlaşılan ve uçsuz bucaksız şerit gibi uzanan bir traktör yolunun başında bulmuştuk. Karşımızda, bakışlarımızı âdeta kendine çeken ve olabildiğince geniş ve güzel görünen dümdüz ve yemyeşil buğday tarlaları ile birbiriyle arada bir kesişen bir dizi betondan yapılmış ara yollar bulunuyordu. Ve önümüzden kuzeye doğru uzanan bu dümdüz ve yemyeşil arazinin ucu, ileride hafif beyaz bulutlu bir atmosferin altında, âdeta büyüleyici bir tablo gibi duran Otterstadt şehriyle birleşiyordu. 

Tahminen beş altı bin nüfuslu bir yerleşim yeriydi Otterstadt. Oturduğumuz şehre yaklaşık beş kilometre uzaklıkta, Mainz bölgesinin güney ovalarının kucağına kurulmuş; şık, kendi halinde, gürültüden uzak, küçücük bir ziraat şehriydi. Yeşilliği çok, meyveleri bol, toprakları verimliydi. Hemen yakınında da, yer yer Ren Nehri’nin göletleriyle oluşturulmuş tatil ve dinlenme amaçlı küçük koy ve marinalar bulunuyordu. 

Tam şehrin girişine yaklaşmıştık ki, birdenbire bisikletinden iniverdi komşu yoldaşım… Olduğu yerde durdu, bisikletini beline yasladı, yorgun bir ses tonuyla “biraz soluklanalım” dedi. Ardından kasketinin ön tarafını hafifçe kaldırdı, oyalı bir mendille terini sildi. Derken, kuzeyden güneye doğru devasa bir yay çizen o püryeşil ovaya anlamlı anlamlı baktı, derin bir nefes aldı; “Hey gidi gençlik hey!” dedi, kendi kendine… Ben de, “Hayrola komşum, eski günleri mi hatırladın?” deyince, düşünceli ve nemli gözlerle bir iki saniye durdu… Sonra üst dişleriyle derisi biraz soyulmuş izlenimi veren o alt dudağını hafifçe ısırır gibi yaptı. Çok geçmeden, “bak hocam” diyerek titrek bir ses tonuyla anlatmaya başladı.

— “Ben Almanya’ya geldiğimde yirmi yedi yaşında bir gençtim. İlk geldiğim yer, şu gördüğün Otterstadt şehriydi. Otuz sekiz yıllık işçilik hayatımı, şu ovadaki betondan yapılmış ara yolların inşaat işlerinde çalışarak geçirdim ben… Ve bu süre zarfında hep bu küçük şehirde oturdum.” 

— “Hangi yıllar arasında çalıştın? Hatırlayabiliyor musun?” 

— “Altmışlı yılların başlarından doksanlı yılların sonlarına kadar…” 

— “Bütün bu yılların tamamı, şu gördüğümüz geniş ovada mı geçti?”

— “Evet… Üzerinde yürüdüğümüz şu beton yol da dâhil, şu gördüğün uçsuz bucaksız ovanın içerisinde yer alan bütün ara yolları bizim şirket yaptı. Ben de bu inşaatlarda bizzat çalıştım. Her metrekaresinde emeğim ve alın terim vardır, diyebilirim… ” 

Bisikletler elimizde, eski günleri yâd ede ede yoldaşımla adımlamaya devam ediyorduk. Bu böyle yaklaşık beş yüz metre daha devam etti. Derken birer ikişer görünmeye başlayan evlerin önüne, dahası Otterstadt’ın ilk mahallelerinin bulunduğu bölgeye gelmiştik ki, bir kez daha durdu komşu yoldaşım. Hafif sakırdayan eliyle işaret ederek karşıdaki birkaç terk edilmiş bina ile döküntülü bir avluyu bana gösterdi, ardından anlatmaya devam etti:

— “İşte burası bizim şirketin kalıntıları! Şu barakaların bulunduğu kısım, şantiyenin olduğu yer… Şu gördüğün dökük sıvalı binanın üst katı şirketin yazıhanesi… Şu da o günlerden kalma, çürümeye yüz tutmuş bir traktör kepçesi… Şu eski çadır parçalarının altındakiler de harç karma makinaları…”

Bir yandan komşumun anlattıklarını dinliyor, bir yandan eliyle işaret ettiği yerlere bakıyorum: Bütün geçmişi kucaklayan, âdeta terk edilmişliğin hüznünü yaşayan dikdörtgen şeklinde genişçe bir avlu… İçerisinde de kırık dökük birkaç bina ile paslanmış malzeme ve makinalar…

Yer yer avluyu işgal etmiş çayırlar ve otlar… Ve bir hayli dağılmış gibi görünen kum yığınları ve molozlar… Bükük dudaklarla bir süre bu hazin görüntülere dalıp gidiyorum. Kafamda kopuk kopuk bir yığın soru beliriyor. Hemen başlıyorum sormaya:

— “Pekâlâ, neden devam etmedi bu şirket, niçin böyle içler acısı bir hale geldi?”

— “Sorma hocam. Buraların inşaat işleri tam bitti, ben de yaş haddinden emekliye ayrıldım. Birkaç yıl sonra da Alman patronumuz rahmetli oldu. Şirket üç oğluna kaldı. Bir ara civar şehirlerdeki yol inşaatları için birkaç ihale aldıklarını duydum ama babaları ölünce bir türlü düzeni tutturamadılar. Sonunda beş altı yıl önce koskoca şirket iflas etti… Buralar da böyle perişan bir hale geldi…” 

— “Çalıştığınız zaman buralar böyle değilmiştir eminim…”

— “Ah hocam! Burayı sekiz on yıl önce görecektin… Bir o günleri gözümün önüne getiriyor, bir de şimdiki haline bakıyorum, gördüklerime inanamıyorum… Önce patron rahmetlinin ölümü… Ardından da buraların böyle içler acısı hali… Beni o kadar üzüyor ki, anlatamam…

… 

Komşum konuştukça şaşkınlığım artıyor… İlk defa gariban bir Türk işçisinin, yıllar önce ölmüş Alman patronunu rahmetle andığına ve iflas eden şirketi için bu kadar üzüldüğüne tanık oluyorum… Ve bu üzüntüyü çok samimi ve içtenlikli buluyorum. Çünkü bundan sonra onun şirketinde hiç çalışmayacak ve ona bir daha hiç ihtiyacı olmayacak. Gerçi daha önce de çok duymuştum, burada çalışan Türk işçilerinden Alman patronların çok dürüst ve adaletli olduklarını… Ancak “Gâvurun ekmeğini yiyen kılıcını sallar” sözünün kolaycılığına sığınarak konuya çok kafa yormamıştım… Şimdi de, eski klasik dinî bilgilerimi hatırlayarak “Gayrimüslim biri ölünce rahmetli denilmez, toprağı bol olsun denilir” şeklinde bazı ukalaca laflar geçmeye başlamıştı içimden… Derken, “Ukalalık yapmaya gerek yok, belki Alman patron Müslüman olmuştur” şeklindeki iç seslerimle kendimi engellemeye çalışıyordum ki, birdenbire aklıma, memleketteyken bir mahalle arkadaşımın, patronu hakkında yaptığı yakınmalar ve beddualar geldi:

“… Bu haramzadenin yaptığını gâvur yapmaz! Allah onun boyunu devirsin! Ölemesin o, sürünsün! Beni on yedi yıl asgari ücretle çalıştırdı. Hem bugün-yarın diyerek son bir yıllık maaşımı vermedi, hem sigorta primlerimin çoğunu ödememiş…”

Şaşkınlıktan kafam allak bullak oluyor… “Hangisi Müslümandı acaba?” demeye başlıyorum içimden… Ardından, “Burada çok farklı bir durum var, meseleler öyle senin bildiğin gibi siyah-beyaz değil. Derin ve çok boyutlu…” diyerek susturuyorum kendimi.

Bu arada tekrar söze giriyor komşum, heyecandan dudakları titreye titreye:

— “Hocam bu bizim patronumuz o kadar dünya iyisi bir insandı ki, anlatamam… Her aybaşı geldiğinde akşamleyin bizi bu küçük şehrin merkezinde bulunan bistro kafenin salonunda toplar, tek tek hoş geldiniz diyerek güler yüzle ellerimizi sıkar, çalışırken gösterdiğimiz yoğun gayret ve çabalarımız için teşekkür ederdi. Ardından kekler, pastalar, neskafeler ve meşrubatlar ikram eder, masalarımızı tek tek gezer; ikişer üçer dakika bizimle oturur, hal ve hatırımızı sorardı. Bu yakın ilgi, aynı zamanda kenarı çiçek motifleriyle süslü, üzerinde dolma kalemle özene bezene isimlerimiz yazılı maaş zarflarımızın güler yüzlü bir edayla tek tek elimize verilmesi demekti. Sadece bundan ibaret değildi patronumuzun bize gösterdiği yakınlık… Birimizi biraz durgun veya moralsiz görse onunla daha yakından ilgilenir, daha olmadı hafif ve samimi bir ses tonuyla; seninle hafta sonu Cumartesi akşamüzeri beş’te şirketin yazıhanesinde görüşelim, derdi.”

Tam içimden, “Tuzu kuru insanmış patron. Para olunca herkes böyle iyi insan olur…” şeklinde bazı sözler geçer gibi olmuştu ki, birdenbire aklıma, memleketteki eski kiracımızın birkaç yıl önce bana anlattıkları geldi:

“Hocam, bu ay da size karşı mahcubum. Ne olur beni bu ay da idare edin. Bizim müteahhit yine ödemedi haftalıklarımızı. İki üç ay sabredin, toplu vereceğim paralarınızı diyor. Geçen yıl da böyle yapmıştı biliyorsunuz. Hatta bir kısmını vermemişti de, imdadımıza kayın peder yetişmişti sağ olsun. Ben anlamıyorum bunun gibi alçakları. Hem para yok, biraz sabredin diyor; hem altında son model lüks bir cip, orada burada geziyor! Hakkımı asla helal etmeyeceğim bu namussuza! Bir de utanmadan bana, bu yıl hacıya yazıldım diyor…”

Kafam iyice karışıyor… Nihayet kendimi biraz toparlıyor, durumu kurtarmaya çalışıyorum: 

— “Demek o kadar iyi insandı Alman patron a… Pekâlâ, size, yani biz Türklere bakışı nasıldı?”

— “Onda ayrımcılık diye bir şey yoktu hocam. Hatta bize daha ayrı bir yakınlık gösterirdi. Onunla, sizinle şu anda olduğumuz gibi komşuyduk. Bu küçük şehirde, evlerimiz biraz çapraz şekilde karşı karşıya otururduk. Ramazan ve Kurban Bayramlarında bayramımızı tebrik etmeye gelir, doğum günleri elinde bir demet çiçek; gömlek, kravat ve kol düğmesi gibi hediyeler getirir, eşiyle birlikte bizi ziyaret ederdi. Hatta bir seferinde canım bir hayli sıkkın gibiydi. Çocuklar biraz büyümüş, oturduğumuz kira evi bize dar gelmeye başlamıştı. Bunu fark etmiş olmalı ki, evinin yan tarafında bulunan babasından kalma dubleks konağı bize ucuz ve üç dört taksitle satabileceğini söylemişti. Ben de, bir gün memlekete döneriz düşüncesiyle bu evi satın almamıştım. Meğer sonradan öğrendim ki, bizim patron rahmetli biraz sıkışmış; sonunda yedi işçinin maaşını ödeyebilmek için altındaki arabasını satmak zorunda kalmış… Ama hiçbirimizin bunlardan haberi yoktu tabii… Çünkü bazen eli daralsa da ne yapıp eder, işçinin hakkını kuruşu kuruşuna hiç aksatmadan verirdi…”

Muhabbete o kadar dalmıştık ki! Sonunda kendimizi, bisikletler elimizde, adımlaya adımlaya bu küçük şehrin kuzeybatısındaki mezarlığın girişinde bulmuştuk… Buraya kadar gelmişken patron rahmetlinin mezarına da uğrayalım bari, dedi komşu yoldaşım. Pekâlâ deyince, itinalı adımlar, yıkık kaşlı bakışlar eşliğinde mezarlığın batısına doğru ağır ağır yürüdük. Taşı haç kazıntılı, üzeri orkidelerle süslü, sade ve bakımlı bir mezarın önüne kadar geldik ve durduk… Ben içimden, mezarın üzerindeki orkidelere baka baka “Toprağı bol olsun, Allah ameliyle muamele eylesin” dilek ve temennilerinde bulunurken, komşum da ellerini açmış, gözlerinden damlalar aka aka patronuna İhlas ve Fatihalar gönderiyordu…

Bakışlarım bir anda, Almanya’nın Otterstadt şehrindeki bir mezarın soğuk mermerlerinden bizim memlekete doğru kayıp gidiyor… Neler geliyor aklıma o an neler… Patronlarının arkasından, “mezarında rahat yatamasın o!” diyen bazı işçiler… Asgari ücretle çalıştırılan eli nasırlı emekçiler… Hiçbir sosyal güvencesi olmayan hamallar, tezgâhtarlar, ameleler… Bazı Müslüman marketlerde(!) senelerce sigortasız çalıştırıldığını duyduğum başörtülüler… Ortaokul yıllarında bir arkadaşımı koskoca yaz tatili boyunca, paranı bugün-yarın vereceğim diye diye beş parasız garson olarak çalıştıran kahveciler… Külfete ve zor işlere gelince Fizan’da da olsam beni arayıp bulan yüce şahsiyetler… Ama iş nimete gelince ve bunun karşılığı ne olacak deyince, birdenbire kör ve sağır hale gelenler…

Bana o güne kadar yön veren bütün değer yargılarım, bir anda tepe taklak oluyor… Eski kafa yapıma göre ifade etmek gerekirse; bir “Gâvurun Mezarı” her şeyi alt üst ediyor… Âdeta yeni bir dünya kuruluyor kafamda… İlk defa ahlakın, dinden daha çok uygarlıkla ilişkili bir kavram olduğunu fark ediyorum sonunda. Hele adaletin; din, dil ve milliyet başta olmak üzere; bütün paradigmaları mağlup eden bir güç olduğunu anlıyorum.

Mesut ÖZÜNLÜ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir