Dünyada birçok hukuk metinleri “Bütün insanların eşit yaratıldıkları; yaratıcıları tarafından onlara hayat, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı gibi geri alınamaz bazı haklar verildiği” görüşünü tekrarlamaktadır.
J.J.Rousseau’nun 1775’te yayınladığı “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı” adlı eseri, insan ilişkilerinden kaynaklanan eşitsizlik üzerinde durmaktadır. Eşitlik ve eşitsizlik konusunu daha açık eden kişi ise iktisat tarihçisi Tawney olmuştur. “Açgözlüler Toplumu” (1926) kitabında, kapitalizmin eleştirisini yaparak, ‘bırakınız yapsınlar’ kapitalizminin “asalak rantiye sınıfını koruduğunu, iktisadi özgürlük kavrayışının sadece bir avuç kapitalistin lehine işlediğini, açgözlülük kültürünün yerleşmesi sonucu, inanç sisteminin zayıfladığını” ifade etmiştir.
1980’lerden sonra neoliberalizmin yön verdiği küreselleşme sürecinden sonra mal ve para hareketlerinin serbestleşmesi ile birlikte toplumsal eşitsizlikler daha da artmış ve özgürleşme idealinin yerini, korku ile güvenlik arayışı almıştır. Bu durum, yoksullar sınıfının çoğu haklardan yoksun kalacağına olan olumsuz inancı da pekiştirdi.
“Yeni yoksulluk” tanımı üzerine önemli çalışmalar yapmış olan Bauman ise, 21. Yüzyıl toplumunun, “üretici ağırlıklı halden, tüketici ağırlıklı bir hale dönüştüğünü” ifade etmiştir. Ona göre “yoksulluk, sadece yokluk anlamına da gelmemekte, sosyal ve psikolojik bir durumu” ifade etmektedir. Bu durumda toplumda belirli yaşam standartlarına ulaşamamış bireyler, kendilerine olan öz saygısını yitireceklerdir. Yoksunluk ve beraberinde gelişen sosyal dışlanma, yoksulların her çeşit fırsatlardan yoksun kalmalarına, daha fazla eşitsizlikler yaşamalarına ve durumlarının sürekli hale gelmesine neden olacaktır.
Bu açıklamalar eşliğinde, en son 2020 yılı verileri üzerinden Türkiye’deki “gelir adaletsizliği” konusunu açmamız gerekmektedir.
“Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik kesimin, gelirin yarısını (yüzde elli) almakta olduğunu” bir kez daha haberlerde duyduk, dinledik ve izledik… O zaman zengin ve fakir arasındaki uçurumun artması, ülkemizde birçok toplumsal sorunları doğurmaya devam edecek: Güç mesafesinin ekonomik sınıflar arasında güçlenerek, baskı ve otoriterliğin atmasına, yoksul kesimlerin fırsat eşitliğinden yeterince faydalanamamasına, alt sınıfların, üst sınıfa çıkma amacıyla suç konusu eylemlere yönelmelerine, mevcut durumun toplumsal güven kaybını derinleştirmesine neden olması gibi durumlar bunlar. Yine gelir adaletsizliği, ekonomik adaletin de azalmasına neden olacak: Zengin her türlü iş ve imkâna çabuk ulaşabilir iken, fakir güvenceli iş ve imkânlara ulaşamadığı gibi ekonomik yetersizlikle daha fazla sömürülecektir. Ekonomik adaletsizliğin başka bir sonucu da finansal krizin sık sık gündeme gelecek olması: Dar gelirli grupların yani yoksulların daha fazla borçlanması, zamanla toplumsal huzursuzluğa ve ekonomik bunalıma yol açacaktır.
O halde ülkemizin huzur ve refahı için gelir adaletsizliğini giderecek hızlı tedbirler almak zorundayız. Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında belirtildiği gibi sosyal hukuk devleti, “kişi ve toplum arasında denge kuran, emek ve sermaye ilişkilerini dengeli olarak düzenleyen, özel teşebbüsün güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayan, sosyal, iktisadî ve malî tedbirler alarak çalışanları koruyan, işsizliği önleyici ve millî gelirin adalete uygun biçimde dağıtılmasını sağlayıcı tedbirleri alan, adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini yükümlü sayan, hukuka bağlı, kararlılık içinde ve gerçekçi bir özgürlük rejimini uygulayan devlet” anlayışı olduğunu akıldan çıkarmamalıyız.
Vergi kanunlarımızı, sosyal devlet ilkesine uygun olarak yeniden düzenlemeliyiz: Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı en büyük amaç olmalıdır. Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlü tutulmalıdır. Gelire, servete, zenginleşmeye ve harcamalara göre her vatandaş vergi ödemelidir. Vergilendirmede temel ilke, kanun önünde eşitliktir ancak mali gücü vergi ödemeye yeterli olmayanlardan, vergi alınması adalet ilkesine uygun düşmeyecektir. Herkesin mali gücü, çeşitli olgulara göre doğru değerlendirmelerle belirlenmeli ve sağlam esaslarla denetlenmelidir. Gelirde hak ve adalet gözetildiği gibi devletin giderlerini belirlemede de hak ve adalet ölçüleri gözetilmelidir. Devletin vergi adı altında topladığı paraları, kamu giderleri dışında harcanmamasına dikkat edilmelidir. Kamu işlerinin gerektirdiği giderler, esas itibariyle vergilerden oluşan genel gelirlerden karşılanmalıdır.
Öyleyse gelir ve gider dengesine azami özen gösterilmelidir. Bu şekilde ancak sosyal hukuk devleti olmanın gereği olarak, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak, gerçek eşitliği, sosyal adaleti, toplumsal dengeyi kurabilir ve gelir adaletsizliğini azaltabiliriz.
Şimdi işin en mühim noktasına geldik: Yukarıda saydığımız ilkeleri kendine rehber etmiş, bu ilkeleri benimsemiş, görev aşkı ile hizmet edecek kadroların doğru eğitimle yetişmesi ve devlette istihdam edilmesi meselesine…
Ekonomik eşitsizlikler aynı zamanda kültürel eşitsizlikleri de netice verdiğinden olmalı ki bir türlü istenen kalitede hak ve adalet esaslarını rehber edinmiş insanlar ülkemizde çoğalmamaktadır… Yetişen az sayıda kaliteli insanın da devlette görev almasını temin etmek bir hayli zor olmaktadır. Kendini geliştirmiş başarılı şahsiyetler, devlette görev alsalar bile, sınıf tabakalaşması, menfaat zümrelerinin baskısı ve eşitsizlikler yüzünden, çoğu kez devlet makamlarında yükselememektedirler. Devleti ‘ganimet yerine çevirmiş’ toplumsal grupların benmerkezci kültürleri ve ‘ayrımcı, ötekileştirici, partizan’ tutumları nedeniyle, onurlu insanlar varoluşlarını devlet içinde gerçekleştirememektedirler. Devlet içerisinde liyakatsiz amirlere bağımlı kılınmaya zorlanan, güç altında ezilen, kendilerine olan öz saygılarını yitirmekle baş başa kalan bu insanlar ya devlet içindeki mevcut tabakalaşmaya uyum göstererek yaratıcı potansiyelini kaybetmekte ya da mevcut düzene uyum sağlayamazsa ‘sosyal dışlanma’ ile devlet kadrolarından uzaklaşmaktadırlar.
Cumhuriyetten bu yana yüz seneye yaklaşan sürede, sosyal bilimlerde yetiştirdiğimiz insanların, sosyal hukuk devletinin gerektirdiği ölçüde hak ve adalet ilkelerine duyarlılık göstermemesi; fen adamlarımızın, ülkemizi modern ve teknik anlamda güçlü devletler seviyesine çıkaramamış olması, devletin liyakat üzere hukuk ve kültürel yapılanmasında ciddi sorunlar bulunduğunu açıklamaktadır. Mevcut sorunları usulünce ve yeterince konuşamadığımız için de geleceğe yönelik kalkınma amaçlı stratejik planlar çok iyi yapılamamaktadır.
Özetle, 2020 yılı verilerine göre açıklanan gelir adaletsizliği tablosu, eşitsizliğin kaynağına ilişkin olarak bizlere çok şey söylemekte ve bizleri daha fazla düşündürmeye sevk etmektedir.
Metin KAZAN

Gelir adaletsizliğinin ortaya çıkardığı sonuçlar vahim :Baskı, otoriterlik, fırsat eşitsizliği, bunalım, güvensizlik, daha çok sömürülme, finansal kriz, borçlanma, huzursuzluk. Belki sosyal patlamaya doğru gidiş.Ülkemizi yönetenler bunları görmez mi, bilmez mi?
Teşekkürler Metin Kazan.
Gelir adaletsizliğinin ortaya çıkardığı sonuçlar vahim :Baskı, otoriterlik, fırsat eşitsizliği, bunalım, güvensizlik, daha çok sömürülme, finansal kriz, borçlanma, huzursuzluk. Belki sosyal patlamaya doğru gidiş.Ülkemizi yönetenler bunları görmez mi, bilmez mi?
Teşekkürler Metin Kazan. 🙏