Gökdelen Sevdası-II

Huzur İskânda

Akevler İzmir’de Özelif Ankara’da İslamcı ailelerin kurtarılmış bölgesiydi. 15 katlı gökdelenlerden oluşan site. 1970’li yıllar için örnek bir yapılanma. Aynı inançtaki insanlarla bir arada, geçmişin Asr-ı Saadetini bugünde yaşamak istiyorduk. Dışarda modernizm, nefsi çelen tuzaklar vardı. Bizim gibi yaşayanların arasında inancımızı sorgulamak, tartışmak aklımıza gelmezdi. Çocuklarımız gitar çalsa elden gitmiş, ud çalsa geleneği yaşatan görülürdü. Resim yapsa günahkar, ebru çalışsa değerlerimize hayat veren.

Kurmaca evren denilen böyle bir tasavvur herhalde. Hele bir de dava delileri her gün ülkeyi, dünyayı din ve diyaneti kurtaracak meseleler sohbetlerin ana konusu. İslam’ı yaşamak dersen, sitenin ortasında modern bir cami, perşembeleri hatme hace, cumaları düzenin maaşlı memuru olmayan bir imam hutbesiyle vakti kuşanma üstünlüğü. Sanki sahabelerin vahasına dönüşmüş bu evreni her yere yaymak istiyoruz. Dışarıya, topluma, ülkeye anomali ve patolojik diye bakıyoruz. Bütün Türkiye bir gün bizim gibi olacak umudundayız Doğru, bütün Türkiye gökdelene kavuştu. Müminler olarak kanatlanıp uçamadık, gökyüzünün öğrencisi olmak için Tanrıya yakın düşmek gerekir. Ödülü de yeryüzünde öğretmen olmaktı. Oysa hayat dışımızda akıp gidiyordu. Modernlik herkes gibi bizi de kendisine ram etmişti. Bir farkımız varsa, şehirler çöplük, hayat günah labirenti. Sitemiz Medine ve evlerimiz saray… Çocuklarımız Ali çıkmadı. Babalarını Muaviye’nin yanında gördükçe.

Kömür-Kombi-Doğalgaz

Elli sene caddelerde ‘Huzur İslam’da!’ diye nara atan biriyken sonunda bir mesken edinme çabası ömrümü ipotek altına aldı. Proje gerçekleşirse modern bir koloni üyesi olarak büyük huzura erişmek üzereyim. Huzur iskânda anlayışı ile Nirvana’ya çıkmak muradındayım. Bu hedef için son dönemeçteyim artık. Elbette daha önce de ev(ler)im oldu. Toprak damlı, çamur ve saman karışımı sıvalı evlerden, apartman denen ve köşeli olduğu halde daire diye bilinen kat irtifaklı tapulu evlerim de. Kimi kömür yakan sobalı, kombili, merkezi ısınma denen kaloriferli evler.

Merkezi ısınmanın aidat ihtilaf ve tartışmalarından, ödemeyen komşuların yerine sosyal dayanışma gereği finanse ettiğimiz yakıt gideri kaleminden bizar olduğum seneler de oldu. Aidattan başka konu görüşülemeyen apartman genel kurullarından bıkınca müstakil ısınmaya, kontrolün sende olduğu uygulamalara geçildi. Zaten daire sahiplerine kanun ‘kat maliki’ diyor. Malik, melik aynı kökten kelimeler. Yeryüzünde küçük büyük, bir alana hükmeden insan demek melik. Apartman dairesi de olsa. Malik olunca ne kadar ısınacağına, az ya da çok yakmaya bütçen ve bedenin ihtiyaçları karar verecek. Evine hâkimsin yani, hane halkı Melikşah demese de sana. Böylece bir komşu ‘donuyoruz!’ diye feryat ederken, diğeri ‘bu ne kadar sıcak, resmi daire mi burası?’ itirazları bıçak gibi kesildi.

Onun da olumsuz yanları çıktı elbette. Linyit kömürü şehirleri hava kirliliğine maruz bıraktı. Yoğun şehirleşme sonucu oluşan kükürt ve karbon dioksit salımı, zehirlenme tehlikesi getirince yeni arayışlar başladı. Hava kirliliğine çare aramak kaçınılmaz bir politika olduğu gibi oy da getirdi çare bulan siyasetçilere. Bu uğurda Güney Afrika kömürünü ithal eden çözümler aradık. İthal edildiği için bu kok kömürü dolara endeksli. Öngörülmeyen şekilde fiyatlar yükseliyor, ısınma pahalı bir kalem haline geliyor. Bu mazeretle yasaklanan yerlerde bile linyit kömürü yakılıyor kaçak göçek. Bazen de sosyal yardım adı altında devlet teşvikli kömür desteği oy getirdi. Fakirlerin de ısınma hakkı olduğunu teslim eden sosyal devlet uygulaması.

Dolar Yakarak Isınma

Sonunda doğalgaz diye bir mucize girdi hayatımıza. Türkiye’de kıt olsa da İran’da, Rusya’da, Cezayir’de bol miktarda üretiliyordu. Bütün ülkede iktidar teşviki ile neredeyse tek ısınma yöntemi haline geldi doğalgaz. Borular döşendi yurda boydan boya. Apartmanlara, dairelere kombi standartları, çelik boru ve kelimeler. Bacalı, hermetik, yoğuşmalı, gibi. Ne var ki hükümetlerimiz hem yabancılara yüksek hacimlerde alım garantisi vermiş hem dolar bazında yüksek fiyatlarla anlaşmalar yapmışlar. Avrupa’dan zengin değiliz ama daha pahalı yakıtla ısınmak zorundayız.   Doğalgazı depo edemiyordunuz. Sözleşmede taahhüt edilen miktarı yakacaksınız o sene. Yoksa sözleşme gereği yakmadığınız doğalgazı da ödüyoruz bütçeden. Bütçe demek zaten bizim paramız. Hükümet baktı mesken tüketemeyecek bu kadar gazı. Elektrik üretiminde yakılması için teşvikler verdi. Tuz Gölü altına depolar yaptırmaya başladı. Dağıtıcı şirketler kârlarını, devlet vergilerini ekleyince doğalgazla ısınma aile bütçesinde önemli bir gider kalemi olarak başköşeye oturdu. Kira bedelinden hemen sonra.

Villa Volvo Veled…

Kiracı olmak dünyanın her yerinde zor. Türkiye’de hayati mesele. Evin yoksa halin vaktin yerinde iddiaları boş bir öğünme. Üstelik, ‘ahirette iman, dünyada mekan’ diye bir motto herkesin dilinde. Bütün dünya bir şort, bir tişörtle birbirine benzedi. Sınıfsal farklar kayboldu. Evin öyle mi ya? Bir kere semtin ele verir seni.  Bu nedenle bütün bir ömür Mesken Edinme Hevesi (kısaca MEH) bizi Tanrılara yöneltti. Tanrısallığın merkezinde Şirket var günümüzde. Her birimizle ayrı bir anlaşma yapıyor. Hepimizi aynı kadere mahkûm ederken. Bize vaat ettiği; güvenli ve konforlu yakıt, dumanı yok, isi yok hava kirliliği de.

Orta sınıf iken orta halli ev sahiplerinin tıkış tepiş apartman ve sitelerde yaşadıklarına bakınca villada yaşamak ayrıcalıklı bir lüks. Üstelik kendimizi iyi hissetmemizi sağlıyor. O halde bir rezidans hedefimizde. Göz bebeğimiz Volvo otomobil için kapalı, güvenli, kameralarla izlenen bir otopark vaat ediyor. Üstelik yazın yanmayacak arabamız, kışın donmayacak. Buz kazıma derdimiz olmayacak. Bagajındaki eşyaları –bulabilirsek- market arabası ile önce asansöre sonra dairemize kolaylıkla taşıyabileceğiz. Daha önceki üç katlı apartmanın üçüncü katına eşya taşımak ölümdü. Dizlerde derman, ciğerde nefes kalmazdı. Asansör yok çünkü. Uzun yolları geliyorsun, bagajda yiyecek ve eşyalar. Daireye nasıl çıkaracağım kaygısı taşıyorsun bütün o yolculuk boyunca. Şu an tek derdimiz her bloğa alınan yeteri sayıdaki market arabasından bir tane bulabilmek. Katına çıkaran geri getirip bırakmıyor, bazıları da deposuna götürüp sitenin ‘ortak malı’nı mülkiyetine geçirmiş. Ara ki bulasın, lazım olunca meretleri… Zengin olmak da ‘ahlak’ı garantilemiyor yani.

Arsa-Konut Rant

Konforlu lüks daireler ıssız bir alanda ya da Ostim sanayi bölgesinde. Geniş arsalar şehir merkezlerinde kalmadı. Kamu kurumları yükselen trende uyup Eskişehir yoluna taşınmamışsa. Şehir arsa rantı her boş metrekarelik alanı binalarla doldurma şehvetinde. O hale geldi ki okulların arsaları bile ranta kurban olabiliyor.

Kişisel özel zevkimize estetik anlayışımıza ve şahsi ihtiyaçlarımıza uygun ‘müstakil ev’ imkânı yok olmuş. Standart her şey. Daha lüks ve kaliteli diye bir avunma içindeyiz. Üstelik bunun için bir daireye sahip olma hedefinden hayatı bile ertelemişiz. Kutu gibi bir ev bizi baştan çıkarmış. Bir eksiklik duygusu içimizde kaybolmuyor bir türlü. Ruhumuz mu boşlukta, herkese göre dizayn edilen hayat mı bizi boşluğa itiyor yoksa, bilmiyoruz. Bu yüzden edilgen, yorgun, evden çıkmaya üşenen, her anormali tepkisiz karşılayan böceklere dönüşmüşüz. Sığlaşıp yüzeyselleşiyoruz. Evimizle araba ve telefonumuzla varız biz. Onun dışında sokakta neysek oyuz. Sıradan, milyonlardan biri ve değersiz. Bu durumda semtimiz, sitemiz, lokanta ve pastacı ve kafemiz bizi ayrıcalıklı hissettiriyor. Bir rezidans şehveti insanlıktan çıkarıyor, hastalıklı, kanser olmaya aday, özümüzü tahrip eden bir kasıntı içinde içten çürüyen ağaçlar gibiyiz. Sallasan yıkılacak. Bu korkuyla otomobile, daireye, siteye, rezidansın cazibesine sarılıyoruz.

Doğa-Yoğuşma-Boşluk

İçimizde bitmeyen bir doğa özlemi. Bu nedenle büyükşehirlerin çevresi hobi bahçeleri şeklinde parsellendi. Binlerce hobi bahçesi aynı sıradanlıkla yan yana uzayıp gidiyor. Oraya gitmenin de bir cazibesi kalmadı. Sanıyoruz ki gerçek hayat hep bir başka yerde… Bu nedenle yurtiçi veya yurtdışı gezilere kaçıyoruz. Gerçek hayatı yakalama umuduyla. Daha iyi bir gelecek özlemi, kurtarıcı bir hiçlik arayışı tarikatların, ideolojik derneklerin, partilerin fanatiği kılmış bizleri. Linçe varan söylemler dilimizde ne kolay şahlanıyor? Karşımızda bir ‘insan’ olduğu aklımıza bile gelmeden. Aynı şey site içinde de egemen. Başkalarını aşağılıyoruz, parası var ama kültür görgü ne gezer diye? Asansörü hor kullananlara öfkeli, bisikletle yürüyüş yolunda rahatımızı bozanları saygısız, bahçede çiçek ve ağaçları tahrip edenleri vandalist ilan ederek. Aynı şeyi bizim de yaptığımızı unutarak.

Şirket 2 bin ailenin bir ömür birikimine el koymuş. Yine de doymuyor. Bu kez site yönetimi adı altında aidatlarla büyük bir bütçeyi yönetmeye kararlı. Daireyi bir şekilde aldık ama şimdi de kendi dairemizde kiracı gibi ödeyeceğimiz aidat gözümüzü korkutuyor. Bize rahat yok. Doğrudan maaşı şirkete ödenmek üzere otomatik talimat versek bari bu gerilim her ay bizi dehşete düşürmez. Gerekli tartışma, itiraz ve ihtarlarla yorgun düşmeyiz. Paramızla rezil, zenginliğimizle sefil oluyoruz.

(Devamı Gelecek)

Mustafa EVERDİ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir