Yahya Kemal ve Milli Mücadele-I

Cumhuriyetimizin doğumunun 97. Yılı
ve Yahya Kemal’in vefatının 62. Yılı için

Cadde-i Kebîr’de Yunan Bayrakları

1911 yılında başlayan Trablusgarp savaşını esas alırsak, Balkan ve Birinci Dünya savaşlarında cepheden cepheye koşan, milyonlarca kilometre karelik bir toprağı savunmaya çalışan ordu ve onun bağrından çıktığı millet, nihayet 1918 yılının o meş’um ekim ayına ulaşır. 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütârekesi tam bir teslim belgesi niteliğindedir ve Anadolu’ya sıkışmış olan Türk milleti artık müttefiklerin insafına terk edilmiş bulunmaktadır. Bütün bir Anadolu halkı ve İstanbullular, Mütârekenin ağır şartlarını ve ruhlarda uyandırdığı katlanılmaz ezâyı çekmeye başlarlar.

Mütârekenin imzalanmasından hemen sonra Enver, Tal’at ve Cemal paşalar 2 Kasım gecesi İstanbul’dan kaçarlar. 13 Kasım günü ise İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan gemilerinden oluşan İtilâf devletleri filosu İstanbul’a gelerek karaya kuvvet çıkarırlar. Çanakkale Savaşları sonunda geçilemeyen boğazlar, işte şimdi Mütâreke şartlarında kolayca geçilmiş ve Türk devletinin kalbi işgal edilmiştir. Bir yandan da yurdun diğer bölgeleri görülen lüzum üzerine işgal edilmeye başlanmıştır.

8 Şubat 1919 tarihinde ise Fransız işgal kuvvetleri kumandanı General Franchet d’Esperey’in azınlıkların alkışları ve tezahüratları arasında beyaz bir at üzerinde, Sirkeci’den Beyoğlu’na kadar yaptığı yürüyüş İstanbul halkının yüreğini iyice kanatmış ve kendilerini ileride daha ağır günlerin beklediğinin habercisi olmuştur. Artık Beyoğlu Cadde-i Kebir’inde bulunan mağazalar Yunan bayrakları başta olmak üzere yabancı bayraklarla donatılmıştır. Bu caddede Türklerin yürümesi cesaret isteyen bir mesele hâline gelmiştir. Azınlıkların taşkınlıkları, hakaretleri bütün İstanbul’u doldurmaktadır. Halbuki daha birkaç yıl öncesine kadar giyim kuşam için Osmanlı Türklerinin parası, işte bu mağazaların sahiplerinin cebine akıyordu. Ama artık durum değişmişti ve İstanbul Türklerden alınmak üzereydi.

Yağmur Atsız da babası Nihal Atsız’ın ırkçı düşünceye kaymasında Mütâreke dönemi şartlarının büyük payı bulunduğunu söyleyerek, Halit Fahri Ozansoy’un Mütâreke İstanbul’undan bir kesit sunan şu cümlelerini nakleder:

Ayşe’nin Gözyaşları

“Mütârekenin ilk yılında Dârülbedayi, Şehzadebaşındaki Letâfet Apartımanı’ndan Beyoğlu’na İngiliz Sefarethanesinin yanındaki Hamalbaşı Yokşu’na nakledilmişti. Burada da tıpkı Letâfet Apartımanı’nda olduğu gibi, minare merdiveni uzunluğundaki bir merdivenden birinci kata, bu kattan da ikinci kata çıkılıyordu.

Artistler olsun, müellifler veya idare heyeti azaları olsun çok defa yürek çarpıntıları geçirmeden bu yokuşun başına ve bu binanın önüne gelemiyorlardı. Çünki Mütârekenin en azgın günleri idi. İrili ufaklı Venizelos resimleri dolaştıran Galata ve Tatavla (Kurtuluş) yârânı sokaklarda avaz avaz bağırıyorlar, İngiliz Sefarethanesinin köşesinde, otellerin önünde tramvay yolunu kesiyorlar ve gelip geçen Türklerin yüzlerine tükürüp feslerini yerlere atıyor, bazen yırtıp parçalıyorlardı. İşte o günlerde Dârülbedayi’ye böyle tehlike ve belalara göğüs gererek gitmek lâzım geliyordu. Hattâ bir gün karşıdan bu coşkun alaylardan birini görünce âdetâ koşarak yokuşu inmiş ve galiba kulağı sağır olan kapıcıya zilin sesini işittirip kapıyı açtırıncaya kadar akla karayı seçmiştim.

Eliza Binemeciyan o aralık İstanbul’dan Paris’e gitmiş değildi. Benim nefes nefese yukarıya, küçük sahneli prova odasına çıktığımı görünce sordu:

  • Ne oldunuz?
  • Sokakta gene patırtı var. Adam dövüp fes yırtıyorlar, dedim.

Yanımızda birkaç aktör de vardı. Eliza acı bir gülümseme ile yüzüme baktı. Sonra içime zehir akıtan şu sözü söyledi:

  • Türkler bu muameleyi hak etmiştir!

Bu sözü Eliza mı söylüyordu? Vaktiyle babası ve anasını sahnede alkışlayan ve nihayet kendisini yıllarca alkış tufanları içinde tescil eden Türk milletine, velinimetine karşı, bu hakaretten daha acı hükmü Eliza mı veriyordu?

Asabiyetimden titriyordum. Fakat kendime hakim oldum. Sadece ona: Teessüf ederim Eliza Hanım, dedim. Sizin bu sözünüz bize sokaktaki yaygaralardan daha fazla ıstırap verir. Çünki san’atınızı her zaman alkışlamaya koşan ve size bu mevkii veren Türklerdir!

Böyle diyerek odadan çıktım. Ondan sonra da Eliza’yı görmedim. Zaten pek az sonra sahneyi de rollerini de bırakarak İstanbul’dan çıkıp gitmişti.

Bazıları:

  • Galiba Paris’te Comedié- Française’de aktrislik hülyasına düştü, diye alay ediyorlardı.

Benim kalbimde ise Baykuşta’ki Eliza’nın oynadığı Türk kızı Ayşe rolü boynunu bükmüş ağlıyordu.”[1]

İşte Mütâreke şartları İstanbul’u böylesine yanılmaz ve sokağa çıkılmaz kılıyordu. Büyük bir hayal kırıklığı ve ümitsizlik insanların ruhlarını kaplamıştı. Vatan toprakları bir bir elden çıkıyordu.

Vatanda korkulu rü’yâ içindeyiz gerçek

Yahya Kemal’in 1918[2] başlığını taşıyan şu şiiri de Mütâreke’nin ruhlara verdiği ezayı en ağır bir biçimde yansıtır:

Ölenler öldü, kalanlarla muztarip kaldık.
Vatanda hor görülen bir cemâatiz artık.
Ölenler en sonu kurtuldular bu dağdağadan
Ve göz kapaklarının arkasında eski vatan
Bizim diyâr olarak kaldı tâ kıyâmete dek.
Kalanlar ortada genç, ihtiyar, kadın, erkek
Harâb olup yaşıyor tâli’in azâbıyle;
Vatanda düşmanı seyretmek ıztırâbıyle.

Ölenlerin mesut sayıldığı bir ortamı yansıtan bu mısralar, insanların büyük bir azap içinde yaşamaya çalıştıklarını da göstermektedir. Mütâreke şartları insanlara ölümü bile aratmaktadır. Ancak şiirin son bölümü Yahya Kemal’in büyük ümidini taşıyan bir haykırışı dillendiren dört mısradan oluşur. Onun başından beri Millî Mücadelenin yanında yer aldığını gösteren mısralardır bunlar:

Vatanda korkulu rü’yâ içindeyiz, gerçek.
Fakat bu çok süremez, mutlakaa şafak sökecek.
Ateş ve kanla siler, bir gün, ordumuz lekeyi,
Bu, insan oğluna bir şeyn olan Mütâreke’yi.

Yahya Kemal’in Kendi el yazısıyla bir şiiri

Evet Türk milletinin alnında kara bir leke, bir yüz karası gibi duran bu Mütâreke, mutlaka ordumuz tarafından ateş ve kanla silinecektir. Nitekim bu yolda Anadolu’da oluşan Kuvâ-yı milliye hareketi, İstanbul’da Mütâreke şartlarında yaşamasına rağmen en önemli fikri ve edebi desteği Yahya Kemal’den alacaktır.

Yahya Kemal’in 1920 yılına telmihlerde bulunan iki tane de gazeli vardır. 1918 Mütârekesinden sonra, ülkede ve İstanbul’da düşman işgalinin ağırlığı iyice artmıştır. Göztepe Gazeli[3] başlığından hemen sonra üzerinde 1920 tarihini taşımaktadır. Yıllardan beri süregelen mağlubiyet ve hayal kırıklıkları bu gazelde aksini bulur. Bu gülşende (ülkede) yıllardan beri gül goncaları açmamakta, bülbül feryat etmemektedir.  İnsanlar tevekkül içinde kendi kabuklarına çekilmişler, sessizce olanları gözlemekte, olacakları beklemektedirler. Ülke yeis dolu bir sessizlik içindedir. Bu manzara, suyu çekilerek taşlığa dönmüş ırmak yataklarını andırmaktadır. Hayat ve şetaret alâmeti olan su ve onun ruhlara ferahlık veren sesi yatağı terk etmiştir.

Ama ne gam, felek, bu milletin üzerine nihayetsiz kahırlar gönderse de, bizdeki sabır ve tahammülün sınırı yoktur. Daima bir kurtuluş ümidi ve hayali bizi yaşatmaya devam edecektir. Zira hayalin bittiği yerde dünyanın da sonu gelir.[4]

Bu şiirde de ruh karartıcı manzara belirtilmekle birlikte, kara günlerin geçeceğine dair ümit de bulunmaktadır. Tıpkı 1918 ismini taşıyan şiirin sonunda, ordumuzun Mütâreke denilen kara lekeyi ateş ve kanla sileceğine duyulan inancın bulunması gibi.

 Bir gün dolarsa çilemiz ey Rabb-ı zü’l-Celâl

16 Mart 1920[5] tarihini isim olarak taşıyan gazelde ise bu ümitten eser bulamayız. İtilâf devletleri 15 Martta başladıkları tutuklamaların ardından 16 Mart sabahı İstanbul’u resmen işgal ederler ve Şehzadebaşı karakolunda uykudaki Türk askerlerini öldürürler. Şartlar daha da ağırlaşmıştır. Viran edilen gönüller, yıkılan hanümanlar ülkesidir artık burası. Çektikleri dünya kahrı ile, birer hüzün kulübesine dönen haneleri ile, bir perişanlık manzarası bütün yurdu kaplamıştır. Bütün bu belâların art arda gelişi Hakk’ın rahmetinin bu ülkeden uzaklaştığını göstermektedir. Gözlerde dökülmedik bir damla göz yaşı bile kalmamıştır. Vatan gurbet hâline gelmiş, ülkenin sahipleri kendi evlerinde gurbette yaşayanların hüznünü taşımakta ve her akşam âdeta gam sofrası etrafında toplanarak kaderlerine ağlamaktadırlar. Gecenin sonunda karanlığı yırtan şafak, yaka yırtılarak feryat edilmeyen bir yer göremez. Ülke öylesine acılar içindedir. Hattâ denilebilir ki işimiz Allah’a kalmıştır. Şayet bir gün çektiğimiz çile dolarsa, bize yapılan kötülüklerin hesabını sorması için ona yalvarmaktan başka çare yoktur.[6]

***

Eğil dağlar eğil üstünden aşam

Artık Yahya Kemal’in Eğil Dağlar[7] isimli kitabında toplanan Millî Mücadele yazılarına geçebiliriz.               

Bu kitapta bulunan 87 yazıdan Fazıl Ahmed’e Mektup, Yahya Kemal’in ölümünden sonra Hayat Mecmuasında yayımlanmıştır.[8] Altor Şehri yazısını okuyup duygularını ona yazan Fazıl Ahmed’e verilen bir cevaptır.

Hakimiyet-i Milliye gazetesindeki üç yazı da 1924 ve 1925 yıllarında yayımlanmıştır. Yani Millî Mücadele kazanılıp Cumhuriyet kurulduktan sonra yazılan sadece üç yazı vardır Eğil Dağlar isimli kitapta.

Geriye kalan 83 yazıdan 62 tanesi 1921 yılında İleri gazetesinde yayımlanmıştır. 19 yazı da 1922 yılında Tevhîd-i Efkâr gazetesinde çıkmıştır. Dergâh mecmuasında biri 1921 diğeri 1922 yılında olmak üzere neşredilen 2 yazısı bulunmaktadır.

Bu basit istatistik bize Yahya Kemal’in Ankara’ya bakışını ve Millî Mücadele hakkındaki tavrını da vermektedir. 1921 yılı Millî Mücadelenin belki de en muhataralı dönemini teşkil eder. Ocak 1921 tarihine kadar Yunan kuvvetleri önlerine çıkan yerel direnişleri kırarak ilerlemeye devam ederler. 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’e çıktıktan sonra süratle civardaki şehir ve kasabaları ele geçirirler. 8 Temmuz 1920 tarihinde Bursa’nın Yunan kuvvetleri eline geçmesi herkesi derin bir bedbinliğe sürükler. Mehmet Akif meşhur Bülbül şiirini bu günlerde yazar.[9] 10 Temmuz 1920 tarihinde TBBM kararıyla meclis kürsüsü üzerine siyah bir örtü örtülür. Bu örtü ancak 6 Eylül 1922 tarihinde 30 Ağustos zaferinin kazanılmasından sonra yine meclis kararıyla kaldırılacaktır.

11 Ocak 1921’de kazanılan I. İnönü ve 1 Nisan 1921 tarihinde kazanılan II. İnönü zaferleri, Yunan ordusunun ilerleme hızını kesmekten ibarettir. Zira Sakarya Savaşı 23 Ağustos 1921 tarihinde başlayacak ve Yunan ordusu Polatlı’ya kadar ilerleyecektir. Ancak 6 Eylül 1921 tarihinden sonra ordumuz Yunanlıları yüz geri etmeyi başaracak ve 13 Eylülde Sakarya Zaferi kazanılacaktır.[10] Ordumuz o tarihten sonra Sakarya nehrinin batısına geçmeyi başarabilecektir. Bu tarihe kadar durum o kadar vahimdir ki, Sakarya savaşının başlamasından bir ay önce 23 Temmuz 1921 tarihinde İcra vekilleri Heyeti Başkanı Fevzi Paşa, TBMM’nin gizli oturumunda hükumet merkezinin Kayseri’ye taşınması kararını meclise sunacaktır.

Bu  kısa durum değerlendirmesi Anadolu’da bu kadar güç şartların bulunduğu bir ortamda, İstanbul’daki havanın ağırlığını verebilmek içindir. İşte bu ağır şartlarda işgal altında bulunan ve gazetelerde koyu bir sansürün uygulandığı İstanbul’da Yahya Kemal, Dârülfünundaki derslerinde öğrencilerine, çeşitli kıraathanelerdeki sohbetlerinde etrafındakilere, Türk Ocağındaki konferanslarında dinleyicilerine Millî Mücadelenin kutsiyetini anlatmak ve onların gönüllerinde mücadele ateşini tutuşturmakla kalmıyor, İleri gazetesinde yazdığı 62 yazı ile de bu mücadelenin bütün medeni âlemde duyulmasını sağladıktan başka, cephede savaşan erlere ve subaylara moral kaynağı oluyordu.

Onun 1921 yılında yazdığı yazılar, halka ve orduya ümit aşılayan, zafere mutlaka ulaşılacağını müjdeleyen yazılardır. Bunlar arasında, Avrupa devletlerinin dünya siyasetlerini tahlil yazıları da yer almaktadır. 1922 yılında yayımlanan 20 yazıda zamansız barış söylentilerinin orduda yaratacağı gevşeklik, yapılabilecek bir barışın asgarî şartları, Türk milletinin kültürel değerleri, fikir ve edebiyat tarihimizle ilgili değerlendirmeler, yeni Türk devletinin oluşumu, yeni bir millet anlayışının hakim kılınması, istiklâl ve vatan anlayışımızdaki değişmeler söz konusu edilmektedir. Bu yazılarda Yunan kuvvetlerinin yaptığı katliamlar, Avrupa kamuoyunu yanıltma çabaları, Yunan kavminin özellikleri gerçekten vukufla ortaya konulmaktadır.

Bilhassa yapılacak barışın asgari şartları hakkındaki görüşleri, Yahya Kemal’in Paris’te Siyasal Bilimler Okulu’nda gördüğü eğitimin ciddiye alınması  gerektiğini düşündürecek doğruluktadır.

Elbette bütün bunların daha fevkınde değerlendirilmesi gereken husus, onun, Millî Mücadelenin lideri Mustafa Kemal Paşada gördüğü “millî timsal” olma özelliğinde kaydettiği isabettir.

Mustafa Kemal bir ferd değil bir timsâldir

Daha 1921 yılının başlarında yazdığı bir yazıda epigraf olarak kullandığı cümle bu inancı ortaya koyar. Cümle şudur: “Mustafa Kemal bir ferd değil, bir timsâldir.”

Yahya Kemal’in tarihte ne kadar önemli yer alırlarsa alsınlar, salt kişileri öven şiirler yazmadığını biliyoruz. O Malazgirt’ten başladığına inandığı Türkiye Türklüğü tarihinde temayüz etmiş onlarca hükümdar ve kumandandan pek azını şiirine konu olarak almıştır. Tarihî şahıslara yazılmış gibi görünen şiirler, aslında o kişilerin temsil ettikleri toplumsal misyonu anlatırlar. Yavuz Sultan Selim hakkında bir terkib-i bent yazan Yahya Kemal, “Selim Türklüğün tam timsalidir” görüşünden hareket ediyordu.[11]

Eğil Dağlar’da Mustafa Kemal Paşa için yazdığı yazılar da bu anlayışa  dayanmaktadır. O, “ Mustafa Kemal bir fert değil bir timsaldir.” derken Anadolu’da başlayan Millî Mücadelenin onun etrafında derlenip toparlanarak gelişmesini, yani toplumsal bir varoluşu kastediyordu. Nitekim Anadolu’daki hareketin Mustafa Kemal’in yok edilmesi ile bitirilebileceğini sananların yanıldıklarını belirterek şunları söyler:

“Bu eser bir şahsın değil milletindir. Mustafa Kemal’i bir şahıs zannedenler aldanıyorlar. Mustafa Kemal İzmir’e Efzunlar çıktığı günden evvel bir ferddi. O günden beri artık bir ferd değil, bir timsâldir.

Millî hareketi bir kıvılcımken söndüremiyen nefesler, bu gün bir güneş olduktan sonra söndürmeğe çalışırlarsa bilmem ne demeli.”[12]

Kitapta yer alan “Onun Sesi” başlıklı yazıda da Mustafa Kemal Paşanın TBMM’de üç yüz elli milletvekiline yaptığı konuşmanın, gazetelerde yer bulmasının millete uyandırdığı sevinci anlatmaktadır.

Aynı yazıda Bâbıâli Caddesinden Fatih’e kadar yol üstü Türk dükkânlarının Namık Kemal, Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir, İsmet Paşa, Halide Edip ve Ankara TBMM binasının resimleri ile bezendiğini söyleyerek Mütâreke İstanbul’undan canlı bir manzara da sunar. 12 Mart 1337 (1921) tarihli yazının şu cümleleri manidardır:

“Dün İstanbullular Mustafa Kemal’in Ankara’da üç yüz elli millet meb’usuna en musibetli senemizi kaparken, söyledikleri nutku okudukları saat, bir zaman Sultanahmed Meydanında daldıkları hüzünlü rü’yâdan uyandılar, milletin timsâli Mustafa Kemal’in bir zamandır resimleri ile gaşyoluyorlardı, dün sözünü de işittiler, şimdi yalnız kendini görmek kaldı.”[13]

1921 Nisanında önce II. İnönü, sonra Dumlupınar’da kazanılan zaferler İstanbul halkını da sevince boğar. Ayasofya’da, Beyazıd’da, Eyüp Sultan’da mevlidler okunur. Fatih, Aksaray ve Eminönü’ndeki dükkânların camları bayraklar ve bu zaferleri kazanan kumandanların resimleri ile süslenir. Köprüde gayrimüslim satıcılar Mustafa Kemal Paşanın alçıdan küçük heykellerini satmaya başlarlar. İstanbul’un üstündeki ümitsizlik her gün biraz daha kalkmakta, insanlar kurtuluşa ulaşmayı beklemektedirler. Yahya Kemal bu zaferlerin milleti ve orduyu gevşetmemesi gerektiğini belirterek asıl gayeyi şu cümlelerle belirtir:

“Gaye İzmir’e ve Edirne’ye kavuşarak bir devlet olmaktır. Bu gayeye varmak için de kalb kuvveti, iman kuvveti ve yeni zamanların çok meşhur bir tâbiriyle sinir kuvveti göstermekten bir an bıkmamak, bir an gevşememek lâzım gelir. İzmir, Edirne devlete kavuşmadan önce gevşemek bir Türk, bir Müslüman için küfürdür.”[14]

İleri gazetesinde  12 Mayıs 1337 (1921) tarihinde yazdığı yazı “O” başlığını taşır ve bütünüyle Mustafa Kemal Paşaya ayrılmıştır. Şu cümleler bu yazıdandır:

“Bir milletin başına gelebilecek ne kadar felâket varsa, hepsiyle haşır neşir olduğumuz bu senelerde önümüze düşüp bizi tekrar hayata çıkaran Mustafa Kemal Paşanın simasını ileride tahattur edecek her Türk Abdülhak Hâmid’in bu mısraındaki çerçeve içinde görecek:

Akardı pâyına mahşer-misâl bir millet!

Çoktan, pek çoktan beri bir millet bir oğlunun şahsında böyle temessül etmemişti. Milletlerin asırlarda bir doğurduğu büyük insanlar henüz eserlerini ikmâl etmemişken bile gözleri kamaştırırlar, bize de bugün bu vâki oluyor. Mamâfih hem bizim hem de ecnebilerin karşısında miletinin timsali kesilen bu büyük adam, kendi büyüklüğünün farkında değil, konuşurken Selim-i Evvel’in (I. Selim) ‘ Bu muvaffakiyetleri benim kendi eserim zannediyorlar… Ah zavallılar bilmiyorlar ki!’ dediği tarzda konuşuyor.

Mustafa Kemal Paşanın asıl dehası, Samsun’a çıktığı günden itibaren Türk milletinin istiklâl iddiasında olduğunu sezişindedir.”[15]

Birinci İnönü Zaferine kadar geçirdiğimiz kötü günlerde ümidimizi kaybetmeyişimizin sebebi yine Mustafa Kemal’in başımızda oluşudur:

“İstiklâl Harbi dediğimiz bu uzun mâcerâyı yakından görmüş ve onun içinden yetişmiş bir müşâhidin bu hâtırası bana, Bursa’nın sukutundan Birinci İnönü’ne kadar olan devrede, felâketin bin türlü cilvesine rağmen yine niçin nikbin olduğumuzu izâh etmiş oluyor. Başımızda o vardı. Onun azminin hızı vardı, onun aşkı vardı, onunçün mağlup, perîşân, muzmahil bir hâlde iken bile, kendimizi bir kuvvet zannediyorduk Çünkü o hepimizi birden kalbine cem’ etmiş ve hepimizin kalbini birden sürüklüyordu. (Tahattur ve Tahassüs, 10 Kânûnısânî 1924)[16]

Yahya Kemal Beyatlı-Taha Toros Arşivi

Devam edecek..

İsa KOCAKAPLAN

 

Dipnotlar

[1] Yağmur Atsız, Ömrümün İlk 65 Yılı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 2005, s. 21-22.
[2] Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul 1974, s. 79-80.
[3] Yahya Kemal, Eski Şiirin Rüzgârıyle, İstanbul 1974, s. 65-66.
[4] Göztepe Gazeli 1920
Bir hayli yıldır açtığı yok gonca-î gülün
Feryâdı gelmez oldu bu gülşende bülbülün
Mecrâsı senk-zâre dönen cûylar gibi
Vâdî-i uzletinde hamûşuz tevekkülün
Varsın hurûş-i kahrına had bilmesün felek
Yoktur hudûdu bizdeki sabr ü tahammülün
Dünyâ biter o yerde ki mağlûb olur hayâl
Temdîd-i ömre kudreti kalmaz tahayyülün
Ey bî-vefâ Kemâl’e şemîm-î vefâ yeter
Bir hayli mısraında kalan bûy-i kâkülün
[5] Age, s. 49-50.
[6] 16 MART 1920
Dil var mı kahr-ı dehr ile vîrân edilmedik
Beytü’l-hazen mi kaldı perîşân edilmedik
Dûr olmasıyle rahmeti Hakkın bu ülkeden
Yoktur sirişk katresi rîzân edilmedik
Gurbet yolunda bir eve uğrar mı bir garîb
Gam sofrasında şâm-ı garîbân edilmedik
Aksâ-yı şebde zulmeti çâk eyleyen şafak
Bir yer görür mü çâk-i girîbân edilmedik
Bir gün dolarsa çillemiz ey Rabb-ı zü’l-Celâl
Bir şer bırakma der-kef-i mîzân edilmedik
[7] Yahya Kemal, Eğil Dağlar, İstanbul 1975.
[8] Hayat Mecmuası, 28 Kasım 1958.
[9] Şiir şu mısralarla son ermektedir:
Çökük bir kubbe kalsın mâbedinden Yıldırım Hânın
Şenâatlerle çiğnensin muazzam kabri Orhân’ın!
Ne haybettir ki vahdet-gâhı dînin devrilip taş taş
Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânümânlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler binlerce, yüz binlerce doğransın!
Dolaşsın sonra İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem…
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!
                                               (Safahat, İstanbul 1993, s.435.)                 
[10] Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya, İstanbul 1991, C. IV,s.115.
[11] Bu konuda etraflı bilgi için bk. Prof. Dr. Ömer Faruk Akün, “Osmanlı Tarihi Karşısında Yahya Kemal’in Şiiri”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, 1976-2, s. 13-34.
[12] Eğil Dağlar, s. 34.
[13] Age, 35-36.
[14] Age, 99.
[15] Age, 117-119.
[16] Age, 309-310. Bu paragrafta bahsedilen olayı Yahya Kemal  Maarif ve İmar vekillikleri yapmış Necati Beyden dinlemiştir. Akhisar’ı savunan Kâzım Paşa komutasındaki küçük bir kuvvet, Yunanlıların üstün gücü karşısında geri çekilmeye başlar. Eskişehir’e kadar çekilirler. Eskişehirliler ümitsiz bir hâlde Yunanlıların kenti işgal etmesini beklemektedir. O gün Ankara’dan bir vagonla Mustafa Kemal Paşa gelir ve sağa sola emirler yağdırmaya başlar. Elde cephane yoktur, ama herkes büyülenmiş gibi Mustafa Kemal Paşanın emirlerini yerine getirmeye çalışmaktadır. Halk bayraklarla sokaklara dökülür, asken toplama büroları açılır. Yunanlılar Eskişehir’deki bu hareketlenmeyi görünce şehre saldırmaktan vazgeçerler. Birinci İnönü Savaşını kazanacak kuvvetlerin temeli o gün orada Mustafa Kemal Paşa tarafından atılmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir