Gümüş: “Göstermelik Yaşanıyor. Mutlu(y)muş Gibi, Bir Aile(y)miş Gibi, Evli(y)miş Gibi”

Bir öykünüz “yazmak için bir hikâyeye ihtiyacım var” diye başlıyor. Segâh Gümüş niye yazıyor? Var mı bir hikâyeniz?

Pek çok sebebi var ama en çok kendimi anlamak ve sağaltmak için yazıyorum. Anlatamadığınız şeyler zamanla ülsere dönüşüyor. En azından bende böyle diyebilirim. Yazarak iyileşenlerdenim sanırım. İyileşmenin ötesinde ben hayatı yazarak anlıyorum. Bunu ifade etmek zor ama en basitinden şöyle: Bir filozof, varoluşu anlamlandırmak için nasıl düşünce üretiyorsa ben de yazarak düşünebiliyorum. Zaten hep yazarak düşünürüm. Özellikle öykü yazarken sanki gerçekliğin perdesi aralanır ve paralel bir evrende seyahat ederim. Orada kendimce yeni anlamlar keşfederim. Bu keşif beni heyecanlandırdığı için yazıyorumdur belki de.

Ülkemizdeki kadınların özellikle de dindar/muhafazakâr kadınların çoğunun tebessümleri neden hep tedirgin?

Tedirgin olması için o kadar çok sebep var ki. Öncelikle ülkemizdeki kadınlar egemen kültür tarafından her halükârda suçlu ilan edilme psikolojisiyle yaşadığından sürekli bir savaş veya savunma halinde. Erkek egemen toplumlarda kadınlar yaptıklarından, yapmadıklarından, giydiklerinden, çıkardıklarından hemen her şeyden sorumlu tutulmakta. Atasözlerimiz bile bu kültürü besler mahiyette. Dişi köpek kuyruk sallamazsa…. Kızını dövmeyen dizini döver…

Bir başka konu da kadının genel geçer ahlak anlayışı adına yaşadığı tedirginlik düzeyi. Bu hususta epey mesafe alınsa da tartışılması gereken çok şey olduğunu düşünüyorum. Kadınların bir kısmı mutsuz giden evliliğini pek çok dışsal nedenden dolayı bitiremiyor. Çünkü hâlâ bazı bölgelerde boşanmış kadına toplumun bakış açısı sorunlu.

Örneğin bir arkadaşım bazı erkek mesai arkadaşlarının eskiden ona “hanım” diye hitap ederken boşandıktan sonra direk ismiyle hitap etmeye başladıklarını söylemişti. Bir diğer arkadaşım boşandığını aylarca gizlediğini… Kadınlar toplumun bakış açısından tedirginler. Mücadele etmek zorunda olmaktan tedirginler. Tedirgin ve kaygılılar; gelecek adına kaygılılar, kendileri adına, çocukları adına kaygılılar. Bu yüzden başkaları adına göstermelik yaşayıp gidiyorlar. Mutlu(y)muş gibi, bir aile(y)miş gibi, evli(y)miş gibi…

Sonra kadın yazarlara bakalım. Yine bu eril zihniyetle savaşmak zorundalar. Kadın kadınlığıyla nasıl bu kadar cesur yazmış? Yoksa tüm bunları yaşamış mı? Eğer çekingen ve tutuk yazsa bu defa da; “kadın yazarlar genelde ev içi muhabbetinden öte bir şey yazamıyor” şeklinde eleştirilere maruz kalıyor. Tüm bunlarla savaşmak gerçekten yorucu. Toplumun çarkları arasında ezilip posası çıkarılan kadının yüzünde elbette tedirgin bir gülücük olacaktır.  

Virginia Voolf, “Kendine Ait Bir Oda”adlı kitabında “Neden tarihe damga vurmuş bir kadın yazar yok?” sorusunu irdeler. Sonra da kadınların kendilerine ait odalarının yani özel bir yaşam alanının olmayışına bağlar sorunu ki ben de katılıyorum bu görüşe. Yalnız şu da var ki günümüzde kadınlar kendi yaşamlarına daha fazla sahip çıkıyor. Farkındalıkları yüksek. Sağdan soldan, her kesimden kadın bu uyanışı yaşıyor. Erkekler kadınlara bu anlamda destek olurlarsa kadının karşısında değil de yanında yer alırlarsa kadınlar daha güvenle gülümserler.

Neden mutluluğu teğet geçmiş kadınları anlatıyorsunuz? Mutsuz, hüzünlü ama her şeye rağmen sabreden, olan biteni sineye çeken kadınlar… Hayatı derinden sezmek kadınları mutsuzlaştırıyor mu? Neler söylersiniz?

Dert sahibi olmayı önemsiyorum. Herhangi bir derdi olmayan karakterler bana çekici gelmiyor belki de, bilmiyorum. Üstelik hayatı derinden sezmek ayrıntıları daha fazla görmeyi beraberinde getiriyor. Başka birinin penceresinden bakınca belki bâd-ı saba’dır rüzgar fakat senin için ortalığı darmadağın eden bir fırtına… Terazinin hassasiyeti önemli burada. Benim terazimdekiler; kırılmak, dökülmek, eksilmek, parçalanmak sonra tekrar toparlanmak ve direnmek… Bu anlamda kahramanlarımın sessizliğini çok da edilgen bulmuyorum. Sadece gürültü çıkarmıyorlar. Bittikleri noktada beklemedeler. Bir bilince dayanan beklemede bir çeşit direnmektir. Bu hassas terazi yüzünden daha da mutsuzlaşıyor  kadın. Fakat mutluluk mu derin bir seziş mi, derseniz ben sezgiyi tercih ederim.

Neden mutluluk yerine hüznü anlatıyorsunuz? Hayatın gülen bir yüzü yok mu?

Hayatın gülen bir yüzü var elbette. Ben de bunu kendime söyledim hatta mizahi öykü de yazdım ama kendim beğenmedim öncelikle. İnsanın yarası neredeyse dikkati oradadır. Bir gün yaralarımız tamamen iyileşirse belki ben de neşeli şeyler yazarım.

Hayatımızın karanlık ve derin yönleri bizi neden çıkmaz sokaklara, hastanelere, mahkeme kapılarına mahkûm ediyor?

Hayatın pek çok kapısı var. Sokaklar, hastaneler, mahkemeler de onlardan bazıları. En derin en travmatik hikâyeler bir hastane veya bir mahkeme kapısının ardında değil midir? Yaşam düz bir çizgide ilerlemiyor. İnişli çıkışlı, virajlı yollardan geçiyoruz. Bazen kapkaranlık dehlizlerde açıyoruz gözlerimizi. Yolun sonu, diye düşünüyoruz. Bu tünelden çıkış yok, diyoruz. En karanlık, en kötücül yanlarımızla yüzleşiyoruz kimi zaman. Ama hepsi biziz. Bize ait yansımalar. İnsan olmaklığımız bu.  Bu kapılarla barışmak zorundayız.

Kitabınızda erkeklerin adı neden yok? Yazarların evli olması iç sansürü güçlendiren bir durum mu?

“Kadının Adı Yok”sa erkeğin de olmasın. Şaka elbette. İşin gerçeği ben ad verme hususunda yeteneksizim. Az sayıda öykümde kahramanların adı vardır. Onlar da zoraki şekilde sonradan konmuştur. Yoksa isim koymanın evlilikle bir ilgisi yok. Ancak evli olmak yazar kadınlarda iç sansürü tetikliyor. Aslında evli ya da bekar fark etmez kadın yazar olmak bizatihi sansürü beraberinde getiriyor çoğu zaman. Ben kendimde yıkmaya çalıştım bunu. İç sesim; “bunu okuduklarında senin hakkında ne düşünecekler?” dedi yer yer. Sonra daha baskın olan bir başka ses -ki o, sanırım daha bir cadıydı daha bir özgürlükçüydü- “eğer bugün kendi arzun dışında kalemine sansür koyarsan asla kendin olamayacaksın. Maskeli baloların tatlı, sempatik yazar hanımı olmak için yola çıkmadın,” dedi. Ben de onu dinledim. Çünkü bu, benim için bir varoluş mücadelesi. Bir çeşit çığlık. Çığlığımı bastıramazdım.

Bazı kesimlerden öykülerimin fazla cesur veya cüretkâr olduğunu söyleyenler de oldu. Bunları duymak beni üzmüyor aksine amacıma ulaşmışım diye düşünüyorum. Rasim Özdenören’in: “Öyküde pornografiye karşıyız,” manasında bir sözü vardır. Aslında öykünün konusundan bahsetmez burada.

Yazar ne anlatırsa anlatsın her şeyi açık eden, teşhirci bir dille anlatmasın, demek istiyor. Yazar, okuyucunun hayal gücünü tetikleyen, estetik bir örtüye bürünmüş, okuyucunun zihni tarafından doldurulacak boşluklar bırakan bir dil kullansın. Önemli olan bence bu. İç Sansür olacaksa bu noktada olmalı.

Bir kadın olarak birey olmakla kitleye karışmak arasında sıkışıp kalan kadınlar ve toplumsal kurallar, gelenekler ve evlilik algısı hakkında neler söylersiniz? Evler kadın feryadının dondurulduğu, dışarı sızdırmadığı bir buzdolabı mı? Değerlendirmelerinizi öğrenebilir miyiz?

Aslında soru cevabını da içinde barındırıyor. Birey olmak bedel isteyen bir şey. Kitleye karışıp görünmez olunca konfor alanınızda mutlu mesut yaşayabilirsiniz. Ama bu herkesi mutlu etmez.  Birey olma mücadelesinin her toplumda zorlu geçtiğini biliyoruz. Batıda kendi iç hesaplaşmasını yapmış; dinle, iktidarla, egemen söylemlerle, büyük öğretilerle, çeşitli ideolojilerle mücadelesini çoktan vermiş, bedeller ödemiş birey-insanın öyküsü var. Bizde ise sancılı süreç devam ediyor. Bu sancılardan ne doğacak, nasıl bir bebeğimiz olacak hep birlikte göreceğiz. Öncelikle kadın erkek karşılıklı olarak birbirimizin serüvenine saygı duymalıyız. Geleneksel anlayışlarımızdan sıyrılıp yeni insan tipini anlamaya çalışmak durumundayız. Çünkü bu yeni insan geleneksel söylemlerden etkilenmiyor. Daha doğrusu gelenekle modern arasında farklı bir bağ kurmuş durumunda. Muhafazakâr kadın da kendisini yeniden yapılandırıyor. Daha farklı evlilik anlayışı, daha özgürlükçü bir kadın modeline evriliyor toplumsal yapı. Bu konuya değinmişken bahsetmeden geçemeyeceğim; Mustafa Everdi’nin kitabımla ilgili bir değerlendirme yazısı vardı. O yazıda şöyle cümleler vardı: “İlk düğme yanlış iliklenince hiç kimse kendi olmaya imkân bulamıyor. Hayatımızda yanlış iliklenen düğmelerin öyküsü bunlar. Bu nedenle mutluluğun, coşkunun, yaşama sevincinin değil, hüzünlerin, kırılganlıkların, yaraların imgesi Dört Mevsim Gazozu”

Biz şimdi yanlış iliklenen o ilk düğmeler yüzünden üzerimizde yamuk duran bu benlik, kendilik giysilerinin düğmelerini yeni baştan iliklemek zorundayız.

Öykülerinizin karakterleri neden sürekli üşüyorlar? Ülke görünmez buzdağları ile mi kuşatılmış yoksa? Aşkın sıcak nefesi eritebilecek mi bu buzdan dağları?

Onlar çevremde gördüğüm kadınlar. Tanıdığım çoğu kadın sevgisizlikten üşüyor. Evli ve mutsuz kadınlar evlilikten aradığını bulamamış; boşanmış ve mutsuz kadınlar ise sığınacak bir liman arayışında ve yalnızlıktan mutsuz, toplumsal, ailevi baskılar yüzünden mutsuz. Bekar veya evli fark etmez kadınlardan birçoğu dedikodudan o kadar çekiniyor ki yalnızca arkadaş olarak gördüğü bir erkekle bile baş başa oturup sohbet etmeye cesaret edemiyor. (Daha çok orta ve üstü yaş grubunu kastediyorum) Bir de şu var; erkekleri de ayrıca ele almak lazım. Erkekler ne derece hazır buna? Dostça bir sohbet gerçekten mümkün mü? Kendileriyle yalnızca bir şeyler konuşup dostça sohbet etmek isteyen bir kadına da bazı erkekler derhal farklı gözle bakmaya başlıyor. Yani kadın ve erkek olarak eskiye nazaran epey mesafe alınsa da aşılamamış noktalar var.

Bu mesafeler iki karşı cinsin olgunlaşmasıyla daha da kısalacak. Karşılıklı olarak birbirimizi daha iyi anladığımızda, elde edilmesi gereken değil birbirini anlayan, ne istediğini bilen ve kendini rahatça ifade edebilen insanlar olarak doğru bir iletişim kurduğumuzda bu mesafe silikleşecek.

“Dört Mevsim Gazozu” büyük trajedimizi, acı gerçeklerimizi cesaretle anlatan öyküler toplamı. Cesur bir girişim. Korkmadınız mı mahalle baskısından ya da gelecek tepkilerden? Nasıl karşılandı kitabınız yakın ve uzak çevrenizde?

Ben yola çıkarken baskı ve dışlanmayı göze almıştım. Bu anlamda bazı yönlerden tahmin ettiğim gibi oldu, bazı yönlerden olmadı. Edebiyatla ilgisi olmayan bazı çevreler tarafından eleştiriler aldım, daha doğrusu dedikodu tarzında kulağıma geldi diyeyim. Ama bunlar beklediğim kadar yüksek dozda değildi. Sandığımın aksine öyküler sahiplenildi. Muhafazakâr camia da dahil olmak üzere özellikle kadınlar tarafından övgüye mazhar oldu. Bu beni hem şaşırttı hem de sevindirdi. Bu hususta mahalle baskısından korkmadım, zaten korksam yola çıkamazdım.

Son olarak neler söylersiniz?

Şunu söylemek isterim; ben bu öyküleri özellikle erkeklerin okumasını istiyorum. Kadınları biraz da farklı bir açıdan görsünler istiyorum. Hani; “kadınları anlamak zordur” gibi bir algı vardır ya erkek dünyasında. Sadece kadın farklı bakıyor olay ve olgulara. Onu anlamak için onun baktığı pencereye biraz yaklaşmak gerek.

Ve son olarak bu ilham verici sorular için teşekkür ederim.

Samimi cevaplarınız için biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Segah GÜMÜŞ

    • 1977’de Ankara’da doğdu.
    • Hasanoğlan Öğretmen Lisesini ve Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi bölümünü bitirdi.
    • Yalova Üniversitesinde İletişim Sanatları alanında yüksek lisans yaptı.  
    • Nevşehir Kozaklı’da ve Yalova’da öğretmenlik yaptı.
    • Evlendi. Sena ve Eren’e anne oldu.
    • Öykü ve sinema yazıları yazdı. 
    • Bildiri ve makaleler kaleme aldı.
    • Öykülerini Heceöykü, Türk Dili ve Cins dergilerinde yayımladı, yayımlıyor.
    • Çeşitli kongrelerde bildiriler sundu.
    • İlk öykü kitabı “Dört Mevsim Gazozu” Hece Yayınlarından 2021 Ekim’de çıktı.
    • Hâlâ öğrenmenin peşinde.

One Comment

  1. Filiz Tosun Reply

    Kadınların sesi olmuş, verdiğin tüm cevaplar 🙂 Bir şeyler değişir mi bilmiyorum ama sen ve senin gibi cesur kalemler umut veriyor. Vermeli de…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir