Hadisler Ekseninde Çevre Ahlakı

Her çağın düşünceye, kurallara nüfuz eden bir ruhunun olduğunu ve bu ruhun aynı zamanda kendine has sorunlar da ürettiğini biliyoruz. Modern çağın problemlerini savaşlar, yıkımlar, salgın hastalıklar, mazlumların bombalanması ve büyük çevresel felaketler olarak sıralayabiliriz. Sanayi devriminin maddi alanı Fransız devriminin de politik ve toplumsal alanı düşünsel anlamda dönüştürmesiyle aydınlanma denilen yeni bir döneme girildi. Bu dönem dünyayı ve insanlığı yok oluşa sürükleyen kontrolsüz büyümeyi ve tüketim çılgınlığını beraberinde getirdi.

Modernizmin doğurduğu süreçlerin neticesinde derinleşen sorunlar karşısında bağlayıcılığı ve geçerliliği zaman üstü olan ahlaki ilkeler rehberliğinde yanlış olanla, kötülüklerle hesaplaşmamız gerekiyor. Bu hesaplaşmayı yapabilecek insanın arandığı bir zamanda çevreyi korumayı konuşuyor ve tartışıyoruz. Belki de tersinden sorgulamayla işe başlamak gerekir. Yani çevreden önce insanı korumak. Peki kimden? İnsandan. Hangi insandan? Birbirinin kurdu, ihtiraslarının kölesi olan insandan. Çoğaltalım soruları. İnsanı insandan kim koruyacak? İdeolojiler mi? Para mı? Her gün öldürücülüğü daha da geliştirilen bombalar mı? Felsefe mi? Din mi? Cevaplar kişinin düşünsel arka planına göre farklılaşacaktır. Fakat eminim önceliğin insanın iç dünyasının ehlileştirilmesinde olduğu konusunda hem fikir olabiliriz.

Prof. Dr. Huriye Martı, çevre ahlakı konusunda çok yönlü sorgulamalarla meseleyi farklı boyutlarıyla ele aldığı bir eserle çıkıyor karşımıza. Diyanet Vakfı Yayınlarından çıkan “Hadisler Ekseninde Çevre Ahlakı” kitabı çevre meselesinin İslam’ın, Müslümanların gündelik ve politik alanlarda gündeminde olmadığı eleştirilerine bir cevap niteliğindeki çalışmalardan biri aynı zamanda. Öncelikle kitap, ismindeki çağrışımla sadece hadislerin derlendiği bir çalışma değil. Çevre insan ilişkisinde yaşanan sorunlar üzerine yerli, yabancı birçok düşünürün, ilim adamının fikirlerine yer veren, olan biten karşısında nasıl bir duruşun olması gerektiğinin ufuklarını çizen bir eser. Kitabın amacı çevre ahlakını dinin temel referans kaynakları ile açıklaması. Elbette vahyin indiği dönemin çevre meseleleriyle günümüzün çevresel problemleri bir değil. Yazar, Kur’an ve hadislerde belirlenen ilkesel prensipler üzerinden problem oluşturan zihniyeti sorgulayarak bilinç uyandırıyor. “Sorunu üreten insanoğlunu bu sorunu üretmeye iten zihniyeti ve değerler dizisini sorgulamadıkça, sorgulanan hatalı zihin kalıplarını doğrularıyla değiştirmedikçe ortaya konan çabalar gündelik, çözümler yüzeysel kalacaktır.” Söylemiyle problemin çıkış noktasına işaret ediyor.

Çevre Kimin Meselesi

Çevreci hareketlerin genelde seküler, ideolojik sol örgütlerden ve marjinal grupların içinden çıktığını görüyoruz. Sosyolojik tabanı yoğunlukla dindar, muhafazakâr kesimler için bu bir çelişki gibi görülebilir. Oysa çevrenin hoyratça tahrip edilmesine, kirletilmesine karşı tepkisel sesin, hassasiyetin, engel olacak girişimlerin daha çok Müslümanlardan gelmesi gerekmez mi? Zira iman etmiş yüreklerden emanet bilinciyle harekete geçerek ahlaki bir perspektif ve daha fazla çaba geliştirmeleri beklenir. Bugün yaşadığımız gerçekliğin gereği, duyarlılıkta kentli, iyi eğitimli farklı politik görüşlere sahip insanların gelecek nesiller için endişelenmeleri kadar çevrenin bir parçası olan her insan tekinin ortak değerlerde buluşmasını zorunlu kılıyor. Hz Peygamber’in aynı gemideyiz metaforundan yola çıkarak birlikte hareket etmenin gerekliliğini bir kez daha düşünmeliyiz.

“Çevre konusunda kendilerinin sebep oldukları sonuçlar üzerine zorunlu olarak Batılı devletler harekete geçtiler” eleştirilerini yapanların haklı yanları var. Fakat kendimize baktığımızda ne durumda olduğumuzu ne yaptığımızı sorguladığımızda çok da masum olmadığımızı görüyoruz. Çevreci akımların politik zihniyetlerine takılmaktan ve suçlamaktan ziyade çevre konusunda ne öneriyorlar, bizim çevre konusunda söyleyebileceğimiz neler var? Soruları meselenin özüne yönelmemizi sağlar. Aynı yaklaşım marjinal çevrecilerin dine bakışları içinde geçerli. Evet, iklim değişikliğine sebep olan kimyasal kirlilikten, karbondioksit salınımına, dünyanın fiziğini, kimyasını değiştiren doğunun veya üçüncü dünyanın insanları birinci derecede fail değildir diyebiliriz. Yerel olanın global meseleye dönüştüğü bir zamanda sorunların üretilmesinde direkt katkımız olmasa da zararlarından etkilenmede mağdurluğumuz ortak. Çözüm üretmenin, sahiplenmenin ve ikna edici adımların parçası olmak durumundayız.

Çevre Algısının Tarihi Gelişimi Ve Ekolojik Bunalım

Yazar, çevreyi tüm yönleriyle, renkleriyle ele alarak geniş anlamda tanımlamış. Çevre denilince insanın etrafında etkileşim içinde bulunduğu canlı cansız bütün nesneleri anlıyoruz. Bunlara kültürel çevremizi de ekleyebiliriz. Geleneksel zamanlarda çevre, insanın yaşadığı yer ile sınırlı iken küresel dönemde tüm dünya çevremiz oldu. Öyle ki yerkürenin herhangi bir yerinde meydana gelen sosyal ve ekonomik hareketlilikten bütün insanlık etkileniyor.

Huriye Martı, çevre algısının gelişimini eski Yunan filozoflarının düşüncelerine yer vererek anlatmaya başlıyor. Aristoteles, doğayı olduğu gibi kendi haline bırakmayı savunurken Herakleitos, insanın doğa ile konuşabileceğini, onu duyabileceğini bunun için yapması gerekenin gönül gözüyle etrafına bakması olduğunu söylüyor. Bir bakıma bakmak ile görmek arasındaki ince ayrıma da dikkat çekiyor. Gören insan kozmosun ayetlerini yorumlar. Gördüğü taşın, toprağın, ağacın, börtü böceğin, havanın, suyun, cansız, amaçsız, nesneler, varlıklar olmadığını anlar. Ne hazindir ki insanoğlu çevreyi kirlettikten sonra kirlenen çevrenin kendine verdiği zararı ve temiz çevrenin önemini anlayabildi. 

Krizin sorumlusunun, suçlusunun kim olduğu üzerine farklı düşünceler geliştirilmiş. Sanayileşmeden teknolojiye, kapitalizmden modernizme ve hatta din, bu krizin sorumlusu olarak gösterilmiş. Kitabın temel savına göre esas neden, insanın doymak bilmeyen hırslarında ve büyümenin büyüsüne odaklanmış rekabet anlayışında aranmalı. Çünkü insanın iç dünyasındaki bilinç, duygu ve düşünce kirliliğinin dışa yansımasıyla krizin tablosu farklı varyantlarıyla karşımıza çıkıyor. Suçlunun kim olduğunun cevabını her konuda rehberlik eden Kur’an, veriyor. “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah dönüş yapsınlar diye işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor” (Rum 41) Ayeti suçluyu dışarılarda aramayın, kendinize bakın, işlerinizi yerli yerince yapın yoksa sorumsuzluğun ve bencilliğin olduğu her yerde kötü sonuçlar kaçınılmazdır diyor.

Dinlerde Çevre Algısı

Kitapta çok tanrılı ve semavi dinlerin tabiatla ilgili öğretilerine yapılan yorumların hayata nasıl yansıtıldığının izi sürülüyor. Çok tanrılı dinlerde insanlar, başta bitkiler olmak üzere tüm varlıkların tanrıların yardımcıları olan mistik varlıklar tarafından korunduğu inancıyla tanrıların gazabına uğramamak için ihtiyaçları kadar tabiattan yararlanmışlar. Doğayı yenmek, üzerinde tahakküm kurmak yerine doğayı yöneten güçleri kabul ederek saygı duymuşlar, onun doğal ritimlerine ayak uydurmayı onunla mutlu olmayı öğrenmişler.

Yahudi Hıristiyan geleneğe çevre konusunda suçlu gözüyle bakılmasına sebep gösterilen Kitab-ı Mukaddes’in tekvin bölümünde yaratılışın hikâyesi ciddi tartışmaların ve eleştirilerin konusu olmuştur. İlgili ayetlerde Tanrı’nın geceyi gündüzü, yeri göğü, bitkileri, deniz ve karadaki hayvanları, mevsimleri, hayvanları yarattıktan sonra tüm bunlara egemen olması için insanı yaratması anlatılıyor. “Bu ayetler yeryüzünün sömürülmesine zemin hazırladı”, eleştirileri merkezi noktayı oluşturuyor. “Hıristiyanlığın ahirete daha çok önem vermesinin bu dünyayı değersiz gören, küçümseyen tavrının insanın doğaya tahakkümünü cesaretlendirdiği” diğer eleştiri konusudur. 

İslam Ve Çevre Algısı

İnanan insan için kâinattaki her nesne kozmik bir ayettir. Yaratıcısının gücünü, kudretini, ilmini gösteren birer belgedir. Tabiattaki her varlık Allah’ın varlığının delilleridir. Mü’min etrafına baktığında anlam yüklü bir bütünle karşılaşır. Her bir varlığın belirli bir maksat için yaratıldığını kabul eder. Böylesine bakir düzen ve ahenge sahip kompleks bir eser, insanı yaratıcısına yönlendirirken çevresiyle diyalojik bir ilişkiye girmesine vesile olur. Bu da dinin bildirdiği, görünen görünmeyen her varlığın insanı kuşatması anlamına gelir. Her an yaratıcısının gözetiminde olması, onunla beraber olan meleklerin bulunması, Mü’min’i yaşadığı çevreye karşı yükümlülüklerinde canlı ve diri tutar. Allah’ın rahmet ve emanet olarak insanlığa sunduğu ayetlere zarar vermenin nimetlere karşı nankörlük etmek anlamına geldiğini bilir.

Müslümanların ontolojik anlamda tabiatla ilişkisinde bir sıkıntı olmadığı söylenebilir. Fakat pratikte çevreye zarar vermede payımızın olduğu gibi çevresel krizler karşısında ciddi paradigmalar üretemediğimiz gerçeğiyle de yüz yüzeyiz. Zaten Huriye Martı da İslami ekoloji bilincinin çocukluk evresinde oluştuğunu söylüyor.

Yazar, Kur’an’da kâinat ile ilgili ayetlerin dört gayeyle zikredilişini özetliyor. Metafizik konulara delil getirme, tabiat olayları hakkında bilgi verme, insanın ihtiyaçlarını karşılamak için onun hizmetine verildiğini bildirme ve tabiatın korunması gerektiğini öğretme.

Modern Zamanlarda Çevre

Din ile mesafesini açan aydınlanma zihniyeti, Batılı insanın tabiata bakışında köklü değişikliklere yol açtı. Artık tanrının yönettiği evren düzeninden insanın doğaya hükmedebileceği bir sisteme geçildi. Rasyonalizmin teoloji karşısındaki tutumu kırılma noktası oldu diyebiliriz. Doğanın eleştirel biçimde gözlemlenmesini savunan Bacon’un epistemolojisinde “bilgi güçten ibaretti. Bilginin amacı ise, insanın evren üzerindeki egemenliğinin sınırlarını genişletmek, hayatın güçlüklerini fethetmek, doğaya boyun eğdirmekti.” Yani artık bilgi, sömürücülüğün merkezi aracı olacaktı. Descartes’in maddenin hiçbir amaç yahut ruh taşımadığını öne sürdüğü Kartezyen düalizmi ise ruhsal olanın izini maddeden silme çabasıydı.

Huriye Martı’nın, çevre bunalımına karşı sığ bir düşünce olan çevreciliğin yerine bütüncül ve daha kapsamlı yaklaşım olan “ekoloji” kavramını önermesi çok isabetli. “Çevre kavramından ekolojiye geçiş, bir terminoloji değişmesi değil, bir anlayış değişmesidir. Zira çevre ve ekoloji kavramları arasında içerik ve yaklaşım farkları bulunmaktadır… ekoloji doğa ve insanlığın doğal dünyayla ilişkisi hakkında daha geniş bir kavrayış getirir. Çevre sorununu görünen dışsal sonuçları üzerinden değerlendirmek eksik bir tanımlama olduğu gibi köklü bir çözümün üretilmesinde yeterli olmayacaktır.”

Çevre Ahlakı Yaklaşımları

Ekolojik krizlerin kökenlerini anlamaya çalışan ilim ve düşünce insanları farklı yaklaşımlar ve beklentiler ile fikirlerini söylemişler. İnsanı merkeze alan ahlak yaklaşımında insanın ayrıcalığından hareketle sağladığı yarar ölçüsünde doğaya değer verme eğilimi vardır. İnsanı tek ölçü olarak kabul eden bu epistemolojik düşüncenin şovenizme, narsizme sebep olduğu su götürmez gerçektir. İnsanın merkeze alınmasından daha doğal olan nedir sorusu akla gelebilir. Asıl olan insanın çıkarları mıdır? Cevabımız evet ise diğer canlı türlerinin yok olma pahasına insanın çıkarlarının gözetilmesi ne kadar ahlakidir? Yazar, bunun meselenin düğüm noktasının olduğunu söylüyor. Tabiatla insanı keskin biçimde ayıran bu yaklaşımın içinden çıkan eleştirel çevre hareketleri, gelişmiş ülkelerin refahını, sağlığını öncelediğinden dolayı tepkisel eylemlerle karşılık veriyor.

Çevre merkezli yaklaşımın temel düşüncesi ise doğal dünyanın değeri insana sağladığı çıkarlardan ziyade, tabiatın kendi öz varlığıyla değerli olmasıdır. İnsan merkezci yaklaşımın aksine düalist ayrımı reddeden anlayış, insan sevmez bir bakış olduğu için eleştirilir. İnsanı ve tabiatı birbirleriyle bağlantılı bütün olarak ele alır. Animist bir anlayışın izlerini taşıyan düşünceleriyle bu yaklaşım, insanın yanına diğer canlıları da özne olarak koyuyor. Bu bakış açısının semavi dinlerin doğaya bakışlarıyla örtüştüğü ortak noktalar var. İçinden gelişen derin ekoloji hareketi insanın kendi dışındaki varlıklarla bütünleşmesini savunarak farklı dinlerden ve mistik eğilimlerden beslenerek “ekosofi” kavramını geliştirmiştir.

Bir de derin ekoloji görüşünü eleştiren toplumsal ekoloji yaklaşımı var. Yazar, bu görüşün fikir babası M. Bookchin’in düşüncelerine yer veriyor. Ona göre: “İnsanlığın doğayı sömürmesi ve hükmü altına alması gerektiği yolundaki temel kavrayış, insanın insan üzerindeki tahakkümü ve sömürüsünden kaynaklanır. Toplumsal tahakkümle ortaya çıkan hiyerarşiler, sınıflar, mülkiyet biçimleri ve devletçi kurumlar, kavramsal olarak insanlığın doğayla ilişkisine taşındı. Doğa da giderek tıpkı latifundialardaki köleler gibi acımasızca sömürülecek bir kaynak, bir nesne, bir hammadde olarak görülmeye başlandı” Bookchin’e göre güçlüler lehine kurulan bir düzenin sonucunda etraftaki her şeyi hüküm altına alınmasıyla doğanın ve zayıf olan insanın istismar edilmesi kaçınılmaz olur. Haklı olduğu birçok görüşü olsa da onun da handikabı tek ahlaki öznesi insan olduğundan dolayı içsel manevi yönelimleri görmezden gelmesidir.

Diğer çevre etiği ekolü ise eko-feminist yaklaşımdır. Feminist felsefi akıma göre, “kadın ve tabiat arasında antik bir bağ kuran, tabiatı da kadın gibi sömüren, tahakküm mantığıyla hareket eden, üstün cins olduğunu düşünerek tabiatı da hizaya sokmaya ve kullanmaya çalışan erkek gücü, sorunun merkezidir. Çözüm ise, ancak ataerkil mantığın sona erdirilmesiyle mümkün olabilecektir.” Kadınlar ve doğal çevre arasında kurdukları bağ ile baskı biçimlerini ilişkilendiren feminist felsefi düşüncenin sorunu ele alış biçimi her haliyle zorlama bir yorum olmuş.

Bu yaklaşımlardan farklı olarak Seyyid Hüseyin Nasr, meselenin özünü Müslümanca bakışla izah ediyor. Ona göre modern insan, tabiata birlikte yaşanılacak bir varlık gibi değil de tabiattan bağını kopararak kendisinden yararlanılacak varlık gözüyle bakıyor, insanla çevre arasındaki ilişkinin bozulmasının sebebinin insanın Allah ile olan bağının kopmasından başka bir ifadeyle maneviyat fukaralığından kaynaklandığını söylüyor.

Huriye Martı, sorgulamalarıyla bir yandan yüzleşme yapıyor, diğer yandan farklı kanallardan gelen bilgilerle çevre krizinin aşılabileceğini vurguluyor. Nasıl bir çevre ahlakına ihtiyacımız var? Tabiata dair Kur’an ayetlerini, temizliğe, çevreyi korumaya, ağaç dikmeye yahut da israfa ve hırsa dair hadis rivayetlerini derlemek yeterli olacak mı? Doğal olayların değişkenliği ve insanın çevresiyle ilgili anlayışının sürekli gelişmesi karşısında, dikey ve tek yönlü bir bilgi akışı yeterli olacak mı, yoksa bir beyin fırtınasına, el birliğiyle ulaşılan bir bilgi harmanına mı ihtiyaç var?

Çevre Ahlakının Pratikteki Yüzü

Yazarın ifadesiyle insanın tabiat ile olan bağı, birbirini besleyen ve bütünleyen dengeli ve diyalojik bir ilişki sorumluluğudur. Bu bölümde dört ana elementle (toprak, su, hava, ateş) diyalojik ilişkiyi ve hayvanlara karşı olması gereken tavrı, Hz. Peygamber’in hadisleri ve pratikleri üzerinden örneklendiriyor. Hz Peygamber (s.a.v), çocukluğundan itibaren tabiatın içinde bitkilerle, hayvanlarla iç içe yaşamış toprağın, suyun ve bütünüyle tabiatın sunduklarıyla yaratıcısını düşünmüştür.  “Her kimin yeri varsa onu eksin; kendisi ekmezse onu (din) kardeşine ektirsin” öğüdüyle hem atıl durumdaki toprağı ihya etmeyi hem de ondan faydalanmayı esas almıştır. Suyun geçtiği yollara, pınarlara abdest bozmanın lanetlik bir davranış olduğu uyarısını bugünün kanalizasyon veya farklı yollarla akarsuların, göllerin, denizlerin kimyasal endüstriyel atıklarla kirletilmesine karşı bir ikaz olarak almamız gerekir. Bugünkü gibi hava kirliliğinin olmadığı bir dönemde insanları rahatsız eden her türlü kokuya tepki göstermesi havanın kirletilmemesi yönünde bir mesajdır, ihtardır.

Hz Peygamber’in tabiatla dostluğunu ve örnekliğini somut bir şekilde gösteren özel bir bilgiyi de kitaptan öğreniyoruz. “Bir Yahudi’nin kölesi olan Selman’ı Farisi efendisiyle özgürlük anlaşması yapacağında, üç yüz hurma fidanı dikme şartını da anlaşmanın maddeleri arasına yazmasını isteyen Hz Peygamber’in, ashabın yardımıyla toplanan fidanları açılan çukurlara bizzat dikmesi ve fidanların fire vermeden tutması” çok etkileyici bir örnektir. Yine hayvanların dövüştürülmemesini eziyet edilmemesini boş yere öldürülmemesini istemiş “bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan korkunuz” uyarısıyla imandan beslenen bir ahlaki anlayışı öğütlemiştir.  

Yaşanan ekoloji krizini aşma adına felsefi anlamda çevre etiği çalışmalarının yeni açılımlarla evrensel bir bilgi üretimine katkı sağladığı muhakkak. Fakat yeterli olduğu söylenemez. Son zamanlarda çevre felaketi meselesini sadece bilimsel ve teknolojik yöntemlerle, katı kurallarla çözülemeyeceğinin anlaşılmasıyla dinler aracılığıyla ahlaki ve manevi alanın tahkim edilmesinin olanağı üzerine düşünceler dolaşıma girmiştir. Dinlerin modern dünyanın problemlerine tercüman olma, ahlaki çözümler üretme kapasitelerinden insanı dönüştürme, çevreye karşı duyarlılıkta motive etme potansiyellerinden hareketle çevre konusundaki tutumlarından yararlanmak gerektiğini savunan görüşler seslendiriliyor. Çevreye, insana ve gelecek nesillere geri dönüşümü olmayan kirliliği miras bırakmamak için bu sese kulak vermek insanlığın ortak çıkarına olacaktır.

Temel referanslarımız ekseninde Allah, insan, çevre üçgeninde çevre ahlakını zengin muhtevasıyla, farklı disiplinler arasında kurduğu bağ ile eserin bu alanda önemli bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum.

Kerim ALPTEKİN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir