Deniz, kırk yılda bir ilk kıyısını arar; insan, her gün.
“İlk adımını atmaya başlayan insan, son hızla giden bir otomobilin altından fırlayan tekerlek gibi önüne çıkan her şeye çarpa çarpa ilerler, yıkar, kırar, ezer, kendini de parçalayarak ıssız bir yerde durur. Ben, böyleydim. Üzerimde yük gibi duran her şey, aslında beni bir bütünün en gerekli parçası yapan bağlarımdı. Attığım her adımda geriye dönüp baktıysam da kopuşun verdiği tutkuya karşı koyamıyordum. Neyden, niçin kaçtığımı da varacağım yeri de bilmiyordum.”
Bir kazma daha vurdu bunları söylerken. Yumuşak toprak, yerini çakıllı ve sert bir katmana bırakmıştı. Bu yüzden her darbede yalnızca bir avuç kadar toprak koparabiliyordu. Zayıf bilekleri, kendisinden kat kat daha ağır yiyecekler taşıyan karıncalarınki gibi güçlü görünüyordu. yer yer beyazlaşmış seyrek kılların olduğu kolları kızarmış, terlemişti. Nefes nefeseydi. Zaten çoğunlukla ıssız olan bu yerde o an hiç kimse yoktu. Vadinin içinde geyik sürüsü gibi önüne çıkan hiçbir şeye aldırmadan akan Çoruh’un gürültüsü işitiliyordu buradan. O azgın suyun içinde birbirine çarpan kayaların çığlıkları, duyanların kulaklarında değil de göğsünün ortasında duyuluyordu sanki.
Kazmayı dik tutup karnının boşluğuna dayadı. Elinin tersiyle alnındaki terleri silince alnında bir çamur lekesi oluştu.
“Ne kadar saklanmak istiyorsam, o kadar derin kazacağım.”
Yorulmuştu. Bir kere daha yeniledim yardım etme isteğimi. Elbette boşuna bir çabaydı bu; çünkü önceden uyarmıştı beni. Tek başına yapacaktı bu işi. Bu inadı, düşe kalka da olsa ayağa kalmak isteyen ağır hastalarınki gibi, gururdandı. Bunu bildiğim ve onu iyi tanıdığım için ısrar etmeden yerime oturmuştum.
Bu sefer küreği aldı eline. Küreğin kısacık sapı, bu köyde hemen hemen her bahçede bulunan ceviz ağaçlarının dalından yapılmıştı. Kuyu kazıcılarının kullandığı küreklere benziyordu. Toprağı yavaş yavaş atmaya başladı derin soluyarak. Çakıl taşlarından ötürü küreği tam dolduramadığı için, savurduğu toprağın tozu rüzgârın da etkisiyle onun yüzüne gözüne çarpıyor, gözlüğünün kalın camında birikiyordu. Toprağın hepsini attıktan sonra çukurun kenarına oturdu, ayakları havada kalacak kadar derinleşmiş olan çukurun içinde bacaklarını sallıyordu. Köyün girişindeki çeşmeden getirdiğimiz suyu küçük küçük yudumlarla içti. Şişeyi ağzına alırken de burun deliklerini genişleterek suyun kokusunu almaya çalışıyordu. Şişeyi bıraktıktan sonra gömleğinin cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. Başını hemen solumuzda duran küçük tepeye çevirip dumanı oraya üfledi.
“Evimiz buradaydı, bu tepenin üstünde. Küçük yaşta buralardan çıkıp gidince her gelişimde biraz daha garipsedim kendimi babamın evinin içinde. Şimdi orada yeller esiyor. Bir yangında kül olmuştu. O kül, babamın yüreğinde de bir çocuk mezarı büyüklüğünde bir yara açmıştı. Bu yüzden babam, ikinci evini biraz daha yukarılara yaptı.”
Sigarasını bitirip kazdığı çukurun içine attı. Toprak kokusu ile sigaranın kokusu birbirine karışmış, izmaritten yükselen duman masmavi bir ip gibi yükselmişti. Kazmayı koltuğunun altına alıp iki avucunu da ağzına yaklaştırarak tükürüğüyle ıslattı. Kazmayı aynı yere birkaç defa vurunca yumuşak bir katmana denk geldi. Bu yüzden çukurun her tarafını çılgınca kazmaya başladı. O kadar acele ediyordu ki beni bile unutmuştu. Her tarafı kazınca nefes nefese çukurun kenarına bıraktı paslı kazmayı. Ara vermeden küreği aldı eline. Aynı aceleyle toprağı atmaya başladı. Ortaya siyah bir katman çıkmıştı. O kadar yumuşak görünüyordu ki helva sanabilirdiniz. Kendisinden beklenmeyecek bir atiklikle çukurdan çıktı. Ayağa kalkıp ellerini birbirine vurarak temizledi. Küreği bana vererek:
“Kazmasız devam edebiliriz artık. Senin de yardım etmeni istiyorum.”
Ben, küreği doldurup toprağı olabildiğince düzgün bir şekilde çukurun hemen yanına atıyordum. O da elindeki kazmayla çukurun kenarlarını düzeltiyordu.
Güneş, batmak üzere olan bir geminin tepesindeki ışık gibi hızla batıyordu. Çoruh’un uğultusu daha da artmıştı. Etraftaki ağaçlar, hışırtılı bir şarkı söylüyordu. Kuş sürüleri havada keskin manevralar yaparak uçuyor, vadinin yamaçlarına yaklaştıklarında göğe doğru yükseliyorlardı. Anayoldan geçen arabalar, karınca sürüleri gibi küçücük görünüyorlardı.
Çukur, orta boylu bir insanın boyu kadar derinleşmişti. Sırayla atıyorduk toprağı. Onun nerede, hangi derinlikte duracağını bilmiyordum. Çukurun içinde dimdik şekilde ayağa kalktı. Derinlik, neredeyse onun boyundaydı.
Bana baktı, küreği toprağa sapladı.
“Azıcık daha aldık mı, tamamdır. Benim boyumu azıcık geçsin. Hep boyumu aşan şeyler yapmışımdır. Bu da boyumu aşsın.”
Gözleri küçülmüş, göz bebekleri yumurtanın sarısı gibi sallanıyordu. Böyle zamanlarda öylesine duygu yoğunluğu yaşardı ki her davranışını onaylamak zorunda kalırdınız. Küreği aldım elinden. Karşı koymadı. Kim bilir ne zamandan kalmış olan bu küreği toprağa saplayıp:
“Bu çukur ne için?” diye sordum.
Ellerini ceplerine koyup pantolonunun önünü gererek:
“Hep bir yerim olsun istedim. Öyle bir yer olsun ki insanlar zamanla beni unutsunlar ve rahat bıraksınlar. Ben de yer değiştirmeyeyim artık. Ülke ülke, şehir şehir dolaştım da burası benim yerimdir diyemedim. En sonunda içimdeki gurbetlik duygusunun, ilk adımımı attığım yerde son bulacağına inandım. Hep orayı aradım. Ama orayı aradığımı bir türlü söyleyemedim kendime. İşte bu çukur benim mezarım olsun. Bunu sadece ikimiz bilelim.”
Söylediklerine hiç şaşırmamıştım. Gülümseyerek cevap verdim dostuma:
“Peki, ilk önce ben ölürsem o zaman nasıl yapacağız?”
Mezarın içinden bir avuç toprak alarak öbür eline tane tane boşaltarak:
“O zaman seni gömeriz buraya. Ben ölünce de bizi ayırmazlar zaten.”
Ayağa kalktı. Küçük tahta merdiveni tırmanarak mezardan çıktı. Ben de onun arkasından çıktım hemen.
Zafer Çarboğa

Son Yorumlar