Seray Hanım öncelikle bize vakit ayırdığınız için size teşekkür ederek başlamak isterim söyleşiye. “Neden yazarsınız, niye yazma ihtiyacı hissedersiniz” bir yazara en sık sorulan sorulardan biri. “Yazmasam çıldırırım, yazmak benim için terapi, yazmak için yaratılmışım” gibi cümleler de bu soruya en sık verilen yanıtlar. Ben de size sormak istiyorum: Seray Şahiner niçin yazar?
Bazı soruların çok ve bir tek cevabı var. Benim için bu sorunun duruma göre o bir tek cevabı: Bilmem ki… İçimden geliyor. Yazına neden sonra oturduğumu biliyorum ama… Neye öfkelendiysem, beni masaya o öfke oturtuyor. Ayaklandığım sebeplerden ötürü masaya oturuyorum ve konuyu bir de metin üzerinden tartışıyorum diyelim.
Genç yaşta Yunus Nadi Öykü Ödülü ve Orhan Kemal Roman Armağanı ödülünü kazandınız. Neler hissettiniz bu ödülleri kazanınca? Bu ödüllerin yazma sürecinizde ne gibi etkileri oldu?
Öncelikle beni jüride yer alan, kıymet verdiğim yazarlar okumuş oldu. Bir odaya yıllarca kapanıp bir metin yazdığınızda dışardan nasıl okunacağını pek bilemiyorsunuz. Bu ödüller, bana cesaret verdi.
Çok çalışan ve kendi emeğiyle helalleşmeden metni yayınevine yollamayan biriyim. Önem verdiğim insanların bu taltifleri de bazen yıllarca eve kapanarak hayatı kaçırıyor muyum diye aklıma gelen soruyu silikleştiriyor.
İlk kitabınız “Gelin Başı”ndan son kitabınız “Ülker Abla”a bütün öykü ve roman kahramanlarınız kadınlar. “Hepyek” kitabıyla bu kaide biraz bozulmuş görünüyor. Ezilen, ataerkil toplumda değersizleşmiş, hayatın kötü taraflarıyla çok çabuk karşılaşmış, sevgisiz ortamlarda büyümüş kadınların hikâyeleri anlattığınız. Neden böylesi bir kadın dünyasını anlatmayı gerekli gördünüz? Evli, mutlu, mesut kadın hikâyeleri de anlatabilirdiniz…
Hikâye kahramanın kriz anında başlar. Bu hem kabul edilmiş hem de benim inandığım bir mevzu. Zordayken daha zeki, daha atak oluyoruz. Ve aslına bakarsanız bu kriz anları da hayatlarımızın zorlukla hatırlayacağımız dönemleri değil. Zaten bizi zorlayan bir sistemin içindeyiz. Bir de, mesutlar kendi hikâyelerini anlatmaya daha açık oluyor. Ben, sistemin üstünü örtmeye çalıştığı hikâyelerin yazarıyım.

Gazetecilik eğitimi aldınız. Sinema alanında yüksek lisans yaptınız. Öykü ve romanlarınızda televizyonun toplumdaki vazgeçilmez yerini vurguluyorsunuz. Özellikle televizyondaki reklamlarda gösterilenle gerçek hayattaki uçurumu hissettiriyor kahramanlarınız. Kul romanındaki Mercan kendi hayatıyla televizyon ve gazetelerde gördüğü kadınların hayatını karşılaştırıyor, dehşet uçurumu tecrübe ediyor. Televizyonsuz da yapamıyor. “Hepyek” kitabınızda da kitle-iletişim araçlarını merkezi bir konuma yerleştirmişsiniz. Neler söylersiniz bu hususlarda?
İletişim fakültesi, sadece mesleki derslerden oluşmuyor, iletişim felsefesi ve stratejileri üzerine de kuramsal bir eğitim veriyor. Sosyoloji, felsefe bölümlerinin bir alana odaklanmış hali gibi. Dolayısıyla bu eğitimi aldığım için kendimi şanslı hissediyorum. Bize o sıralarda öğretilen, sadece haberi değil, haberin hangi saikle yapıldığını da okumaktı.
Artık kitle iletişim araçlarının hayatımıza mesajlarıyla sindiği bir çağda, benim hayatı okuma yöntemlerimden biri de, o hayatların devamının ya da bitişlerinin nasıl bir dille haberleştiğini de okumak. Kimi zaman eve kapatılmış, televizyondan başka muhatabı olmayan karakterlere -o da, televizyon cevap beklemeyen bir mecra olduğundan tek taraflı bir söylem var- televizyonun ne söylediği, bunun nasıl etki ettiğine de odaklanıyorum. Bu sebeple şimdiye dek yazdıklarımın çoğunda kitle iletişim araçları bir karakter kadar yer buldu…
Seray Hanım, kitaplarınızda çok sıkıntılı, trajik, kangrene dönmüş sorunları ironik bir dille anlatıyorsunuz. Kocasından şiddet gören, evden kaçmak dışında çaresi kalmayan, tacize/tecavüze uğrayan kadınlar (Antabus’ta Leyla, Kul’da Mercan, Ülker Abla’da Ülker…) Ve bu kadın kahramanların bütün kötü şartlara rağmen ayakta kalabildiklerini, direndiklerini, kendileriyle ve hayatla dalga geçmeyi başarabildiklerini görüyoruz. Mizahi yönleri güçlü kahramanlarınızın. Neler söylersiniz?
Yazdığım karakterlerin dertleriyle aralarına bir mesafe koyup, onları o mesafe vesilesiyle kendi içlerinde tartışıp, öfkelenip çözüm arama yolları, mizahı kullanmaları. Mizahı bir nefsi müdafaa aracı olarak kullanıyorlar.
Bu kadar dertli konuları, o dertlerin başına geldiği karakterleri sürekli ağlatarak da yazabilirdim, ama o zaman yazmama gerek kalmazdı. Ben bir kederin değil bir öfkenin peşindeyim, o öfkeye de derdin sarmalına kapılarak değil, soruna mizahla mesafelenip onu tartışmaya başlayarak varıyor karakterlerim.

Daha önce de soruldu mu bilmiyorum. Kitaplarınızdaki kahramanlar argoyu sık kullanıyor. Bu erkek egemen bir dünyaya isyan olabilir mi? Çünkü Cemil Meriç: “Argo kanundan kaçanların dili… Argo yaralı bir vicdanın sesi…” diyor. Sizin kahramanlarınız da yaşamdan yara almışlar. Ne dersiniz?
Argo, dilin henüz ana akım tarafından şifreleri çözülememiş hali, dertlilerin lehçesi. O şifreler sistem tarafından çözüldükçe de başka bir lehçe üretiliyor.
Karakter odaklı yazan biri olduğumdan, yazdığım karakter doğası gereği nasıl konuşursa ona uygun bir üslupla kaleme almaya çalışıyorum.
Antabus romanında köyden kente göçün yarattığı sorunları işliyorsunuz. Leyla’nın başına gelenler… Evden çıkmasına izin verilmeyen kızın eve para getirecek diye çalışmasına izin verilmesi, patronu tarafından tecavüze uğraması ve ailesine patronun para vermesiyle olayın kapatılması. Kendinden yaşça büyük bir adama tabiri caizse satılması… Bu iki yüzlü tavır sanırım insanımıza sirayet etmiş bir durum. Neler düşünüyorsunuz bu hususta?
Bütün bu saydıklarınızın aslında, ne yazık ki hiçbir haber değeri yok. Nasılsa dolar diye her gün için ayrılan üçüncü sayfalar var. Fakat sık yaşanması olağan olduğu manasına gelmiyor. Alışmamamız lazım diye düşünüyorum. Burada da folklorik hassasiyetlerden sözetmiyorum, şaşırmakla, öfkelenmekle, değiştirmek için inat etmekle mükellefiz.
“Antabus”un başında gördüğümüz Ülker Abla, “Ülker Abla” romanının baş kahramanı olarak karşımız çıkıyor. Evden kaçan ve hastaneyi mesken tutan bir ablamız. Seray Hanım gerçek hayatta bu tip insanlarla karşılaştınız mı? O kadar sahici ve gerçek bir anlatı var ki Ülker Abla tanıdık biri gibi. Neler söylersiniz Ülker Abla ile ilgili?
Çok iyi tanıdığınız, gerçek birini yazdığınızda bir şekilde o gerçekliğe halel geliyor. Ya kayırıyorsunuz ya fazla eleştiriyorsunuz. En azından benim yayınlatmadığım birkaç metnimde böyle oldu ve hemen o yoldan döndüm. Benim için gerçek olmasından ziyade gerçekçi olması önemli. Orada da hayattan bize süzülenlerden feyz alıyorumdur muhakkak.

“Reklamı Atla” kitabı kurgusal metinlerden oluşmuyor. Kentsel yada rantsal dönüşüm, gecekondular, işçiler/işsizler, toplumun zencileri, kuaförler, dolmuşçular, Tarlabaşı, Beyoğlu, arabesk… Türkiye’nin fotoğrafı… Bir iletişimci olarak neler söylersiniz “Reklamı Atla”yı merkeze alarak?
Reklamı Atla, bana en benzeyen kitabım. Neyi mesele edindiysem bizzat kendi üslubumla, karşılıklı bir tartışmaya vesile olmasını umarak yazdım. Dolayısıyla en cesur kitabım, zira orda bir karakter konuşturmaktan ziyade, muhatap olarak ben varım. Okuyanın beraber yürüyeceği, yakınlık kurup kurmayacağı bir kurgu karakter değil, yazanın kendisi.
Son olarak neler söylersiniz?
Telefonda konuştuğumuzda bana okulun damında olduğunuzu söylemiştiniz. Dilerim oradan, okulunuzun bahçesinde hep mutlu çocuklar görürsünüz.
Bu dileğinize yürekten katılarak çok teşekkür ederiz size.
Muaz ERGÜ
Seray ŞAHİNER
- 1984 yılında Bursa’da doğdu,
- İstanbul’da büyüdü.
- İlköğrenimini İstanbul Oruçgazi İlköğretim Okulunda, lise öğrenimini Pertevniyal Anadolu Lisesinde tamamladı.
- 2003’te İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümüne girdi, 2007’de mezun oldu.
- 2011’de Marmara Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü Sinema Bilim Dalında Yüksek Lisans eğitimini tamamladı.
- “60’lar Türk Sineması’nda Orhan Kemal Senaryolarında Zenginlik Teması.” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesi aldı.
- İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümüne girdiği 2003 yılından itibaren Hayvan, akabinde Marie Claire, Ot ve Birgün gibi dergi ve gazetelerde çalıştı.
- Kara Kutu ve Kaygan Zemin adlı fanzinlerde yazıları yayımlandı.
- Aylak Öykü Dergisi’nin yayın kurulunda yer alan Şahiner, çeşitli dizi senaryoları da kaleme aldı.
- Hâlen İstanbul’da yaşamaktadır.
- Şahiner’in, Varlık Dergisi’nin 2006’da düzenlediği Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde “Gelin Başı” adlı öykü dosyası dikkate değer bulundu,
- 2011’de ise Can Yayınları tarafından yayımlanan Hanımların Dikkatine adlı öykü kitabı 2012’de Yunus Nadi Öykü Ödülüne layık görüldü.
- 2008’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen Yedi Tepeli Aşk adlı oyunda, Gelin Başı’ndaki üç öyküsü tiyatroya uyarlandı.
- Şahiner’in Antabus adlı romanından uyarlanan aynı isimli tiyatro oyunu da Semaver Kumpanya Çevre Tiyatrosu’nda sahnelendi.
- Antabus’la 2016 yılında Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülüne layık görüldü.
- Kul adlı romanıyla 2018 Orhan Kemal Roman Armağanı ödülünü kazandı.
Kitapları
Öykü
- Gelin Başı
- Hanımların Dikkatine
- Hepyek
Roman
- Antabus
- Kul
- Ülker Abla
Deneme
- Reklamı Atla

Son Yorumlar