İç Güveyi

Yazılı belgelerimize göre Türkçe güveyi sözünün bin üç yüz yıllık bir geçmişi var; maalesef öncesini bilemiyoruz. İlk defa Uyuk Turan yazıtında küdegü biçiminde kullanılmış: …oglan er küdegülerim, kız kelinlerim bökmedim… (…er güveyilerim, kız gelinlerim sizlere doyamadım). Bugün güveyi yerine yaygın biçimde kullandığımız Farsça damat sözü oldukça yeni; Oğuzlar için söyleyecek olursak ilk kayıtlar 15. yüzyıl Anadolu Türkçesine ait.

Türk halk kültürüne ilişkin paha biçilmez örnekleri ta 11. yüzyıldan günümüze kadar ulaştıran Divanu Lügati’t-Türk’te iki yerde geçmektedir, güveyi sözü. Bu iki örnek de Türk töresine ait köklü bir geleneğin izlerini gösterir, bize. İlki bir atasözü: yüfüşlüg kelin küdegü yafaş bulur (Armağanlı gelin, güveyiyi yumuşak huylu bulur.) Eğer akrabaları geline çok hediye verirse, daha açık bir ifadeyle gelinin çeyizi çok olursa damat da yumuşak huylu ve ağırbaşlı olur. Bu atasözünde, kız babaları için de bir uyarı vardır, aslında. Kızınızın gelin gittiği yerde itibar görmesini istiyorsanız çeyizini iyi hazırlamalı ve ona maddi açıdan destek olmalısınız. Çok sık yapılan bir karşılaştırmadır; yeri geldiği için bir kez de ben tekrar edeyim. Bugün bile dünyanın neredeyse her yerinde cinsiyet eşitsizliğinin mağdur tarafında yer alan kadının Türk töresinde gördüğü itibar, çok az millete nasip olmuştur. Üstelik bu itibarın kökeni, tarihi kayıtlarımıza göre en az bin yıl öncesine dayanmaktadır.

İkincisi de eski bir geleneğe işaret eder: Küdegü tayak berdi. Güveyi, gelin attan inerken omuzuna dayansın diye cariye gönderdi. Güveyinin gönderdiği cariye, ömür boyu gelinin yardımında bulunacak olan kişidir. Bu eski geleneğin uzantıları, Anadolu’nun birçok bölgesinde hala yaşamaktadır. ‘Gelin indirme’de, damat ya da kayınbaba tarafından geline hediye verme (altın, tarla, koyun, keçi ya da inek gibi maddi değeri yüksek hediyeler) bu geleneğin günümüze ulaşmış biçimidir.

Yine,  bugün unutulmuş olsa da, Arapça kökenli zahter ya da Türkçe kekik için eskiden, güyeğü otu dediğimiz kayıtlı tarihi sözlüklerimizde.

İlginçtir, nerdeyse ikileme oluşturacak kadar birlikte kullanılan gelin-güveyi sözlerinden gelin korunurken, güveyi yerini büyük oranda Farsça damat sözüne bırakmıştır. Yazık ki Farsça damat Standart Türkçeyi istila ederek Türkçe güveyi sözünü Anadolu ağızlarına hapsetmiştir.

Standart Türkçede unutulan ya da kullanım sıklığı düşük olan eski sözcüklerimiz atasözü, deyim, bilmece, ağıt, mani ya da türkü gibi halk edebiyatına ait biçimlerde karşımıza çıkar. Yazı dili ya da standart dilin söz varlığı ağızlara göre daha açıktır, değişime. Yüzlerce yıl öncesinde kalmış, standart Türkçede hayat bulamamış bir sözü, Anadolu ağızlarında, bazen çok küçük bir yerleşim yerinde, duyarsanız hiç şaşırmayın. Örneğin güveyi sözü, yirminci yüzyılın başlarında yaşayan Kağızmanlı Hıfzi’nin, amcasının kızı için yaktığı ağıtta şöyle geçer:

Aç mısın yok mudur ekmeğin aşın?
Odan ne karanlık yok mu ataşın?
Hanidir güveyin hani yoldaşın?
Hani kapın bacan yolların hani?

Benzer biçimde, bir Kilis manisi de nazlanan kız anasını ‘Güveyin sabrı taştı.’ diyerek uyarır:

Havışa koyduk teşti,
Bulutlar geldi geçti;
Kız anası izin ver,
Güveyin sabrı taştı.           

Bugün Türkçede, gerektiği halde başkalarına danışmandan iş yapan, plan yaparken biraz da hayale kapılan kişileri anlatmak için ‘Kendi kendine gelin güveyi olmak’ deyimi kullanılır. ‘Çok iyi bilmesek de konuya yabancısı değiliz’ anlamında da ‘Güveyi olmadık ama kapıda bekledik.’ deriz. Genç kızlarımız, bugün damat bohçası hazırlıyor çeyiz için ama artık içinde güveyi peşkiri yerine havlu koyuyorlar. Şükür ki özellikle köylerde, oğlan evinin şanına yakışır biçimde davetlilere güveyi yemeği ikram etmek hâlâ yaygın…

Eski metinleri dikkatle okunduğumuzda, sosyal ilişkilerin gelenekte nasıl düzenlendiğine işaret eden ipuçları bulabiliriz. Mesela 16. yüzyıl şairi Güvahi’nin dediklerine bakılırsa güveyi, hısımlık ilişkisinde çok da iyi bir durumda değildir:

Kızın ardınca çok varmagı kogıl
Gönül verme güyegü olmaz ogul

Bu beyitte Güvahi, kültürümüzde belirgin olan iki hakikatin altını çizer. Evlendirip evden çıkardığın kızın arkasından çok gitme ki eşi ve yeni ailesi ile uyum içinde yaşamayı öğrensin. Yörükler, evden çıkan kızın baba evine sık gelmesini ya da kız tarafının ikide bir yeni evlenmiş olan kızın evine gidip damada zahmet çıkarmasını hoş karşılamazdı, eskiden. İkinci hakikat, güveyi ile ilgili: Damada çok da güvenme; asla kendi oğlunun yerine geçemez.

Kendi erkek çocuklarının olmadık işlerini onaylayan, her hatasını hoşgörü ile karşılayan yörük kadınları, damatlarının küçük bir yanlışı karşısında dizlerine vurarak ağıda başlar: Çam dalından ağıl olmaz; eloğlundan oğul olmaz. Kuruyan çam dalları, çabuk tutuşup çıra gibi yanarak hayvanlara zarar vereceğinden ağıl yapımı için uygun değildir. Keçi ya da koyunlarını olası bir yangına kurban vermek yörük için felaket demektir; zira yörüğün rızkı büyük oranda hayvanlarına bağlıdır. Tıpkı bu hakikatte olduğu gibi eloğlu denilen güveyi de hiçbir zaman öz oğul gibi olamaz.

Güveyi yanında bir de içgüveyi (içgüveyisi) vardır. İç sözünü kullanarak birleşik kelime oluşturmak, Türkçede çok eski bir yöntemdir. Kaşgarlı’nın aktardığına göre bugün uçkur olarak bildiğimizin sözün aslı ve kur’dan (iç kuşak) oluşmaktadır. Yine, ‘kalpteki gizli şey ya da sır’ için 11. yüzyılda iç söz demekteymişiz.

İç güveyi, maddi sıkıntılarından dolayı ya da bizimkilerin deyişiyle durumu olmadığından ayrı bir ev açamayan, bu yüzden de eşinin ailesiyle birlikte yaşamak zorunda kalan damatlar için kullanılır. Bahşiş yörükleri, içine düştükleri kötü şartları şu deyimle açıklar: İç güveyisinden hallice! Bu durumun kadın dünyasındaki yansıması nedir, bilemem. Ama erkekler için çok fazla söze hacet yok! Zaten deyimin sonunda yer alan ‘hallice’ sözü her şeyi açıklamaya yetiyor. Erkek için çekilecek dert değildir, iç güveyi olmak. Bizimkilerin dediğine bakılırsa ‘hallicesi’ bile çok kötüdür.

Mütercim Asım’ın Türkçeye kazandırdığı Bürhan-ı Katı’da adlı sözlükte geçen bilgiler, iç güveyi’nin içler acısı halini göz önüne seriyor. Farslar, iç güveyi’ne puhte-hor demekteymiş. Puhte ‘pişmiş’; hor ‘ye’ demektir, Farsçada. Pişeni yiyen, bedavaya geçinen, beleşçi… Köfte-hor’dan daha beter bir durumdadır, puhte-hor. Açık söylemek gerekirse Türkçe iç güveyi, Farsça puhte-hor karşısında çok daha haysiyetli bir sözcük, her ne kadar olumsuz çağrışımları olsa da.

Yörükler arasında içgüveyi ile ilgili bir gelenek daha vardı, eskiden. Özellikle erkek çocuğu olmayan aileler, kızlarını vermek için damat adayına içgüveyi olmayı evlilik şartı koşabilirlerdi. Maddi açıdan bir sorunu olmadığı halde içgüveyi girmeyi kabul eden erkekler, her durumda evin oğlu gibi davranmayı, herhangi bir sorunda kız tarafına elinden gelen bütün yardımı yapmayı peşinen kabul etmiş sayılırdı. Bu çabaya karşılık kızın ailesi de içgüveyine eloğlu gibi davranmaz, öz oğulları gibi itibar ederlerdi. Bir taraftan kendi annesinin diğer taraftan da kaynanasının el üstünde tuttuğu bu erkekler için güzel bir sözü vardı, yörüklerin: iki analı oğlak. Ne var ki anneleri ve kayınvalideleri arasındaki hassas ilişkiyi sürekli dengede tutmak zorunda kaldıklarından, bu iki analı oğlakların hayatı bıçak sırtında geçerdi. Öz oğlunu sadece geliniyle değil bir de kayınvalide ile paylaşmaktan hiç hoşlanmayan anne, küçük bir sorunda canı sıkılıp oğlunu kayınbabasının soyadıyla çağırmaya başlardı. Erkek için onur kırıcı olan bu tavır, iki analı oğlakları çileden çıkarmaya yeterdi…

Mustafa SARI

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir