İçinde Anne Geçen Şarkılar Ne Der?

“Saati kurmama gerek yok annem beni uyandırır.”

“Bana annemin öleceğini söyleseler dünyaya gelmek istemezdim.”

Bazı cümleler insanı susturur, mahzunlaştırır. Bu cümleler, Şadi Oğuzhan’ın 2021 yılında Az Yayıncılıktan okurla buluşan “İçinde Anne Geçen Şarkılar” kitabından.

“Kuş Günlükleri” şiir kitabıyla şiirdeki hâkimiyeti kabul gören Şadi Oğuzhan; hikâyelerini,  şiirsel bekleyenleri ters köşe yapmış olabilir. Cümlelerini, şiirselleştirmeden olanca sadeliğiyle ve kısa cümlelerle sıralamış.

Kitapta on altı kısa hikâye ile karşılaşırız. Hikâyelerin geneline baktığımızda aile olma halleri, evlilik sarsıntıları, çocuk-ebeveyn ilişkileri, boşanma, anne şefkati, baba duyarlılığı göze çarpar. Behçet Necatigil nasıl ki “evler şairi” ise Şadi Oğuzhan için de “evler yazarı” diyebiliriz hikâyeleri okurken.

“Sanatçı yaşadığı çağdan bağımsız değildir.” yargısının yansıması Şadi Bey’in hikâyelerinde de belirgin. Üç hikâyesinde tüm dünyayı etkisi altına alan salgın sürecini, karantina günlerinde yaşananları tarihe dip not düşer gibi kurmacasına yerleştirir. Bazı yerlerde haber hikâye anlatısına dönüştüğünü söyleyebiliriz hikâyelerin. “Mevsimlerden İlkbahar” adlı hikâyesinde marketlerde kolonya arayan, kilo alan, kitap okumaktan sıkılan, seyretmediği film kalmayan, balık tutmayı, tribünde bağırmayı, sinemaya gitmeyi, elleri ceplerinde mırıldanarak yürümeyi, maskesiz sokağa çıkmayı ve Sevinç’i özleyen bir karakteri anlatırken aslında Covit salgını ve salgının bireye yansımalarını hikâyeleriyle kalıcı kılmak ister. Hikâyesinde güncel sorunları sıralarken bir bakıma dünya gündeminden içi şişen insan gerçeğini anlatmaya çalışır.

“Nicedir evlerin kıyısında akan tenha yol… Bahçede eksilen çocuk sesleri… Dağılıp toplanan bulutlarla saçlarıma dokunup geçen saatler… Kapıda en çok, kargo elamanının zil sesi: Giysiden kitaba, sudan ekmeğe…”

“İki Audrey Hepburn” adlı hikâyesinde de karantina sürecinde hayatımıza giren “mesafe” kavramına yoğunlaşır. Buluşma hayalleri yine evlere kapanma haberiyle gölgelenen iki gencin gözünden yorumlar yaşanan süreci.

“Kapı mı çalındı az önce? Her kimse, bu kadar yanlış saatte gelinir mi? İçimden söylene söylene kalkıp, gözetleme deliğinden baktım. Epey kısa boylu bir adam. Hayır, bir çocuk! Biraz daha dikkatli bakınca, üstündeki kırmızılı pötikare gömleğinden ve düz sarı saçlarından tanıdım. Evet, o. Aman Allah’ım… Bu, benim çocukluğum… En sevdiğim gömleği giyinmiş hem de…”

Kitaptaki ilk hikâye olan “Pötikare Gömleğim”de tam bir kurmaca tadı aldığımı söyleyebilirim. Anlatıcının kendi çocukluğunu karşılaması, dingin bir şekilde geçmişi, anı ve geleceği konuşturması ile mesaj niteliğinde cümleler bırakır okura. Anne babası sürekli tartışan bir çocuğun hüznünü, “Anladım ki annem ve babam didişmelerinin sona ermesi için ölmeyi bekliyorlardı.” sözü ile hayatını anlamsız tartışmalarla gölgeleyen insanlara ayna tutup incinen çocuk kalbini hissettirir.

“Giyinmek için elbise dolabımı açtım. Bunlar kesinlikle benim giysilerim değildi. Benim koyu gri, lacivert ve füme rengi üç takım elbisem, beyaz, mavi ve siyah olmak üzere üç gömleğim, dört beş kravatım hep orda muntazam asılı dururdu. Yan bölmede ise kazaklarım, spor pantolonlarım vesaire özenle katlanmış olurdu ve hepsi mis gibi temiz kokardı. Oysa şimdi kirli, zevksiz ve hiç tercih etmediğim renkte özensizce tıkıştırılmış kıyafetler görüyordum. Bu giysiler rutubetli bir bekar odasında, yalnız ve bir kadın eli değmemiş kirli, sefil bir hayatın izlerini taşıyordu.”

“Başkası mıyım Aslında?” adlı hikâyesinde sanrılar halinde bir hikâye okumuş oluruz. Varoluşsal sorgulamalar eşliğinde anneye duyulan özlem, anne boşluğunun yarattığı sefil bir yaşam resmedilir. “Saati kurmama gerek yok çünkü annem uyandırır.” cümlesinin kurulamayacağı ana odaklar okuru.

“Salondaki yağlıboya tablolarımı, mutfakta mırıldandığım şarkıları, kitap okumadan uyuyamadığımı fark etmeyebilirdi ama kırık bir kalple yaşadığımı hissetmesini beklerdim.”

“Geri Döndün mü?” adlı hikâyesinde annesi arabanın altında ezilen bir kedi yavrusunu sahiplenen kadının kedi aracılığıyla duygularının dışavurumunu buluruz. İkisi de yeri doldurulamaz şeyleri kaybetmiştir. Kedi, daha üç haftalıkken annesini; kendisi ise evliliğini, aşka olan inancını yitirmiştir. İhanete uğrayan bir kadının kedide bulduğu teselliyi buluruz.

Yazarlara en çok sorulan sorulardan biri de “Yaşadıklarınızı mı yazıyorsunuz?” olsa gerek. Yazarın “Yağmur Senfonisini Duyuyor musun?” hikâyesinde buna bir cevap bulabiliriz. Mutlu bir kadın yazabilir mi? Mutlu bir evliliği, güzel çocukları, işyerinde başarılı kariyeri olan bir kadının nasıl olur da yoksulları, mültecileri, tacize uğrayan kadınları, dilenen tek bacaklı adamı yazabildiğini sorgular eşi. Bir yazarın illaki yaşadığını yazmayacağını, etrafındaki sese kulak veren birinin de yazabileceği mesajını verir.  

“İstediğimiz düzeni oturtmuştuk. Eşimin –hissettirmemeye çalıştığı- evde sık balık pişirme bıkkınlığını saymazsak, keyfimiz yerindeydi doğrusu.

Misinanın ucuna takacağı iğne, işin püf noktasından biriymiş. Her balık türü için farklı iğne kullanılmalıymış. Yanlış iğne takılırsa, değil saatler, günler bekleseniz tek bir balık gelmezmiş. Hangi balığın hangi yemi sevdiğini anlatmaya kalksa hayretten ağzınız açık kalır. Bir balıkçı düğümü atışı var, görmelisiniz.”

Yazarın bazı hikâyelerinde eğitsel mesajlarla karşılaşırız. “Santıago Mektebi” de onlardan biri. Hemingway’ın romanını okuduktan sonra balık tutkunu olan Fuat adlı bir genci buluruz hikâyede. Onun dersleri boşlayıp balık tutkunu oluşunu, öğretmenin “Ne olmak istersin?” sorusuna “Balıkçı olacağım.” cevabını verişi, ailesinin kaygılanmasına rağmen onun bu ilgi alanını desteklenmesi bir mesaja dönüşür. Çocuklarımızın ilgi alanını desteklediğimizde ortaya nasıl güzel durumlar çıkabileceğini anlatmış olur.

“Biraz uyuyabilmek için fabrikanın çatısına kondu. Gökyüzü simsiyahtı. Fabrikanın bacasından çıkan dumanlar genzini, gözlerini yakıyordu. Fabrikanın arkasındaki mini futbol sahasını görünce içi ferahladı. Sahaya indi. Seke seke birkaç adım attı. Çimden koparacağı bir yeşil yaprağı ağız tadıyla mideye indirmek fena olmazdı. Suni çimden ısırdığı yaprağı geri tükürmek zorunda kaldı.”

Bir yazarın hele ki bir şairin doğaya, hayvanlara duyarlı olmaması düşünülemez. Yazarın “Kuşlardan Al Haberi” adlı hikâyesinde bazı noktalar yüreklere işler.  Bir apartman balkonunun saksısında dünyaya gelen bir kuşun gözünden doğanın tahrip edilişine, diğer canlılara yaşam hakkı tanınmadığına dikkat çeker. Kaç kentten geçtiğini unutan bir kuş… Öyle ki gittiği her yer birbirine benziyor. Gördüklerim değişmiyorsa yer değiştirmemin ne anlamı var, diye sorgular.

Sait Faik “Son Kuşlar” adlı hikâyesinde diyordu ya “Dünya değişiyor dostlarım, günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak.”

 İşte bu satırlarda hissedilen neyse “Kuşlardan Al Haberi” hikâyesindeki kuşun suni çimleri yemlemeye çalışması da odur.

Günümüz insanının yalnızlık trajedisini, karşılıksız aşk besleyenleri, yalnız kalan ilgiye muhtaç yaşlıları, iyi niyette kötülük arayanları, masalla uyuyan çocukları, gizli-açık savaşları, salgınla kaosa bulanan dünyayı, girilen sınavları, maaş zammını, seyircisiz oynanan maçları ve daha birçok insani durumu “yaşamak bir sınanma ülkesiydi” anlayışıyla yansıtır.

Hikâyeleri okurken yazarın olumsuz konuları, travmatik durumları bile sakin bir şekilde anlatması; hikâyelerin olumsuz, karamsar bir hava estirmemesi dikkatimi çekince yazara bu soğukkanlı duruşu neye bağlayabiliriz, sorusunu yöneltip şöyle bir cevap aldım:

“Hikâyelerdeki serinkanlı tavrın nedeni gerçek hayatta da öyle davranıyor oluşumdur sanırım. Şiddetli bir iç huzuruna sahip olmanın ve içime sinmeyen hiçbir şeyi yapmamanın sinir bozucu özgüvenle ilgisi olsa gerek.”

Hikâyelerde kurmaca oluşturmak gibi bir dertten ziyade güncel hayattaki etkilenmeleri kayıt altına alma durumu belirgin bir şekilde fark ediliyor. Bilinç akışı yöntemine mi başvuracak, derken onu da yapmıyor. Bu durumu kendisine yönelttiğimde şöyle bir açıklamada bulundu Şadi Oğuzhan:

“Günümüz hikâyecilerinin birçoğu, kurmaca oluşturmak için metin zorlaması ve böylece yapaylaşma sıkıntısı yaşıyor ya da bilinç akışı yöntemi deniyor. Yazarlar aslında olmayan iç bunalımlarını sadece laf oyunlarıyla aktarıyorlar. Bu da birbirine benzeyen güya postmodern metinler görmemize neden oluyor. Ben yaşayan gerçek insana ait olası durumlar üzerine oluşturulmuş bir kurmaca deniyorum. Ama klasik metinler de değil. Bir olay örgüsünden ziyade insanların yaşadıklarını yorumlayışlarını tasavvur ediyorum. Onlar yerine düşünüyor, onlar adına tavır alıyorum. Hikâyelerimin bir sonu yoktur. Bunun nedeni, son diye bir şeyin tartışılır olması. Onu okuyucuya bırakıyorum.”

Okuyucuya bırakılan bu hikâyelerin her okunuşunda yeniden anlam bulması temennisiyle.

Süheyla Karaca HANÖNÜ

– Şadi Oğuzhan, İçinde Anne Geçen Şarkılar, İstanbul: Az Yayıncılık, 2021, 72 sayfa.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir