İçten Kozmoza – IV I Metin SAVAŞ: “Kendimi Seyrederken Herkesi Seyretmiş Oluyorum.”

Yazmak, çoğu zaman içe doğru yapılan uzun bir yolculuğun dış dünyada bıraktığı izdir. Her yazar kendi sessizliğinden, kendi karanlığından ve kendi hakikatinden yola çıkar; zamanla bunlardan bir dünya kurar. İçten Kozmosa, yazarların bu yaratım serüvenine iki soru eşliğinde yaklaşmayı amaçlıyor. Çünkü bazen bir yazarı anlamak için bütün kitaplarını okumak yerine, doğru iki soruyu sormak yeterlidir.

İç dünyanızdaki duygu ve düşünceleri özgün bir anlatı evrenine dönüştüren yazarlık yolculuğunuz nasıl şekillendi?

Pek çok yazar farklı sözcüklerle, farklı kısa cümlelerle aynı şeyi ifade etmiştir ve ediyor: “Yazar, meselesi olan kişidir.” Bu mesele nedir? Sorun nerede? Mesele insanlıktır. Problem insandadır. Yazar bu sorunların dışında değildir, çünkü yazarın kendisi de insanlık camiasının içindedir. Bir yazar eserlerinde kendisini anlatırken insanlığı, insanlığı anlatırken kendisini anlatır. Zaten her yazarın tek eseri vardır. Yazarın kaleme aldığı pek çok metin esas itibarıyla tek metnin farklı görüntüleridir.

Her yazar her eserine kendisini mutlaka yerleştirir. Apaçık yerleştirir, örtük bir şekilde yerleştirir veya “eserlerimde objektif kalabilmek emeliyle kendimi dışarıda bırakıyorum” diyerek yalan söyleyebilir. Belki yalan söylediğinin farkında değildir. Şayet farkında değilse kendisini aldatmaktadır. Şu halde kendisine yalan söylemektedir. Dostoyevski’nin her kahramanı Dostoyevski’nin kendisinden bir parça taşır. Dostoyevski kaçmak istese bile kahramanları Dostoyevski’yi yakalar. Şayet kahramanları kaçmaya teşebbüs ediyorlarsa Dostoyevski onları kıskıvrak enseler. Bütün yazarlar için geçerlidir bu dediğim. Rus toplumunu anlatıyormuş gibi görünür ama bütün insanlığı anlatmaktadır.

İlk romanımda (amatörlük hevesiyle) doğrudan doğruya kendimi veya kendi iç ve dış dünyamı anlatmıştım. Sonrasında, ustalaşdıkça, tecrübe kazandıkça, doğrudan doğruya kendimi anlatmaktan vazgeçtim. Fark ettim ki, kimi anlatırsam anlatayım zaten kendimi anlatmaktayım. Kendimi anlattığımda zaten herkesi anlatmış oluyorum. Şu halde, kendimi geriye çekerek, başkalarını anlatıyormuşum numarası yaparak kendimi anlatabilirdim. Fark ettim ki, yeryüzündeki bütün cinayetler Kabil’in Habil’i öldürmesidir. Demek oluyor ki tek cinayet var. Bütün cinayetler ilk ve tek cinayetin türevleridir. Yeryüzündeki bütün aşklar Âdem ile Havva’nın aşk hikâyesidir. Istıraplar, umutlar, coşkular, karamsarlıklar görünüşte türlü türlüdür. Hakikatte birdir. Şu halde bütün yazarlar tek yazardır diyebiliriz. Fakat bunu söylerken hakiki yazarları kastediyorum. Heveslenip eline her kalem alan bir şeyler yazıyor fakat onlar yazar değildir, heveslerini cendereye sokanlar yazardır.

Her yazarın kendi sessizliğinden, kendi karanlığından ve kendi hakikatinden yola çıkması bütün insanlığın sessizliğini, karanlığını ve hakikatini keşfetmesiyle veya idrak etmesiyle mümkün oluyor. Yazarın iç dünyası bütün insanlığın kolektif iç dünyasıdır. Yani bunlar müşterektir. Bilhassa samimiyet ve ikiyüzlülük beni yazmaya sürüklüyor. İyi kalpli insan bir parça kötüdür. Riyakârlık buradan çıkıyor.

Muhitine veya zorda kalmışlara yardım etmek maksadıyla çırpının bir güzel insanı çaktırmadan dikkatle gözlemleyiniz. Düş kırıklığına uğrayacaksınız. Fedakârca, göze batacak derecede çırpınıyorsa menfaat gözetiyor demektir. Nedir bu menfaat? Muhitinde saygın bir yer edinmek, herkesçe sevilmek, kendisini herkese kabul ettirmek ve pohpohlanmak ihtiyacı. Bu, samimiyet değil, menfaattir. Fakat güzel işler yaptığı için faydalı bir kimsedir. Bu faydalı kimsenin önüne bir engel koymaya yeltenirseniz şaşırır, bocalar ve maskesini düşürür. Aslında engel koymuyorsunuz, ayna tutuyorsunuz. Bocalamasının sebebi budur. Aynada kendini görmek istemez çünkü dışarıya karşı maske takındığını içten içe bilmektedir. Biz yazarlar işte bu maskeleri görüyoruz, apaçık göremesek bile sezinliyoruz.

Yazarların daima tedirgin olmalarının bir sebebi de bizatihi kendilerinin de maske taktıklarının şuurunda bulunmalarıdır. Yazdığımız sürece toplumda saygın yer edineceğiz, pohpohlanacağız. İşte yine menfaat içgüdüsü. Buna rağmen samimiyet de merkezdedir. Istıraplarımızda samimiyiz. Çünkü insanız. Canavar olmadığımız gibi melek de değiliz. İşte yazarlar bu iki cevherden güç alarak yazıyorlar. Menfaat ve samimiyet!

Kabil’de hiç mi samimiyet yoktu? Habil büsbütün doğru yolda mıydı? İki kardeş arasına sürtüşme girdiğinde Habil fedakârlık edip geri çekilemez miydi? Çekilmemiştir çünkü geri çekilmek Habil’in menfaatine ters düşecekti. Meseleye tersinden bakarsak, şeytanın gör dediği yerden görmeye kalkışırsak Habil’i de bir parça suçlamamız mümkün olabilecektir. Samimiyet ve riyakârlık bir arada yürüyor. Ben işte bütün bu insanlık durumlarını fark ettiğimde amatör yazar olmaktan sıyrılmaya karar verdim. Yazdığım metinler büsbütün ustalık eseri olmasalar bile düşüncelerim ustalaşmıştı. Kalemim belki üst seviyede olgunlaşmamıştır ama düşüncelerim olgunlaşmıştı.

Dışarıdan matrak biri görünüyor olabilirim, içerimde kan ağlamadığımı kim bilebilir? Yazarlık serüveni herhalde böyle bir şey. Aynaya baktığımda kendimdeki kusurları görmüyor muyum? Elbette görüyorum. Biz yazarlar görmek zorundayızdır. Şu da var ki, aynaya baktığımda gördüklerim insanlığın müşterek görüntüleridir. Kendimi seyrederken herkesi seyretmiş oluyorum. Herkesi gözlemlerken kendimi de gözlemlemekten kurtulamıyorum. Hakiki sanat budur.

Yazdığınız onca hikâye, karakter ve dünyanın merkezinde yer alan; hâlâ da peşinden gitmeyi bırakmadığınız temel soru nedir?

Peşinden gitmeyi bırakmadığım temel soru ne midir? Sormuyorum; yalnızca anlamaya çabalıyorum. İnsanlığı anlamak, aynı zamanda kendimi anlamak. Sorunlarımızın çözümü var mıdır? Galiba yok. Aslında var fakat kimse yanaşmıyor. Bilhassa iyi görünümlü insanlardan şikâyetçiyim. Kötüler zaten kötüdür. İyiler daha kolay aldatabiliyor. Sadece bizleri aldatmıyorlar; bizlerden önce ve bizlerden daha fazla olarak kendilerini aldatıyorlar. Sorun burada.

Kendimizi aldatmayı bırakabilirsek insanlığın pek çok meselesi bir dakikada çözülecek. Fakat bir dakikayı inatla bin yıllara uzatıyoruz. Aytmatov’un gün uzar yüzyıl olur demesinin sebebi biraz da budur. Anar Rızayev bir romanına “Beş Mertebeli Apartmanın Altıncı Mertebesi” adını vermiştir. Altıncı mertebe yoktur. Biz insanlar var olmayan altıncı mertebede yaşamaktan vazgeçmiyoruz. Günün yüzyıla uzaması beşinci mertebenin altıncı mertebeye sarkması demektir.

Sorun işte burada. Ayaklarımız yere basmıyor. Yükseklerde uçuyoruz. Yükseklerde uçmaya mecbur kaldığımız için mi? Hayır… Yükseklerde uçmak istediğimiz için! Nefsimizle yaşadığımız için…

Teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Metin Savaş

    • 1965 Balıkesir doğumlu.
    • Beş yaşındayken İstanbul‘a yerleşmiştir.
    • İlköğretim eğitimini Fatih ve Yavuzselim İlkokulları, Çavuşoğlu Özel Koleji ve Gelenbevi Ortaokulu gibi farklı okullarda almıştır.
    • Lise eğitimini Vefa Lisesindeyken yarıda bırakarak çalışma hayatına atılmıştır.
    • Babasının iş dünyasında karşılaştığı güçlükler nedeniyle Balıkesir‘e ailesiyle birlikte dönmüştür.
    • O dönemden beri hayatını ticaret yaparak kazanmaktadır.
    • Yirmili yaşlarında hikâyelerden oluşan ilk yazılarını yazmaya başlamıştır.
    • 1995’de Türk Edebiyatı Vakfı‘nın düzenlediği Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması‘nda Ninemin Türküleri adlı kısa öyküsüyle mansiyon ödülünü almıştır.
    • 1998’de Orkun Dergisi‘nin düzenlediği makale yarışmasında ikincilik aldı. 
    • Bu dönemden sonra ilk roman denemeleri yaparak 1999’da İstanbul Tuzla Belediyesinin açmış olduğu roman yarışmasında Efendi Dayının Kozalakları adlı romanıyla birinciliği Ahmet Kekeç‘le paylaştı.
    •  Söz konusu roman 2000’de kitaplaştırılmıştır.
    • Hiç evlenmemiştir.
    • Yazar halen memleketi Balıkesir’de annesiyle birlikte yaşamaktadır.
    • Ayrıca 2012’de Erlik adlı romanı ile ESKADER tarafından en iyi roman ödülüne layık görülmüştür.
    • Metin Savaş’ın yirmiden fazla yayımlanmış kitabı vardır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir