Yazmak, çoğu zaman içe doğru yapılan uzun bir yolculuğun dış dünyada bıraktığı izdir. Her yazar kendi sessizliğinden, kendi karanlığından ve kendi hakikatinden yola çıkar; zamanla bunlardan bir dünya kurar. İçten Kozmosa, yazarların bu yaratım serüvenine iki soru eşliğinde yaklaşmayı amaçlıyor. Çünkü bazen bir yazarı anlamak için bütün kitaplarını okumak yerine, doğru iki soruyu sormak yeterlidir.
İç dünyanızdaki duygu ve düşünceleri özgün bir anlatı evrenine dönüştüren yazarlık yolculuğunuz nasıl şekillendi?
Felsefenin çıkış noktalarından biri de düşünmektir. Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım.” önermesi de bu düşünceden doğar. Düşünüyorsam, düşünen bir özne olarak var olmalıyım, der. Bu ifade modern felsefenin temel taşlarından biri olarak kabul edilir. Bütün oluşlar önce zihinde başlar, düşüncenin etrafında şekillenir; bir şeyi var etmenin ilk biçimi onu düşünmektir. Düşünce, toprağa atılan bir tohum gibidir. Böyle başlar hikâyeler.
Kutsal kitabımız da düşünmenin önemini sıkça hatırlatarak, düşünmenin ve sorgulamanın hem inancımızda hem de yaşantımızdaki yerini vurgular. Benim yazarlık serüvenim de büyük ölçüde düşünme hâliyle şekillendi. Dünyayı tersten okuma çabamın bana kazandırdığı gerçeklik algısı, yazarlık yolculuğumun en belirleyici unsurlarından biri oldu. Hayatı bazen ucundan yakaladım ama sımsıkı tuttum, gözden kaçan ayrıntılardan bakmayı öğrendim; bu da karakterleri, olayları ve insan ruhunu daha derinlikli kavramama imkân sağladı.
Özellikle insanın yapıcı ve yıkıcı tarafları üzerine saatlerce düşünebilirim. İnsan, üzerinde düşünülmeyi en çok hak eden kutsal bir varlıktır. Onu anlamadan dünyayı doğru okumamızın mümkün olmadığına inanıyorum.
Bununla beraber sanatın eksiklikten doğduğuna inanırım. Her şeye sahipseniz neyi yazacaksınız? Üzerine çokça konuşulan aşkı kadim yapan şey de sahip olma arzusunun gerçekleşmemiş olması değil midir? Bir bakıma aşk, yoksunluğun kendisidir; olmamışlığın yasıdır. Yazma eylemi de benzer şekilde bireyin ihtiyaçlarından doğar.
Ne zaman ki rahatım kaçar, huzursuz olurum; işte o zaman yazdıklarımın edebî bir değere sahip olduğunu düşünürüm.
Hep savunduğum bir düşünce vardır: Yazma eylemi konfor alanından beslenemez; yazarın çağının gerçekliğine, sorunlarına ve günümüz insanının çıkmazlarına sırtını dönme lüksü yoktur. Sanatı meydana getiren şey insanın meselesidir. Kafka, Gregor Samsa’ya insanın özelliklerini ve zaaflarını öyle ustalıkla yükledi ki o böceğin içinde kendimizi gördük; hatta çoğumuz benzerini yazma cesaretini bile gösteremedik. Çünkü okuru etkileyen şey böceğin kendisi değil, onun içinde saklı olan insandır. Bu yüzden yazarın bir derdi olmalı; çağının sorunlarına ayna tutabilmeli, toplumsal meseleleri kaleme alabilecek cesareti gösterebilmelidir.
Dönüp çağdaş yazarlarımıza baktığımızda, birçoğumuzun bazı gerçekleri görmezden gelebildiğini görebiliyorum. Suya sabuna dokunmadan nitelikli edebiyat yapılır mı bilmiyorum. Bildiğim şey, dünyanın düzeni sevdiği ve elbette uyumlu insanları da ödüllendirdiğidir.
Küçükken duyduğum ve bende hâlâ etkisini sürdüren bazı sözler benimle birlikte yaşıyor. Akıl sağlığı bozulan biri için “Çok düşünmekten olmuş” ya da “Çok okumaktan olmuş” derlerdi büyüklerimiz. Okumayı o zaman da seven biri olarak buna pek anlam veremiyor, içten içe korkuyordum.
Geçtiğimiz yıl şizofren bir hastanın hikâyesini yazarken, İstanbul’daki bir hastanenin bahçesindeki Düşünen Adam heykelini öykünün arka planına taşıdım. Bu bana ilham verdi. Heykelin taşıdığı anlam ile Descartes’ın önermesi arasında güçlü bir bağ olduğunu düşünüyorum. İkisi de insanın düşünme eylemini varoluşun merkezine yerleştiriyor.
Öte yandan eskilerin tecrübelerini de yabana atmamak gerekir. Bu heykelden yola çıkarsak, insan çok düşündüğünde bir yandan zihninin sınırlarına yaklaşırken, diğer taraftan hakikati kavrama çabasını derinleştirebilir.
Başımı yastığa koyduğumda gün içinde yaşadığım insanlık durumlarını unutur, kendimi ait olduğum dünyanın dışında bulurum. Burası tam anlamıyla yerleşik bir yer değildir; belki de masalların yazıldığı bir gezegendir. Dış dünyayla bağlarımı neredeyse koparır, zihnimde sözcükler dizerim. Onları renkli boncuklara benzetirim.
O sözcüklerden hikâyeler kurmak, hiç tanımadığım bir aileye misafir olup bir süre onlarla yaşamak, aynı sofraya oturmak, karakterler oluşturmak ve o karakterlerle etkileşim içinde olmak benim için yazarlığın en büyülü tarafıdır. Yazarken yalnızca yeni dünyalar kurduğumu değil, kendi iç dünyamı da keşfettiğimi hissederim.
Yazdığınız onca hikâye, karakter ve dünyanın merkezinde yer alan; hâlâ da peşinden gitmeyi bırakmadığınız temel soru nedir?
Yazma eylemi, en çıplak hâliyle insanı anlama sanatıdır. Bence bir yazarın temel meselesi de budur. İnsan neden sever, neden korkar, neden susar, neden kötülük yapar ya da neden affeder? Yazdığım her hikâyede aslında bu soruların peşinden gidiyorum.
İnsanı yaptığı eylemlerden bağımsız bir öz olarak düşündüğümde ise masumiyetini kaybederek zihnimde daha karmaşık bir hâl alıyor. Yazma isteğimin tam olarak buradan doğduğunu söyleyebilirim. Bana göre insan çözülebilir bir yapıya sahip değildir; öyle sanıyorum ki onu, yaratandan başkası bütünüyle çözemez. Yoğun çaba sarf etmeme rağmen kendi benliğimde de hâlâ ulaşamadığım labirentler var. Yazdıkça gerçek dünyadan uzaklaştığımı değil, kendi özüme biraz daha yaklaştığımı düşünüyorum.
Sorunuza doğrudan cevap verecek olursam, peşinden gitmeyi bırakmadığım temel soru insanın ne olduğundan çok benim kim olduğumdur. Yazdığım her hikâyede biraz da kendimi arıyorum.
Düşündürücü sorularınız için teşekkürler.
Edebiyatın içinde kalın.
Sevgiyle.
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Sibel OĞUZ
- 1980 Kars/Sarıkamış doğumlu.
- Çocukluğu Sarıkamış’ta geçti.
- İlkokulu Sarıkamış’ta, lise ve üniversite eğitimini İstanbul’da tamamladı.
- İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun oldu.
- Pedagojik formasyon eğitimini aynı üniversitenin felsefe bölümünde tamamladı.
- Küçük yaştan itibaren yazmaya meraklıydı.
- Kendi içinde yaşadığı çalışmayı yazarak çözmeye çalıştı fakat başaramadı.
- Öyküleri Türk Dili Dergisi, Hece Öykü, Mahalle Mektebi, Hisdüşüm Dergisi, KE Dergisi, Daima Edebiyat, Yedi iklim, Mahal Edebiyat, Edebiyat Haber, İshak Edebiyat, Litera Edebiyat, Ogitto ve çeşitli dijital ve basılı dergilerde yayınlandı.
- İlk öykü kitabı Annem, Zeytin ve Çay 2023’de,
- İkinci öykü kitabı Bu Hikâye Tutar 2025’de Eksik Parça Yayınları tarafından yayımlandı.
- Evli ve iki çocuk annesidir.

çok güzel söylemişsiniz, yüreğinize sağlık💗💗💗💗