İlkokul Mezunu Annem Aristotales’ten Daha İyi Bir Metafizikçi ve Doğa Filozofudur!

1. A

İslam toplumu on dört asırlık tarihinde bugünkünden çok daha ağır travmalar yaşadı. Fakat onun bugün yaşadığı zihniyet travması sanıyorum şimdiye kadar yaşamış olduğu en ağır zihniyet travmasıdır. İslam bizzat kendi samimi müntesiplerinin çocuklarının gözünde hakikatini ve değerini yitiriyor. Gençler ve gençlerle beraber onları yetiştiren ebeveynleri akın akın ama sessizce İslam’dan çıkıyor. Ve İslam âlimleri deistleşen insanlardan gelen eleştirilere yanıt verme yeteneğine sahip değil. 19. Asra kadar Alman toplumu çok dindar bir toplumdu. Fakat bilimden ve felsefeden gelen eleştirilere yanıt veremeyince bir asır içinde neredeyse tamamen sekülerleşti. İslam’ın bugün Türkiye’de yaşadığı krizin böylesi bir sonuç verip vermeyeceğini bilmiyoruz. Fakat ben kişisel olarak bugünkü parçalanmanın İslam’ın yeni bir dirilişine yol açabileceğine tüm kalbimle inanıyor ve bu uğurda mücadele ediyorum. Benim iddiam şu: eğer İslam’ın hakikatlerini 21. asrın idrak seviyesine göre anlatabilirsek bırakın Türk toplumundaki gençleri, Batı’nın en seçkin düşünürleri bile İslam’a sımsıkı sarılır.

Bugünkü deistleşmeye ne sebep oldu sorusu hakkında hayli fikir beyan edildi. Genel uzlaşı bugünkü dindar hükumetin, Fethullah Gülen’in ve IŞİD’in yanlışlarının onları dışarıdan izleyen gençlerde İslam’a karşı bir soğuma yaratmış olduğu yönünde. Fakat bence bu sebep sadece zahiri. Zira eğer mesele İslam’ı yanlış temsil eden insanların yanlışlarının yaratmış olduğu nefretten ibaret olsaydı insanlar İslam’ın bu yorumlarını reddeder ve farklı ve daha temiz İslam yorumlarına yönelebilirlerdi. Oysa insanlar İslam’ın farklı yorumlarına yönelmiyor. Tümden İslam’dan çıkıyor. O halde yukarıda zikrettiğimiz sebepler dışında başka ve daha derin sebepleri de sorgulamak zorundayız, eğer bugünkü deistleşme sürecini anlamak istiyorsak…

Benim gözlemleyebildiğim kadarıyla bugünkü deistleşme sürecine yol açan derin sebeplerden biri İslam alemi boyunca yayılmış gelenekçilik-modernizm tartışmasının alabildiğine kısırlaşmış olmasıdır. Gelenekçiler bugün için hiçbir geçerliliği olmayan bir geleneği yaşatmak istiyorlar. Ve bu uğurda Batı medeniyetinin bütün güzel hakikatlerine savaş açıyorlar. Modernistlerse yeni ve taze bir İslam vizyonunu inşa etmek için çabalamak yerine geleneğin muhkem kalelerini yıkmayı kendilerne başlıca iş edinmişler. Yani bu tartışmadan İslam namına yeni ve taze bir hayat ideali devşiremiyoruz. Bu da haliyle bu tartışmayı dışarıdan izleyenleri İslam’dan soğutuyor.

Bugünkü deistleşme sürecine getirebileceğim daha derin bir sebep son yirmi yıllık AK parti iktidarında İslam değerlerinin tamamen özel alana çekilmiş olması ve siyasete, hayata, iktisada, vs dair değerlerin Batı medeniyetinden alınmış olması gerçeğiydi. AK Partililer iktidara gelirken laiklik, demokrasi, insan hakları, neoliberalizm gibi kurumları hayata tatbik etmeyi kabul ettiler. Ve onların siyasi iktidarında İslam’ın ve İslam’ın değerlerinin herhangi bir katkısı olmadı siyasete. AK Parti iktidarında İslam sadece ritüellerde yaşanan bir dine dönüştü. Ve İslam hayattan çıkınca haliyle bugün deistleşmiş insanlar kendi hayat bütünlüklerine  o dönemde İslam’la anlam katamaz oldular. Bu durum da İslam’ı hayatta hiçbir karşılığı olmayan fosilleşmiş bir yaşam felsefesi haline getirdi.

Bu süreci doğuran daha derin bir etmen, Türkiye’nin ve İslam aleminin ulus devletten ve sanayi kapitalizminden küresel topluma ve iletişim toplumuna geçmiş olması gerçeğiydi. Ulus devlet ve sanayi kapitalizmi modeline göre İslam tecdit edilmişti. Ali Şeriati, Bediüzzaman, Muhammed İkbal, Seyyid Kutup vs bu döneme hitap eden bir İslam yorumu geliştirmişlerdi. Ve insanlar bu eski toplumda İslam’ı yaşarken herhangi bir varoluşsal çatışma yaşamıyorladı. Fakat İslam küresel topluma ve iletişim devrimine yanıt verebilecek bir şekilde tecdit edilemedi. Öyle olunca da İslami birikim hayata yanıt veremez hale düştü.

Bu süreci doğuran daha derin bir etmen Müslümanların AK Parti iktidarından sonra çocuklarını harıl harıl modern mektebe göndermiş ve onları seküler bilimlerde söz sahibi olmaya sevk etmiş olmasıydı. Kitapçılarda okuyabileceğiniz sayısız kitabın ilk ilkesi o kitaptaki hakikatleri kabul etmek için dini inançlarınızı paranteze almanız lüzumudur. Müslüman alimlerse bu kitaplarda dine ve Tanrı’ya karşı getirilen argümanlara yanıt veremeyecek kadar İslam geleneğinin mirasına ve bu geleneğin sorunlarına boğulmuş durumdadıydılar. Böyle olunca da seküler bilimleri ve kitapları okuyan gençler bu müfredatta dine karşı getirilen argümanlara karşı savunmasız kaldılar. Haliyle bu süreç de deistleşme dalgasını besledi.

Deistleşme dalgasını besleyen daha derin bir neden ise çocuklarımızın gündelik hayatının dönüşümüyle ilgili. Bizim kuşağımız babalarına otorite olarak bakardı. Allah’ı da bu sebeple otorite olarak kabul ederdi. Bizim kuşağımızın maruz kaldığı eğitim sistemi dogmatikti. Bizim kuşağımızın özel odaları da yoktu. Kardeşler aynı odada yatar ve sosyal benlikler geliştirirdik. Bugünkü gençler ise kendilerine ait odalarda mahrem kişilikler geliştirdiler. Bugünkü gençler ‘constructive’ adı altında hakikatleri adım adım ispat etmeye dayalı bir eğitim sisteminde yetiştiler. Ve bugünkü gençler babaları tarafından ‘itaate yükümlü’ değil, ‘bir dost’ olarak yetiştirildiler. Dolayısıyla bugünkü gençler bir otorite figürü olarak Tanrı kavramını kabul edemez bir kişiliğe sahip oldular. İslam alimleri ise büyük çoğunlukla bugünkü gençlerin ikna olabileceği ve onların sosyal değil mahrem benliklerine hitap edebilen bir dost olarak Tanrı figürünü geliştirme fikrine tevessül etmediler. Haliyle gençlerin varoluş şuuruna hitap etmeyen bir İslam geri çekilmek zorunda kaldı.

Bugünkü deistleşme dalgasını doğuran nihai sebep ise galiba şuydu. İnsanlar artık İslam’ı ikincil otoritelerden değil, Kuran, Hadis ve Siyer gibi birincil kaynaklardan öğrenmek istediler. Kuran’ın Hadis’in ve Siyer’in 21. Asrın idrakinin sorularına yanıt verir bir yorumu ise İslam alimleri tarafından inşa edilmemişti. İslam yirminci asrın sorularına kısmen yanıt verebiliyordu. Yirmi birinci asrın soruları ise daha çetrefilliydi. Bu sebeple Kuran’ı, Hadis’i ve Siyer’i birincil kaynaklardan okuyarak İslam’ın hakikatini öğrenmek isteyen bireyler kendi yirmi birinci asra ait ruhlarının sorularının yanıtını kendi çabalarıyla bulamadılar. İslam’a dair şimdiye kadar getirilmiş tüm eleştiriler bir hamlede bu insanlara hücum etti. Ve bu hücum İslami bağlılığın alabildiğine tahrip olmasına sebep oldu.

II. D

Deli gibi kitap okuyan bir insanım. İslam’a dair çok ciddi şüphe girdaplarından da geçtim. İslam’ın hakikatlerinden, Kuran’ın Allah kelamı olduğundan Hazret-i Muhammed’in Allah peygamberi olduğundan eminim. Ve bugünkü deistleşme dalgasının eninde sonunda taze ve heyecan uyandıran bir İslam vizyonunu yaratacağına imanım tam. Kuran’da Sebe Suresinde “‘muzziqtum kulle mumazzaqin’ olduktan sonra yeniden dirileceksiniz” diye bir ayet var. Yani “bir medeniyet olarak paramparça ve un ufak olduktan sonra yeniden dirileceksiniz”. Ben bugün İslami mirası yıkım sürecinin eninde sonunda yeni bir yaratım getireceğine ve bu yıkımdan taptaze bir İslami vizyon çıkacağına sonuna kadar inanıyorum.

İslam âlemi bana, Dücane Cündioğlu abiye, Ahmet Arslan’a ve Yasin Ceylan’a İslam’ı Batı karşısında savunma misyonu vermişti. Bu misyonu bize kimse açıkça söylemedi. Fakat eğitimimiz itibariyle bizler bu misyona sahip olduğumuzu biliyor, ona göre okumalar yapıyor, ona göre sorular soruyor ve yanıtlar arıyorduk. Nihayetinde ben hariç bu isimler geleneksel İslam’ın çağdışılığı ve modern Batı medeniyetinin güzelliklerinin cazibesi altında dine bağlılıklarını yitirdi. Ben çevremde bu insanlara karşı herhangi bir düşmanlık uyanmaması için etrafıma sürekli şunu telkin ettim: “Dücane Abi, Ahmet ve Yasin Hocalar bizim manevi şehidimizdir. Onlar İslam namına Batı medeniyetiyle kavga ediyorlardı. Bu kavga o kadar zor ki nihayetinde imanlarını kaybettiler. Yani şehit oldular. Biz şu anda İslam’ın hakikatlerinin ayan beyan sunulduğu bir devirde yaşamıyoruz. Geleneksel İslam mirası bugüne hiç ama hiç hitap etmiyor. Biz bir nevi peygamber gelmemiş bir fetret çağındayız. Fetret çağındaki insanlar dine düşman olsalar bile hakperest oldukları ve temel ahlaki erdemleri muhafaza ettikleri sürece cennetliklerdir. Siz de Dücane Abi’ye, Ahmet ve Yasin Hocalara o gözle bakın. Çünkü bu insanlar hem geleneksel İslam’ın tüm yanlışlarını biliyor. Hem seküler medeniyetin tüm güzelliklerini görüyor. Onlar ağır bir cihad esnasında manen şehit olmuş gibi muamele görecekler Allah katında.”

Bu telkinlerimin bugün yaşadığımız deistleşme sürecinin kavgasız gürültüsüz geçmesinde küçük de olsa bir katkısı olduğuna inanıyorum. Hepimiz kendi küçük ruh dünyalarımızda ağır çatışma yaşıyoruz. Fakat bu iç çatışmalar büyük ölçekli toplumsal kavgalara dönmüyor. Ben iddia ediyorum, bu süreci 1990’ların kutuplaşmış ikliminde yaşıyor olsaydık Turan Dursun’un şehadeti gibi ağır facialar yaşayabilirdik. Fakat bugün toplumun sağduyusu bu süreci suhuletle sürdürebilecek bir duruma geldi. İnsanlar son yirmi yılın kavgalarından sonra çok daha hoşgörülü hale geldiler birbirlerine karşı.

Fakat benim bu telkinlerimin İslam namına olumsuz bir sonucu da var. Zira benim telkinlerimi kabul eden bir Müslüman’ın bir ateiste karşı yaşadığı asabiyet duygusu tamamen yok oluyor. Ve kişi benim telkinlerimi kabul etmişse bir ateisti onla kavga etmeden ondan hakikati öğrenmek için dikkatle dinliyor. Ve elimizdeki İslam ateistin sorduğu sorulara cevap veremediği için kişi zaman içinde ateistleri dinleye dinleye İslam’dan uzaklaşabiliyor.

Geçen gün televizyonda Dücane Abi ve Ahmet Arslan Hoca’nın bir programı vardı. Din hakkında konuşuyorlardı. Ben televizyon seyretmem. Fakat baktım ilkokul mezunu son derece dindar bir insan olan annem pür dikkat onları seyrediyor. Ben de biraz baktım. Ve inanın “annem bu iki ismi dikkatle dinledikten sonra İslam’dan çıkar mı” diye çok korktum. “Anne bunlar güzel insanlardır. Ama dinsizdirler” dedim. “O belli” dedi. “Ne anlatıyorlar?” diye sordum. “Ne dediklerini anlamıyorum. Sadece Allah’a inanıyorlar mı onu anlamaya çalışıyorum” diye yanıt verdi. Ben de anneme bu iki isim hakkında yukarıda anlattığım düşüncelerimi zikrettim. Yani güzel insanlar oldukları, fetret döneminde yaşadıkları, Allah katında dini reddettikleri için bugünün koşullarında kafir ve cehennemlik olmadıkları, vs… Ama inanın gerçekten annemin dinden kopacağından çok korkmuştum. Annemin tüm hayatını kuşatan ışık Tanrı inancı çünkü… Annem program bittikten sonra odama geldi. “sen ne zamandır namaz kılmıyorsun” dedi. “Anne Kuran’ımı deli gibi okuyabiliyorum. Ama sırt ağrıları, bel ağrıları, egzersizler derken bir süredir namazı aksattım. Yeniden başlayacağım” dedim. Anladım ki annem de o programı seyrettikten sonra bir gün benim de Dücane Abi ve Ahmet Hoca gibi dinden çıkacağımdan korkmuş.

Bu olaydan sonra benim ruhumda bir çatışma başladı. Ben de Dücane Abi ve Ahmet Hoca gibi Batı medeniyetinin güzelliklerini, bilim, sanat, felsefe, vs tüm bu güzellikleri İslam’a mal etmeye çalışan bir insanım. Kırk iki raflık kütüphanemin otuzdan fazla rafı Batı klasikleriyle dolu. Fakat Batı medeniyetinden öğrenme sürecimizin hiç ama hiçbir şekilde annemin imanını yok etmesini istemiyorum. Yani annemin imanı ve benim okuduğum kitaplar arasında muazzam bir çatışma var. Annem neye inanıyor ve Batı medeniyeti neyi savunuyor diye birkaç hafta boyunca yaşadığım çatışmadan sonra annemin babasından ve dedesinden kulaktan dolma öğrenmiş olduğu ve nihayetinde Kuran’dan gelen hakikatlerinin yanında benim Batı medeniyetinden öğrenmiş olduğu şeylerin hiç ama hiçbir değeri olmadığına inanın kanaat getirdim.

Sadece annemin ahlaki değerlerinden bahsetmiyorum. Bunu hepimiz biliriz zaten… Bunu şimdilerde ateistleşmiş entelektüellerimiz de bilir. Anadolu’da, Avrupa, Amerika, Hindistan, vs tüm dünya sathında biz ne kadar okumuş olursak olalım, ilkokul mezunu annelerimizin ahlakı ve değerleri bizim medeniyetten öğrendiğimiz ahlaki değerlerden daha üstündür. Yıllarca medeniyet öğrenmiş Tolstoy ve Dostoyevski’yi Rus köylülerini gördükten sonra büyüleyen de buydu. Merhamet, tevazu, görev duygusu, yardım severlik, hasbilik, halinden şikayet etmeme, çalışkanlık, misafirperverlik, iffet, eline beline diline sahip olma, “kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” prensibi, vs bunları yaşayan okumamış annelerin bireysel, ailevi ve toplumsal hayat namına Kant’tan Levinas’tan vs öğrenmeleri gereken hiç ama hiç bir şey yoktur. Biz de zaten çocukluğumuzda bu değerlerimizi annelerimizden alıyoruz. Ve sonra filozoflardan öğrendiklerimizle bu değerleri harmanlıyoruz.  

Ben annelerimizin sadece ahlakı ve değerlerinin değil, onların doğa felsefesinin ve metafiziğinin de medeniyetin bizlere öğrettiği doğa felsefesi ve metafizikten çok daha üstün olduğunu söylemek istiyorum. Bu doğa felsefesi ve metafizik Aristo’nun ya da Kant’ın konu hakkındaki klasikleri gibi işlenmiş, argümantasyonu tamamlanmış, kusursuz bir düşünce haline gelmiş bir metafizik ve doğa felsefesi değil. Fakat bir tohum olarak bu metafizik ve doğa felsefesinin bağrında taşıdığı hakikatler karşısında sanıyorum benim modern Batı’dan öğrendiğim metafizik ve doğa felsefesinin değeri bir çöp değerinde.

Tartışmak istediğim konu bu. Ama bu tartışmayı sürdürmeden önce Gramsci’den öğrendiğim bir hakikati dillendirmek istiyorum. Gramsci hiç okumamış bir dolmuş şoförüne bile tevazuyla “hocam” diye hitap edermiş. Bu “hocam” lafzının sebebi şuymuş: Gramscı her insanın kendi yaşam tecrübesi içerisinde kendi aklını kullanarak bütünlüklü bir felsefe geliştirdiğine inanırmış. Ve ona göre hiç okumamış da olsa bu tecrübenin yarattığı felsefe çok iyi bir eğitim almış bir insanın geliştirdiği felsefe kadar ciddiye alınmaya ve dinlenilmeye değermiş. Bu yüzden Gramsci hakikat söz konusu olduğunda en okumuş adamın bile en okumamış insanı ciddiyetle dinlemesi ve ondan bir şeyler öğrenmesi gerektiğini düşünürmüş. Kısa konuşursak Gramsci, Aristo felsefesini bir dolmuş şoförünün felsefesinden daha üstün görmezmiş. Bu bilgelik Gramsci’nin eşitlikçi bir sosyalist olmasından kaynaklanıyor. Ama aynı bilgelik zaten Hazret-i Muhammed’de de vardı. O da köle ve okumamış Bilal’in sözünün toplumun en okumuş aristokratlarından biri olan Ömer’le aynı değerde olduğuna inanırmış. Kuran’daki meşveret prensibi de zaten bunu hayata geçirmek içindi.

III. D

Annemin metafiziği ve doğa felsefesini teşrih etmeden önce ben bugün Batı medeniyetinin bu konularda ne olduğunu kabaca zikredeyim.

Öncelikle Batı medeniyetinde uzunca bir süredir adam gibi bir doğa felsefesi yapılmadığını söylemek zorundayım. Artık doğa felsefesi değil, doğa bilimi yapılıyor. Kuantum, görelilik, termodinamik, nanobilim gibi değişik doğa bilimi dalları var. Bu tikel doğa bilimlerinin birbiriyle çelişen felsefi sonuçları var. Bilim adamları bilimi yaparken temel motivasyon olarak hakikati bulmayı değil, teknoloji üretmeyi önceliyorlar. Ve bu çelişkilerin çözümü ve tutarlı ve bütünlüklü bir doğa felsefesinin nasıl ilkeler üzerine kurulması gerektiği sorusu pek kimsenin iştahını açmıyor. Yani en basitinden kuantumun olasılığa ve eşzamanlı etkileşime dayanan sonuçlarıyla göreliliğin determinizme ve ışık hızı sabitesinin mutlaklığına dayanan sonuçları arasında nasıl bir uyuşum kurulacak bunu hakkıyla dert eden bir iki insandan başka kimse görmedim.

Fizikteki durum bu. Doğa bilimindeki diğer dallar ise şu anda fiziğin alt dalı olarak görülüyor. Örneğin biyoloji. Aristo zamanında biyoloji fiziğe indirgenemeyen kendine has bir bilim olarak görülürdü. Şu anda ise biyologlar fizik ve fiziğin alt dalı haline gelmiş kimyanın biyolojik fenomenleri açıklamakta yeterli olduğuna inanıyorlar. Fakat burada da bir sorun var. Zira biyologlar fizikteki kuantum devrimine rağmen hala on dokuzuncu asırdaki klasik fizik fikirleriyle iş görüyorlar. Ve bunun felsefi bir tutarsızlık olduğu hususu pek kimsenin dikkatini çekmiyor.

Fizikteki kuantum ve görelilik devriminden sonra artık doğa felsefesi değil de bilim felsefesi yapılıyor. Bu devrimlerden önce klasik doğa biliminin evrenin hakikatini açıkladığına kesin olarak inanılıyordu. Fakat bu devrimler aslında kesin olarak bildiğimizi sandığımız şeyleri aslında hiç bilmediğimizi ve bugün bildiğimizi sandığımız kuantum ve göreliliğin de gelecekte kesin olarak yanlışlanacağını öğretti. Bu yüzden filozoflar doğanın, maddenin ve hareketin evrensel yasalarını bulmaya çalışmayı bırakıp bilim adamları cemaatinin kendi hakikatlerini nasıl keşfetmeye çalıştığını, yani bilimin nasıl tarihsel bir olgu olduğunu kendi mesele eden bir bilim felsefesi kurdular.

Kıta Avrupasında da benzer şeyler oldu. Yaklaşık yüz yıldır Kıta Avrupasındaki bilim adamları Kant, Hegel, Nietzsche, Bergson gibi bir doğa felsefesi inşa etmeye çalışmaktansa, doğayı kavrayışımızı inşa eden tarihselliğimiz üzerine yoğunlaşmayı ya da doğa biliminin toplumsal sonuçlarının insan yaşamını nasıl fakirleştirdiğini sorgulamayı tercih etmiş durumdalar. Yani doğa felsefesi yapılmıyor da “biz doğa felsefesine ait bu kavramı nasıl icat ettik ve bu icat medeniyetimiz namına nelere mal oldu” sorusunun felsefi ve sosyal tarihi yapılıyor Kıta Avrupasında…

Böyle olunca da doğa bilimcileri herhangi bir felsefi kafanın rehberliğinden mahrum vaziyette, keşfettikleri yasaların felsefi bir sorgulamasını hiç ama hiç yapmadan bilimi teknolojiye alt güdümlü hale getirmiş durumdalar.

Metafiziğe gelince… Anglosakson dünyadaki metafizikçiler onlara Aristo’dan miras kalan cevher-araz, nedensellik-doğa yasası, parça-bütün, tümel-tikel gibi kavramların çözümlemesine yoğunlaşmış vaziyetteler. Bir zamanlar metafizik, bir yandan evrene dair tüm bilgiyi kendisinde kuşattığı, öte yandan kendine konu olarak en yüksek varlık olan Tanrı’yı aldığı için en saygın bilim olarak görülürdü. Şu anda ise Anglosakson dünyada metafizik yukarıda saydığım kelimeler üzerine tefekkür eden bir uzmanlık alanına dönüşmüş durumda. Anglosakson dünyadaki metafizikçiler onlara evrenin temel yapısını keşfetmede hizmet edebilecek zihin-beden tartışmasını zihin felsefesi uzmanlarına, onlara saygınlık kazandıran Tanrı düşüncesini din felsefesi uzmanlarına havale etmiş durumdalar. Bu metafizikçiler kendi tartışmalarına altyapı kazandıracak bir doğa bilimi eğitimine de hakkıyla sahip değiller. Yani onların cevher-araz, nedensellik-doğa yasası, parça-bütün, tümel-tikel gibi kavramların çözümlenmesine adanmış tartışmaların aslında herhangi bir doğa bilimci için en ufak bir katkısı yok gibi. Ve zaten dil etütlerine odaklanmış pek çok Anglosakson filozof da metafizik yapmayı felsefeden anlamayan bilim adamlarına bırakmış, bilim adamlarının üretmiş olduğu kavramları berraklaştırmayı kendi görevlerini yerine getirmek için yeterli görüyor durumda.

Metafiziğin Kıta Avrupasındaki durumuna gelince… Kant’tan beridir, bazı seferler Kant’a meydan okunmaya çalışılmış ve çalışılıyor olsa da, metafiziğin imkansız bir bilim olduğu görüşü hâkim. Yani bir iki istisna hariç çağdaş pek çok Kıta Avrupası filozofu dünyayı sadece bize göründüğü kadarıyla bilebileceğimizi, bu görünüşü geçip de evrenin hakikatte ne olduğunu asla bilemeyeceğimizi savunmaya adanmış bir metafizik karşıtlığı içindeler. İçlerinde Heidegger, Derrida gibi en zeki olanlar ise Varlık ve Differance gibi kelimelere dayanarak metafizik kategorilerin ve şimdiye kadarki felsefenin yıkımını amaçlayan bir felsefe geliştirmiş durumdalar.

Yani evrenin hakikati ne, doğanın temel çalışma prensipleri neler, bizim evrendeki yerimiz ne, eşyanın anlamı ne gibi evrensel sorulara yanıt bulmak istiyorsak, çağdaş felsefenin böylesi sorularla adam akıllı uğraşmadığını söylemek zorundayız. Buna ek olarak bir şey söylemek gerekiyorsa, tüm bu filozofların teknoloji yaratan çağdaş doğa bilimcilerle gerçek anlamda herhangi bir diyalog ilişkisi içinde olmadığı hususudur. Tüm bu filozoflar doğa araştırmasını hiçbir felsefi formasyonu olmayan bilim adamlarına bırakmış durumdadır. Bir bilim adamının kendi çalışmasına ve keşiflerine anlam vermeye çalışırken galiba bu filozoflardan öğrenebileceği hiç ama hiç bir şey yoktur. Badiou ve Deleuze gibi bir iki istisna hariç durum bu minvaldedir.

Burada şu hususu da hatırlatma gereksinimi duyuyorum. Bergson ve Russell’a kadar filozofların doğa bilimi ve metafizikle ilişkisi böyle değildi. Bergson ve Russell’a kadar filozoflar müfredatlarının bir parçası olarak deli gibi doğa bilimi okuyorlar ve kendi doğa felsefelerini ve metafiziklerini inşa ederken doğa biliminin geldiği son noktadan hareketle yola çıkıyorlardı. Ve yazdıkları nihayetinde doğa bilimcilerine de yeni ufuklar açıyordu. Bu kuşatıcı düşünüş galiba bugün neredeyse tamamen kaybolmuş durumdadır.

IV. F

İlkokul mezunu annemin çok sağlam bir doğa felsefesi ve metafiziği var. Ve bu felsefe bir yandan onun babasından dedesinden duyduklarından, yani nihayetinde ona Kuran’dan gelen bilgelikten, ama esas olarak bir yandan da onun annelik deneyiminden doğuyor: yani dokuz ay on gün süren hamilelik deneyiminden… Ben annemin ya da Anadolulu, Batılı, Hint, Rus, Çinli vs ilkokul mezunu annelerimizin hamilelik deneyimlerinin onları benim okumuş olduğum tüm filozofların tüm felsefi ve bilimsel birikimden daha üstün bir bilgeliğe taşıdığında inanıyorum metafizik ve doğa felsefesi açısından. Bu deneyim onlara ayrıca son derece sağlam bir ahlak felsefesi de kazandırıyor. Şimdi bu konuyu şerh edebiliriz.

Hamilelik deneyiminin konumuz açısından önemi şurada: felsefe ve bilim her zaman için bir deneyime, bu deneyim üzerine tefekküre ve bu deneyimin sonuçlarının genelleştirilmesine dayanır. Örneğin Hume’un metafiziği ve doğa felsefesi çarpışan iki bilardo topunun deneyimi üzerine bir tefekkürdür. Termodinamik yasaları buhar makinesi ve bir kutu içindeki gazların davranışının deneyimlenmesi ve bu deneyimin genelleştirilmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Galileci fizik tamamen serbest bırakılan cisimlerin düşüş hareketinin deneyiminin genelleştirilmesidir. Kuantum mekaniği tamamen kara cisimlerin, fotoelektrik olayın ve atom davranışının deneyimlendikten sonra genelleştirilmesi faaliyetidir, vs.

Bilim ve felsefe her zaman için bir deneyim, bu deneyim üzerine tefekkür, bu deneyimden genelleştirilebilir yasalar ve ilkeler çıkarma ve bu yasaları evrenin diğer köşelerine uygulama faaliyetidir. Yeni ve tekil deneyimler edinmek, bu deneyimler üzerine tefekkür etmek, bu tefekkürden genelleştirilebilir yasalar ve ilkeler çıkarmakta hiçbir mahsur yok. Bugünkü bilimimizi ve felsefemizi bu faaliyete borçluyuz zaten. Fakat bu yasaları ve ilkeleri istisna kabul etmeden evrenselleştirdiğimiz zaman bazı problemler doğabiliyor. Mesela farklı tekil olay ya da olguları bu evrensel yasanın perdesi altına aldığımız zaman bu farklı olay veya olgunun kendi tekil hakikatini ve bu tekil hakikatin bizlere kazandırabileceği şeyleri göremez hale gelebiliyoruz. Yani akıl gözlerimiz bu faaliyet sonrasında perdelenebiliyor. Bir nevi kör oluyoruz.  

Bunun sosyal bilimlerde bir örneği Türk düşünürlerinin Batı’da, Batı toplumu için inşa edilmiş kuramları hiç sorgulamadan Türkiye’ye uygulama faaliyetleriydi. Büyük sosyolog Şerif Mardin yıllarca bu teamüle direndiği için büyük sosyolog oldu. Bu sebeple Mardin’in eserlerini hala okumak zorunda kalıyoruz. Zira Mardin şunu fark etmişti. Türk toplumu Batı’nın tecrübesinden geçmedi. Türklerin kendine has bir deneyimi var. Bu deneyimi Batı’da üretilmiş kavramlardan farklı kavramlarla, bu tekil deneyimin içine nüfuz etmeye çalışarak anlamaya çalışmak zorundayız.

Bu sadece sosyal bilimlerde değil, doğa felsefesi ve metafizikte de geçerli. 16. Yüzyıla kadar Aristo-Batlamyus metafiziği ve doğa felsefesi herşeyi açıklıyordu. Kopernik birkaç gezegenin davranışının bu modele uymayabileceğini fark etti. Galileo serbest düşen cisimlerin Aristo fiziğine uymayabileceğini fark etti. Modern bilim devrimi bu tekil deneyimler üzerine bir tefekkür sonucu meydana çıktı. 20. Yüzyılın başında Newtoncu paradigmayı doğurmuş bu deneyimlere dayalı evrensel yasaların her şeyi ama her şeyi açıkladığı düşünülüyordu. Ama Max Planck karacisimlerin davranışının, yani tekil bir deneyimin bu yasalara uymadığını fark etti. Einstein ise Michelson-Morley deneyinden sonra bu tekil olayın o güne kadar mutlak hakikat gözüyle bakılan yasalara aykırı olduğunu fark etti. Kuantum ve görelilik devrimi böyle başladı.

Bu devrimler olurken geleneksel bilim adamları böylesi aykırı tekil deneyimlerin önemini yadsıma davranışına girebiliyor. Zira eski deneyimlerden türetilmiş ve evrenselleştirilmiş yasalar onların gözlerini yeni tekil deneyimlerin önemine karşı perdeleyebiliyor. Eski yasalar bu geleneksel bilim adamlarını kör edebiliyor. Ve onlar bu yeni deneyimlerin önemini yadsımak için bahaneler üretmeye çalışabiliyor. Bilim felsefecileri Kuhn ve Lakatos da geleneksel bilim adamlarının ‘günü kurtarma çabaları’nı hayli anlatmış durumdalar.

Ben bugün için böylesi göz perdeleme faaliyetleriyle hamilelik deneyiminin hakikatini göremez olmuş olduğumuz kanaatindeyim. Bu perdeleme faaliyetini ve hamilelik deneyiminin nasıl olup da Galileo ya da kuantum devrimi çapında dönüşümlere gebe olduğunu da zikretmeye çalışacağım. Fakat bundan önce bir hususu daha vurgulamak gerekiyor.

Galileo’ya kadar doğa felsefecileri ve metafizikçiler kontrollü deney yapmazlardı. Yani bir nesneyi önlerine koyup, onu tüm ilişkilerinden yalıtıp o nesneye sorular sorup o nesneyi kendi sorularına cevap vermeye mecbur bırakmaya çalışmazlardı. Galieo’ya kadar bilim adamları ve filozoflar nesne karşısına geçer, onu kendi doğal oluşu içinde müşahede eder, yani nesneyi özgür bırakır ve basitçe gözlem yapar ve sonuçlarını kendi doğal davranışı içinde özgür bırakılmış nesnelerin gözlemlerinden çıkarırlardı. Galileo’den sonra ise araştırma nesnesini özgür bırakan gözlem değil, nesneyi cevap vermeye zorlayan kontrollü deney hakim oldu. Kontrollü deney de bize çok şey öğretti ama bu yöntem bizi pek çok hakikati de görebilmekten mahrum bıraktı.

Bir örnek vereyim: Pavlov’un köpeğini hepiniz bilirsiniz. Pavlov’un köpeği tam bir kontrollü deney aracılığıyla duyduğu zile otomatik tepki vermeye şartlandırılmıştı. Deney öyle düzenlenmişti ki, bu köpek zil sesi duyar duymaz yemek kokusu almış gibi salya akıtır hale gelmişti. Bu deney üzerine davranışçı psikologlar her hayvanın ve her insanın dışarıdan gelen etkilere ve uyarılara otomatik tepki veren bir çeşit robot olduğunu iddia ettiler. Çok daha sonrasında sadece köpeklerin değil, beyni olmayan tek hücreli canlıların bile bir ortamda özgür bırakıldıklarında dışarıdan bir uyarı geldiğinde düşünerek, tasarlayarak, hesap ve plan yaparak davrandığı gözlendi. Ve bunun üzerine sadece insanların değil en basit hayvanların bile çok karmaşık bir iç dünyalarının olduğu, sadece insanların değil hayvanların ve tek hücreli canlıların bile bir ruhsal derinliği olduğu, basit hayvanların bile acı çektiği, sorguladığı, plan ve hesap yaptığı, psikolojik travma yaşayabildiği ve mutlu olabildiği meydana çıktı. Fakat bu gerçek anlaşılana kadar nice hayvana uyarıya otomatik tepki veren ve bir iç dünyası ve ruhsal derinliği olmayan robotmuş gibi nice işkenceler yapılmıştı. Ve insan da davranışçı psikologlar tarafından böyle kavranmıştı: Hiçbir iç dünyası olmayan davranıştan ibaret bir robot olarak… Şunu söylemek istiyorum: Kontrollü deney bize bazı tikel hakikatleri öğretse de pek çok hakikate karşı gözlerimizi kör eder. Bir anne ise rahmindeki bebeğe kontrollü deney yapmaz. Onu sadece izler. Ve onun rahimdeki serbest hareketlerinden bir felsefe türetir.

V. F 

Benim söylemek istediğim husus hamilelik deneyiminin çağdaş doğa bilimi, çağdaş doğa felsefesi ve çağdaş metafizik tarafından böylesi bir perdelemeye maruz bırakılmış olduğudur. Hamilelik deneyimine hiç ama hiç müracaat etmeden çok başka deneyimlerden hareketle fizik kuramları, kimya yasaları, biyoloji yasaları, zihin-beden felsefeleri vs inşa ettik. Ve bu kuramlarımızı genelleştirerek hamilelik deneyimine dayattık. Bu kuramlarımız hamilelik deneyiminin kendi tekil hakikatlerini bize göstermesine engel oldu. Zira gözlerimiz bu konuda tamamen perdelenmişti. Yani hamilelik deneyimine karşı akıllarımız kör olmuştu. Tartışmaya başlamadan önce şunu söyleme gereksinimi duyuyorum: okuduğum hiçbir felsefe kitabı, hiçbir fizik, kimya ya da biyoloji kitabı, hiçbir zihin-beyin felsefesi kitabı hamilelik deneyimi üzerine bir tefekküredayanmaz. Hamilelik deneyimi tamamen başka deneyimler üzerinden türetilmiş hakikatlerin bu deneyim üzerine dayatılmasıyla tamamen perdelenmiş durumdadır. Benim annemin şahsında yeryüzündeki tüm ilkokul mezunu anneler ise tüm bu kuramları hiç ama hiç bilmeden sırf bu deneyim üzerinden bir tohum halinde bir metafizik ve doğa felsefesi geliştirirler. Ve iddiam odur ki onların tohum halinde geliştirdikleri bu felsefe Aristo’dan bu yana benim okuduğum tüm düşünce tarihinden daha üstün bir bilgelik kazandırır bir anneye.  

Önce bu hamilelik deneyiminin bizim metafiziğe ve doğa felsefesine dair hangi mutlak hakikatlerimizi yıktığını zikredeceğim. Sonra bu deneyimin bize bu konularda hangi hakikatleri açtığını irdeleyeceğim. Sonra da tüm burada zikrettiğim tartışmalardan habersiz annemin metafizik ve doğa felsefesini kısaca anlatacağım. Ve elbette bu deneyimin yarattığı ahlakı ve varoluş şuurunu…

VI. F

Hamilelik deneyimi en basit haliyle şudur: Bilinci olmayan, benliği olmayan, görmeyen, işitmeyen, haz duymayan, planlar kurmayan, hafızası ve hayalleri olmayan ve amaçsal davranışlara girme yeteneği olmayan, daha doğrusu böyle olmadığına inandığımız örgütlü bir maddeden, yani bir embriyodan tüm bu insani ve ruhsal vasıflara sahip bir bebeğin meydana gelme süreci…

Başlı başına bu gerçek bizim ruh-madde yada zihin-beyin ilişkisine dair tüm modern bilgi birikimimizi alt üst eder. Descartes’tan sonra çağdaş filozoflar maddeyi ruhsuz, hissiz, akılsız, herhangi bir ruhsallığa sahip olmayan doğa yasaları ve fiziksel mekanik nedensellik ilkelerine irca ettiler. Kendilerinde bir ruh, zihin ve iç dünya olduğunu da biliyorlardı. Beynin de tüm bu düşünce faaliyetleriyle özsel bir ilişki içinde olduğunu gözlemlemişlerdi. Bu veriler üzerine Descartes sonrası çağdaş materyalist veya Kartezyen filozoflar şu soruyu sordular: Fiziğin ve kimyanın kör mekanik yasalarına göre hareket eden bu beyinden amaçlar gözeten bu zihin nasıl meydana çıkıyor? Filozoflar bu soruyu sorarken önlerine hamilelik deneyimin almadılar. Tamamen oluşmuş bir insanı karşılarına aldılar. Ve sorgulamalarını bu tamamlanmış insan üzerine bir spekülasyon olarak devam ettirdiler. Bu yöntemle hareket eden filozoflar bu sorunun yanıtını bulmakta hala çaresizdir. Dan Chalmers’ın deyimiyle: “Kolay sorunun yanıtını biliyoruz. Beyinle zihin arasında bir ilişki var. Fakat zor soru hakkında anlamlı tek cümle edemiyoruz: Bilinç halleri nasıl bir mekanizma yoluyla beyinden meydana çıkıyor?”

Oysa anne rahminde gelişen embriyo bu soruyu bambaşka ufuklara taşır. Anne rahminde ileride beyni, bilinci ve amaçsal davranışı yaratacak olan madde bir beyin değildir. Beyin bu maddeden çıkacaktır. Yani bilincin yeri, kökeni ve kaynağı beyin değil, gelişen embriyonun bütünüdür. Buradan bakınca embriyonun maddesi sadece amaca kör fizik yasalarına ve amaca kör nedensellik yasalarına irca edilemez. Zira rahimdeki embriyonun bütünü ve embriyodaki madde bildiğimiz tüm fizik ve kimya yasalarından taşacak vaziyette bir amaca doğru, bir hedefe doğru ilerlemektedir. Bütünlüklü bir bilinç yaratma amacına… İşte embriyonun gelişiminin açtığı bu soru bizim maddeyi, maddenin hareket ilkelerini ve bildiğimiz tüm fizik ve kimya yasalarının felsefi temellerini yeniden sorgulamaya mecbur bırakan bir sorudur. Hamilelik deneyimini gerçekten anlamak istiyorsak tüm fizik ve kimya kitaplarını yeniden yazmamız gerekir.

Embriyonun gelişiminin yarattığı bu zorunluluk sadece embriyonun maddesinden bir bilincin ortaya çıkışına münhasır değil. Bildiğimiz gibi embriyo ana rahmindeki gelişimi boyunca termodinamik yasalarını sistematik olarak ihlal eder. Termodinamik yasaları kendi halindeki bir madde toplaşmasının düzensizliğinin sürekli artacağını söyler. Ve istatistik temellerde bu düzensizlik artışı zar atımı metaforuyla dile getirilir. Bir zarı sürekli attığınızda zar sürekli düşeş geliyorsa zarda kesin olarak bir hile vardır, der. Ana rahmindeki embriyoda zar sürekli düşeş gelmektedir. Çünkü embriyonun gelişimi boyunca embriyo giderek daha düzenli, giderek daha sanatlı, giderek daha kompleks bir hal almaktadır. Yani embriyoda zar sürekli düşeş gelmektedir. Bir de termodinamik yasalarına istatistik bakıştan farklı olarak, embriyonun bağrında kurulmuş neden-sonuç ilişkileri de termodinamik yasalarını sistematik ihlal üzerine kurulmuştur. Yani embriyoda öylesi bir nedensellik mantığı vardır ki bu nedensellik mantığı termodinamik yasalarına aykırı prensiplere göre işler. Bu durum ister istemez bizim buharlı makinelerden ve kapalı kaplardaki gazlardan kontrollü deneyler yoluyla türettiğimiz termodinamik yasalarının evrenin evrensel yasalarını olmadığını, evrende bu yasaları ihlal edebilen bir nedensellik mantığının da var olduğu hakikatini dayatır.

Embriyonun gelişim süreci yine evrensel olduğu ve doğanın temeli olduğu söylenen kuantum mekaniğinin yasalarını da ihlal eder. Kuantum mekaniğine göre evrende nedensellik ve determinizm yoktur. Her şey olasılıklara dayanır. Ve evrenin asli hali bir olasılık bulutu gibidir. Yani kuantum mekaniğine göre embriyodaki bir hidrojen atomunun sağındaki oksijenle mi, solundaki nitrojenle mi yoksa önündeki demir ya da arkasındaki sülfürle mi kimyasal reaksiyona gireceği tamamen bir olasılık hesabına dayalıdır. Bu etkileşimi belirleyen hiçbir nedensellik yasası yoktur. Ve canlının sağlıklı olması sadece örneğin onun demirle ilişkiye girmesi sonucu gerçekleşir. Hidrojen demirle değil de, diğer moleküllerle etkileşime girerse çocuk ölecektir. Bir kuantum kuramcısına göre bu olasılık prensibinden daha derin bir nedensellik ilkesi yoktur evrende. Oysa embriyodaki moleküllerin gelişim süreci boyunca giriyor olduğu etkileşimlere bakıldığında bu etkileşimlerin tamamının canlıyı tüm uzuvlarıyla sağlıklı bir şekilde geliştirmek üzerine kurulduğunu görürüz. Yani eğer herşey kuantumdaki olasılık bulutuna göre şekillenseydi, bir embriyonun nihayetinde alacağı şeklin saçmasapan bir şey olması gerekirdi. Oysa saf olasılığa dayandığı söylenen tüm bu mikro etkileşimler sağlıklı bir bebek meydana getirmek üzere seferber olmuştur. O halde embriyo deneyimi üzerinden konuşursak evrende kuantum mekaniğinden çok daha temel yasalar ve nedensellik prensipleri de işlemektedir.

Embriyonun gelişimi sürecini kuantumun olasılık prensibine değil de, Newton döneminden kalma ve müfredatımızda hala okuttuğumuz deterministik ve zorunlu nedenselliğe dayalı fizik ve kimya yasalarından türetmeye çalışalım. Pek çok fizik ve kimya ders kitabında gördüğümüz üzere nedensel zorunluluğa dayanan kütleçekim yasaları, elektromagnetik yasalar, asit-baz etkileşimleri, yükseltgenme-indirgenme tepkimeleri, iyonik-kovalent bağlar, vs… Nedensel zorunluluğa dayanan bu yasaların hiçbirinin bir embriyonun gelişimi gibi bir amaç gözetmediğini biliyoruz. O halde embriyonun sağlıklı bir bebek olmaya doğru gelişimini bu yasaların kendisinden değil, bu yasaların örgütlenişinden türetmek zorundayız. Şimdi soru şudur: bu fizik ve kimya yasalarını örgütleyen ilke kendisi kör zorunluluğa dayanan bir nedensellik ilkesi midir? Yoksa bu örgütleyici ilke amaca matuf mu hareket eder? Eğer bu ilke amaca kör bir yasa olsaydı çocuğun amaca uygun sistematik gelişimi salt kör tesadüf olurdu. Yanıt mecburen ikincisidir. Yani bu örgütleyici ilke embriyonun sağlıklı gelişimi amacını gözeterek bu fizik ve kimya yasalarını örgütler, şekillendirir ve çalıştırır. O halde demek zorundayız ki, embriyonun şahsında tüm evrende kör zorunluluğa ve amaç gözetmeyen mekanik nedenlere hükmedebilen amaç gözeten prensipler ve yasalar da vardır. O halde bu prensipler eşliğinde tüm doğa bilimimizi ve fizik ve kimya müfredatımızı yeniden yazmamız gerekir.

Embriyo gelişiminin, zihin-beyin, termodinamik, kuantum ve fizik kimya müfredatını sarsan ve bizi yeni bir madde ve yeni bir madde hareketi prensipleri düşüncesine zorlayan yanı bu. Yani bu deneyim bizleri yepyeni bir fizik temel kitabı yazmaya zorluyor aslında. Ve bu işin biyoloji bilimi içi muammaları da var. Örneğin embriyonun gelişimini ve işlevsel farklılaşmasını yöneten bilgi kromozomlarda ve genlerde saklı. Peki genlerde ve kromozomlarda saklı bu bilgi nasıl örgütleniyor, nasıl bir prensiple ahenk içinde çalışabiliyor? Genlerin işlevsel prensiplerini bir amaç etrafında bütünleştiren ilke yine bir gen mi, yine bir kromozom mu? Bu prensibi bir gen ve kromozom gibi uzamda genişliği olan bir maddede arayacaksak soru tekrar ediyor:  o halde uzamda genişliği olan bu merkez genin ya da kromozomun işlevsel örgütlenişi nerede saklı? Sonsuza kadar gidemeyiz. Bu soru bizi ister istemez embriyonun ‘görünmez yüz’ü, batını, içi, soyut ve manevi tarafı olan ‘genetik program’ düşüncesine götürüyor. İşte bu görünmeyen içyüz ve batın olarak genetik program fikri bizim canlının bir bütün olarak ve şimdiye kadar hiçbir biyoloji kitabında ele almadığımız bir boyutunun farkına varmamızı sağlıyor. Zira şimdiye kadarki tüm biyoloji bilgimiz canlının hep dışarıdan tecrübe edilebilen maddi boyutları üzerineydi. Demek ki canlının görünen yüzünden başka bir de görünmeyen, batıni ve içyüzü var. O halde canlının şahsında tüm evrenin de pozitivist deneyime ve dışarıdan gözleme konu olamayan manevi-batıni bir tarafı var. Bizim tüm fizik ve kimya bilgimiz ise sadece varlığın bizim gözlerimize görünen dış yüzü üzerineydi. O halde bilim, doğa felsefesi ve metafizik yapacaksak evrenin bu batıni yüzünü de hesaba katmak zorundayız.

Vs. Vs. Vs.

Kısa konuşursak embriyonun gelişimi deneyimi, yani bir hamilelik deneyimi eğer başka deneyimlerden elde edip genelleştirdiğimiz fizik, kimya ve biyoloji yasalarının gözlerimizi perdelemesine bir son verilirse ve bu tekil deneyim kendi çıplaklığı içinde anlaşılmaya çalışılırsa, evrene dair Batı medeniyetinin son beş yüz yılda öğrettiği tüm müfredatı darmadağın ediyor.

Bu deneyim Kıta Avrupası felsefesindeki temel ve çok güçlü bir eğilimi de darmadağın ediyor: fenomenoloji geleneği… Kimler var burada? Hume’dan başlayın, Saf Aklının Kritiği’ndeki Kant, Fichte, Husserl, Varlık ve Zaman’ın Heidegger’i, Sartre, Merleau-Ponty, Levinas, vs…. Bu gelenek için özne ve dünyası birbirinden ayrılamazdır. Dünyası olmayan bir özne düşünülemeyeceği gibi, öznesi ve insanı olmayan bir dünya da düşünülemez. Embriyodaki bir aminoasit onu gözleyen kişi için vardır. Gözleyen kişi yoksa aminoasit de yoktur. Dünyaya kategorilerini veren öznenin kendisidir. Ve özne kendi yarattığı bu dünyanın ötesine adım atıp da, yani kendine göründüğü haliyle dünyanın ötesine geçip de, dünya hakkında nesnel ve mutlak iddialarda bulunamaz. Bu haldeki bir özneye düşen bu dünyada kendi kendini ve bu dünyayı kendi kategorileriyle nasıl yaratmış olduğunu keşfetmekten ibarettir. Bu geleneğin kitaplarının öznesi, örneğin Kant’ın Saf Aklının Kritiği’nin, Heidegger’in Varlık ve Zaman’ının, Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’inin öznesibir zamanlar yokken tarihin belli bir anında var olamaz. Ana karnından dünyaya gelemez. Bu özne dünyasıyla beraber hep vardır. Şimdi ana rahminde büyüyen bir çocuğunuz olsun. Adı Kant ya da Heidegger. Bu çocuğun henüz olmadığı bir dünyayı deneyimlediniz. Sonra çocuğun dünyaya geldiğini gördünüz. Sonra çocuk felsefe okudu. Ve buradaki iddiaları dile getirmeye başladı. Bu çocuğun hakkı bir felsefe devi olarak anılmak mıdır yoksa tımarhaneye kapatılmak mı? Fenomenoloji geleneğinden çok şey öğrendiğimi reddetmiyorum. Ama rahminde bir çocuk büyüten annenin bu geleneğin bilgeliğinden çok daha yüksek bir metafizik bilgeliğe sahip olduğuna inanıyorum.

Buradaki akıl yürütmemiz Freud’un bilinçdışı ve beden kuramını da paramparça ediyor. Zira Freud’a göre beden, yani bilinçdışı, insan egosunun ve bilincinin amaçlarıyla hiçbir ortaklığı olamayacak şekilde fiziğin ve kimyanın kör nedensellik yasalarına dayanıyordu. Ve bu bilinç ve ego için asla aşılamaz bir travma yaratıyordu. Oysa ana rahmindeki embriyodan bir bilinç var eden süreç tamamen bilincin ve egonun güzel bir şekilde vücut bulabilmesi için seferber olmuş vaziyettedir. Yani beden ve bilinçdışı bilince hizmet etmek için vardır. Tüm psikanaliz geleneği bu veri üzerinden yeniden inşa edilmek zorundadır.

Buradaki akıl yürütmemiz son zamanlarda büyütülen ve ülkemize tercüme edilmeye başlanan Quentin Meillasoux gibi materyalist filozofları da darmadağın ediyor. Zira onlara göre “evrenin asli hali bir kaostur. Bu kaosta sonsuz sayıda mümkün evren vardır. Ve biz de bu mümkün evrenlerden birinde yaşadığımız için her şey bize mantıklı gelmektedir. Sonsuz sayıda harfiniz olsa ve bunları rastgele yere atsanız eninde sonunda bir tane Hamlet eseri çıkar. Siz de bu Hamlet evreninde yaşadığınız için her şey size mantıklı geliyor.” Meillasoux’un farkında olmadığı şey esas meselemizin Hamlet’i oluşturan maddi harfleri bir araya getirmek değil, bu Hamlet’i anlayabilecek ruhlar, bilinçler meydana getirmek olduğudur. Zira Hamlet ancak ve ancak bu bilinç için Hamlet’tir. Yoksa Hamlet’i oluşturan bu harflerin kendi başına bir manası yoktur. Meillasoux’un Sonlunun Sonrası kitabında Hamlet’i anlayabilecek bir bilincin nasıl meydana gelebileceği hususunda tek ama tek bir kelime bile yoktur. Yani kaostan ya da ana rahminden bilen, işiten, gören, sevinen, üzülen, hayal kuran, amaç gözeten bir insan nasıl meydana gelebilir… Meillasoux bu konuda zırcahildir.

VII. D

Hamilelik deneyimi bir insana çağdaş medeniyetin yarattığı metafizik bilinçten çok daha üstün bir metafizik kavramlar seti kazandırır. Ve bu metafizik çok özel bir ahlak da doğurur. İzah edeyim.

Aristo’dan süzülen çağdaş metafiziğin temel kavramlarının varlık ve öz, cevher-araz, nedensellik ve doğa yasası, tümel ve tikel, parça ve bütün, madde ve form, süreç gibi kelimeler olduğunu söylemiştim. Bir zamanlar metafizik ilimlerin şahı ve padişahı olarak görülüyordu. Bunun sebebi bu kelimeler değildi. Metafiziğin bir zamanlar ilimlerin şahı padişahı olmasının sebebi tüm varlığa bütünlüklü bir anlam verebilmesi ve en yetkin varlık olan Tanrı’yı bize tanıtmasından ibaretti. Bugün ise metafizik bu işlevini tamamen yitirmiş ve felsefede kimsenin dönüp bakmadığı bir uzmanlık meselesi haline gelmiştir. Metafiziğin bu kelimelerinin bugün doğa bilimcilerin çalışmalarına bile en ufak bir katkısı yoktur dense yalan olmaz. Hele ki bu kelimelerin galiba ahlak ve varoluş şuuruna verecek hiç ama hiçbirşeyi yoktur. Bu iddiamı test etmek isteyen okur Christof Rapp’ın Çağdaş Metafiziğe Giriş adlı kitabına göz gezdirebilir. Okur o kitapta çağdaş metafizikçilerin hangi sorunlarla boğuştuğunu görecektir.

Şimdi ana rahmindeki bebeğe dönün. Ve onu kuşatan, besleyen ve şekillendiren kozmik sıfatları etüt etmeye çalışın. Her şeyden önce ana karnındaki bebeği kuşatan bir merhamet vardır. O bebeğin hiçbir şeye gücü yetmiyor. Onu yaratan güç annesi de değil. Kozmik bir güç o çocuğu ana rahminde koruyor ve besliyor. Ve bu kozmik gücün bu çocuğa bu kadar ihtimam göstermesi için insani sıfatlardan biri olan merhamete sahip olması lazım. Yani bu kozmik güç Rahim adını almaya hak kazanıyor. Ve Rahim olarak bu kozmik güç bizlere de kendisi gibi merhametli olmayı ilham ediyor. Yani bu kozmik güçten bir ahlak da türetebiliyoruz. Oysa cevher-araz, madde-form, tikel-tümel vs kelimelerinin bir ahlakla ilişkisini kurmak biraz zor oluyordu.

Yine bu kozmik güç bu bebeği, bu bebeğin hiç gücünün yetmediği kaynaklardan besliyor. Yani bu bu kozmik güç rızık vericilik sıfatına sahip. Yani insani terimlerle o bir Rezzak. Eğer bu kozmik güç Rezzak ise bu güç bizlere de rızık verici olmayı ilham ediyor. Yani yoksullara yardım etmeyi…

Aynı şekilde bu kozmik güç bebeğin uzuvlarını hepsini ilerideki işlevine göre muntazam şekillendiren bir hikmete sahip. Yani o bir Hakim. Dolayısıyla biz de bu kozmik güç gibi Hakim ve hikmet sahibi olma konusunda bir ilham alıyoruz embriyonun gelişimine bakınca…

Burada uzun uzun bu kozmik gücün sıfatlarınn etüdünü yapmayacağım. Okur temel fikri anlamıştır. Sadece bu sıfatların bir kısmını zikredeceğim. Okuyucu zaten embriyonun gelişimine bakınca tüm bu sıfatları müşahede edecek ve bu sıfatların aynı zamanda bir ahlak felsefesinin inşasına da temel teşkil edeceğini hemen görecektir. Bu kozmik güç bebekleri hayatta tutan ve koruyan bir Kayyum ve Hafiz olmak zorundadır. O bebeği iliklerine kadar tanıyan bir Alim olmak zorundadır. Bu güç herşeyi zamanına göre doğru şekillendiren bir hilme sahip olmak, yani Halim olmak zorundadır. Bu güç bebeğe güzel bir şekil veren bir cemale ve güzelliğe sahip olmak zorundadır. Yani o Cemil olmalıdır. Ve eğer bu güç Kayyum, Hafiz, Alim, Halim, Cemil ise biz de bu güç gibi çevremizdeki insanları ayakta tutan ve koruyan bir kayyumiyete ve hafiziyete sahip olmalıyız. Biz de onun gibi ilme ve bilime değer vermeliyiz. Biz de onun gibi acele etmeyen, fevri davranmayan ve insanlara tahammülle davranan bir hilme sahip olmalıyız, vs… 

Yani eğer bu kozmik güç modern Batılıların ‘Doğa’sı gibi ruhsuz, cansız, bilinçsiz, vs değilse o insanda küçük cilveler olarak tezahür eden güzel sıfatlara mükemmelen sahip bir Benlik ve özne ise kişisel ahlakımız ve çevremizle ilişkimiz de bu Özne’yi tanıdığımız kadarıyla seküler Batı medeniyetinin öğrettiğinden oldukça farklı bir hal alıyor.

Yani bu kozmik gücün sıfatları bir yandan doğaya anlam verirken ve doğayı tanımlarken bir yandan da insanlarla ilişki kurarken bizlere bu kozmik gücü tanımayan insanlara göre çok daha farklı ve kudsi bir hava veriyor.

Kısa konuşursak bu kozmik güç Tanrı’dır. Ve bu kozmik gücün sıfatları olarak zikrettiğim kavramlar ise İslam metafiziğinde Allah’ın isimleri olarak anılır. İslam düşüncesinde ise varlığın hakikati Allah’ın isimlerine ve sıfatlarına dayanır. Ve Allah’ın isimlerine ve bu isimlerin embriyo örneğinde gördüğümüz üzere doğada tezahürlerini keşfetmeye dayalı bir metafizik düşünce, bizlere Tanrı’yı bir konu olarak alanından dışlayan seküler felsefelere göre çok daha doyurucu bir hakikat ve ahlak düşüncesi verir.

Benim burada hamilelik deneyimi üzerinden türettiğim metafizik düşünce de, yani annelerimizde bir tohum olarak bulunan doğa felsefesi ve metafiziğin açılımı olan bu düşünce de nihayetinde Kuran’a ve Kuran’ın felsefesini etüt eden ve Batı’da Rönesans’ı teşvik eden bir figür olan İbn Rüşd’ün yazdıklarına dayanır.

İbn Rüşd modern Batı’da çığır açmış ve önemi neredeyse kimse tarafından bilinmeyen El-Keşf adlı eserinde hakikate ulaşmanın ve metafizik yapmanın dört alternatif yolunu birbirinden ayırır. Bu dört yoldan imkan ve hudus’a dayanan kelam ve teoloji yolu ve insanın kendi iç alemindeki yolculuğuna dayanan tasavvuf ve işrakilik yolu bu yazı bağlamında ilgimizi çekmiyor. Bu yazı için önemli olan İbn Rüşd’ün hakikate ulaşmada ve metafizik yapmada birbirine alternatif olarak zikrettiği felsefe yolu ve Kuran yolu.

İbn Rüşd’e göre filozoflar evrensel hakikatleri ve metafiziği düşünürken cevher-araz, tikel-tümel, nedensellik ve doğa yasaları, madde-form, parça-bütün gibi sadece seçkinlere hitap eden bir dil kullanırlar. Ve bu filozoflar ancak ve ancak tüm evreni kuşattıktan ve evrenin temel yapısını ve iskeletini keşfettikten sonra Tanrı’yı düşünebilir hale gelirler. Bu yol düşünce zahmeti gerektiren çok çetrefilli bir yoldur. Ve dolayısıyla İbn Rüşd için bu yol sadece ve sadece toplumun seçkin tabakasına hitap eder.

İbn Rüşd için hakikate ulaşmada ve metafizik yapmada Kuran’ın yolu ise avam-seçkin herkese açıktır. Ve bu metafizik düşünceye erişmek için evrenin bütününü taramak ve evrenin temel yapısını ve iskeletini keşfetmek gerekli değildir. Hele ki bu yol sürekli yeni düşüncelerle yeni açılımlar yapmaya, sürekli derinleşmeye ve düşünceyi sürekli diri tutmaya izin veren bir yoldur. Ayrıca bu yol filozofların yolunun hilafına insana ciddi bir şevk ve maneviyat da verir. Dediğimiz gibi filozofların yolu, İbn Rüşd için ciddi zihinsel çaba gerektiren çok çetrefilli bir yoldur. İbn Rüşd için Kuran’ın öğrettiği bu yol metafizik yaparken tekil bir canlının etüdüne dayalıdır. “Eğer metafizik yapmak ve evrensel hakikatlere ulaşmak istiyorsan tekil bir canlıyı, onun uzuvlarını, onun gelişimini, ondaki sanatsal şaheserliği, vs etüt et.” İbn Rüşd’e göre Kuran’ın yolu budur.

Daha sonrasında bu konuda İbn Rüşd’ün izinde giden Bediüzzaman Kuran’ın doğa felsefesi ve metafizik yapma yolu hakkında şunları söyledi: “Kuran’ın özelliği insanların alışkanlık gereği ihmal ettiği ve görmezden geldiği mucizevi hakikatlere dikkat çekmektir.” Bu örneğimizden hareketle konuşacak olursak, hamilelik deneyimi o kadar alışkın olduğumuz bir deneyimdir ki, bunun mucizeliğini ve bu deneyimin yeni hakikatler namına ne vaat ettiğini düşünme yeteneğini tamamen yitirmiş durumdayız modern insanlar olarak. Oysa Kuran Allah’ı tanıtırken en az iki defa embriyonun ana karnındaki gelişimini gözlerimiz önüne serer ve kafire şu soruyu sorar: “Seni bir nutfeden ve embriyodan yaratan Allah’ı nasıl hiç düşünmezsin ve ona meydan okursun?” Bu ayet yirmibirinci asırda bilimin ve felsefenin gözlerini perdelemesi sonucu kendi yaratılış mucizesini tamamen unutmuş modern insana hala taptaze hitap eden bir beyandır. Tanrı hakkında ahkam kesen sayısız filozof okudum. Fakat biri bile ana karnındaki doğum mucizesini, kendi varoluş mucizesini etüt etmeye yetenekli değildi. Bu mucize birini bile hiç ama hiç meşgul etmemişti.

VIII. F

İbn Rüşd’ün el-Keşf kitabında filozoflar ve Kuran arasında yaptığı bu ayrım modern Batı felsefesinde bir devrime sebep oldu. Zira bu kitaptan sonra metafizik yapma biçimi değişti. İzah edeyim.

Her şeyden önce David Hume. Çok bilinçli bir biçimde İbn Rüşd’ü takip eden David Hume doğa felsefesi ve metafizik yaparken İbn Rüşd’ün deyimiyle filozofların yolunu ve Kuran’ın yolunu radikal bir biçimde ayırt etti. O İnsan Doğası Üzerine bir İnceleme’de kararlı bir din karşıtı olara,k insanları Aristo metafiziğinden hareketle Tanrı’ya götüren cevher-nedensellik gibi kavramları çarpışan iki bilardo topunu model alarak darmadağın etti. Ama Din Üstüne kitabında İbn Rüşd’ün “Kuran’ın yoludur” dediği organizmayı ve yaşamı etüt edince “Evet organizma ve yaşamın çalışma ilkelerine bakınca bunu var eden kozmik bir bilincin varlığını kabul etmek zorunda kalıyoruz. Ama Hıristiyan din adamları Tanrı’ya kanıt olarak bunu değil hep mucizeleri dile getirdiler. O halde Hıristiyanlık yanlış” dedi. Daha sonrasında yine çok bilinçli bir İbn Rüşd okuru olarak Kant Saf Aklın Kritiği’nde filozofların yolu denilen cevher-nedensellik gibi kavramlarla doğa bilimi yapılabileceğini ama bu kavramlarla metafizik yapılamayacağını iddia etti. Zira cevher-nedensellik gibi kavramlar sadece bize göründüğü haliyle dünyada geçerliydi. Görünüşlerin ötesinde evrenni kendinde nasıl bir hakikate sahip olduğu hususunda bu kategorileri kullanarak anlamlı tek cümle edemezdik. Ama Kant sonrasında Yargı Gücünün Eleştirisi’nde Saf Aklın Kritiği’nde tükürdüğü her şeyi yaladı ve bir organizmanın ve canlının çalışma ilkelerinin hiçbir Galieocu-Newtoncu paradigmayla açıklanamayacağını ve yeni metafiziğin organizma ve yaşam üzerine bir tefekkür sonucu inşa edilmesi gerektiğini söyledi.

Eğer Hume ve Kant yaşamı ve organizmayı tartışmayı Kuran’ın yolunu şerhettikleri ikinci kitaplarına değil de, cevher ve nedensellik etüdüne dayalı ilk kitaplarına sokmuş olsalardı, Hume’un İnsan Doğası Üzerine Bir İncelemesi ve Kant’ın Saf Aklın Kritiği paramparça olurdu. Zira bu iki kitabın üzerinde çalıştığı model birbiriyle çarpışan iki bilardo topudur. Bu iki kitabın tüm tefekkürü bu deneyime dayanır. Oysa aynı tartışmayı ana rahmindeki embriyonun gelişimini hesaba katarak sürdürmeye çalışmış olsalardı bu kitapların tek bir cümlesini bile yazamazlardı. Zira ana rahmindeki bebeğin gelişim sürecinde o bebek üzerinde işleyen kozmik benliğin faaliyeti ve sıfatları aşikar halde görülür. Ve ana rahmindeki bebek Galileo-Newton mekaniğinden çok daha farklı bir nedensellik prensibine göre çalışır.

Daha sonrasında Schopenhauer’in, Nietzsche’nin, Schelling’in Hegel’in Bergson’un ve çağımızda Deleuze’un bütün çabası yeni metafiziği Aristo’nun öğrettiği cevher-nedensellik gibi kavramlarla değil de, organizmanın ve yaşamın çalışma ilkeleri üzerine yeniden tesis etmekten ibaretti. Yani İbn Rüşd’ün Kuran’ın yoludur dediği metafizik ve doğa felsefesi biraz tahrif olmuş olsa da bu filozoflarda canlılığını korudu. Fakat bu filozoflar bu geleneği sürdürürken kendilerine ana rahmindeki çocuğu model olarak almadılar. Onlar zaten oluşmuş ve bitmiş bir organizmayı kavramsal olarak inşa etmeye çalıştılar.

Bu filozoflardan Schelling ve Hegel nihayetinde Tanrı’ya vardı. Fakat Hegel tekillere değil tümellere inanan bir insandı. Ve Tanrı’nın tekil bir embriyo üzerinde özene bezene işlemesini göremediği için bu felsefeyi tümel kavramların egemenliğine soktu. Ve tekil ve biricik /Ehad Tanrı’ya evrensel bir kavram olarak Mutlak İdea adını verdi. Fakat yine de Tinin Görüngübilimi’nin sonunda kendi felsefesinin tekil bir canlının tekilliğini asla ve kata açıklayamayacağını itiraf etti. Bergson, Nietzsche ve Deleuze bu sürecin nihayetinde evreni kuşatan ve evrene hükmeden kozmik bir bilincin ve yaşamın varlığına emin oldu. Bu kozmik bilinç onlar için Hıristiyanlığın tanrısı değildi. Fakat Nietzsche’nin deyimiyle yeni bir Tanrı’ydı. Fakat onlar da bu etüdü yaparken ana rahminde oluşma halinde olan bir canlı üzerinde işleyen Tanrısal sıfatlarıl ve ilahi inayet elini değil de, zaten oluşmuş ve kemale erişmiş bir organizmanın çalışma ilkelerini kendilerine model olarak aldıkları için Tanrı’yı onun sıfatları ve isimleriyle hakkıyla tanımaları mümkün olmadı. Schopenhauer ise kozmozu kuşatan ve kendisine sınır konulamayan kozmik bir iradenin varlığına ulaştı. Bu iradenin Platoncu ideaların kaynağı olduğunu da fark etti. Schpoenhauer bu iradenin sanatçı yoluyla bir idrake ve kozmik bilince sahip olduğunu da keşfetti. Yani Tanrı’nın ilim ve irade sıfatlarına vardı. Fakat ahirete inanmayan bir kötümser olarak idrak sahibi bu kozmik iradeye Tanrı adını vermeyi reddetti. Oysa felsefesinde bu iradeye Tanrı demek ve ahirete inanmak için her türlü done vardı.

Bu süreçten bağımsız olarak Darwin organizmaların yüzeyine bakarak canlıların çok basit bir organizmadan gelişmiş olabileceği düşüncesini dünyaya hediye etti. Fakat Darwin canlının bir nevi yüzeyini gözlüyordu, canlının iç çalışma prensipleri sahasında ise alabildiğine cahil bir konumda bulunuyordu. Daha sonrasında genlerin ve kromozomların keşfi canlının iç çalışma prensiplerini keşfetmeye dair bir umut doğurdu. Fakat genlerin keşfiyle beraber açılan yeni muammalar ve biyolojideki yeni gelişmeler, örneğin canlının dış dünyayla deneyimlerini genlere aktarabildiğini bize öğreten ve canlının iç çalışma prensiplerini sıfırdan düşünmeyi dayatan epigenetik ya da Valera ve Naturana’nın Kant’tan devşirdikleri autopoiesis, yani canlı unsurlarının bir takım arkadaşı gibi koordinasyon halinde çalışma becerileri, Evelyn Fox Keller’ın genlerin keşfinin yol açtığı ve biyolojide Darwin çapında devrimler gerektirdiğini kanıtlayan muammalar, örneğin genlerin kendi kendilerini mutasyona uğratıyor olduklarının keşfi vs vs vs Darwin’den beridir geçen yüz elli yııln sonunda en basit bir organizmanın bile iç çalışma prensiplerinin ne olduğu hususunda zır cahil olduğumuzu ispatladı.  Nihayetinde ilk hücrenin nasıl oluşabildiğini kendine mesele edinen Stuart Kaufmann’ın itiraf ettiği gibi canlılılığı anlamak isityorsak ‘fiziğin ve fiziğin bize öğrettiği yasaların ötesinde bir dünyaya’ bir paradigma sıçraması yapmamız gerektiğini biliyoruz. Zira henüz elimizdeki fizik ve kimya müfredatıyla en basit ve en ilkel canlının son derece basit bir hücre zarını nasıl inşa edebilmiş olduğunu bile düşünebilmekten aciziz. Bu konularda varsayımsal senaryolar bile üretemiyoruz. Ve fiziğin ötesindeki bu dünyanın keşfi sadece biyolojiyi değil, şimdiye kadarki haliyle bildiğimiz fiziği, kimyayı, astronomiyi, jeolojiyi, meteorolojiyi, ekolojiyi de yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Zira ana karnındaki bebek bizleri maddeyi ve onun hareket yasalarını sıfırdan ve yeniden düşünmeye zorluyor. Kuantum mekaniğinin kaşifi Schrödinger’in dediği gibi “fizikte yeni bir devrim yapmak istiyorsanız biyoloji çalışın.” Fakat şimdiye kadarki biyologlar biyoloji üzerinden fizik bilimini yeniden inşa etmektense fizik ve kimyadan öğrendiklerini biyolojiye dayatılar ve başından beridir dediğimiz üzere gözlerini hakikatlere karşı perdeleyip kör oldular.

Benim anne rahmindeki bebeğin gelişimi hususunda burada zikrettiklerim aynı Galileo’nun düşen cisimleri gibi, Kopernik’in serbest gezinen gezegenleri gibi, kuantum’un kara cisimi ve fotoelektrik olayı gibi bu embriyonun doğru etüt edilmesi halinde sadece biyoloji bilgimizin değil, fizik ve kimya müfredatımızın ve metafizik düşüncemizin radikal bir biçimde değişmesinin zorunlu olduğunu dile getirmek içindi. Ana rahmindeki ceninde kuantum mekaniğinin ve termodinamik yasalarının ötesinde temel fizik yasaları var. Gözümüzden perdeyi kaldırıp, embriyoyu kendi tekilliği içinde müşahede edebilmeyi becerip, bu tecrübe üzerine tefekküre dalıp bu yasaları keşfedebildiğimizde fizik bilimine konu olan başka muammaları da çözebilirmiş gibi geliyor: örneğin ekosistem ve galaksiler nasıl olup da sistematik olarak termodinamik yasalarını ihlal edebiliyor? Evrende şimdiye kadar gözlemlememiş olduğumuz ama varlığından emin olduğumuz ve evrenin yarısından fazlasını oluşturan egzotik enerjinin doğası ne? Elimizdeki fizik yasalarına göre darmadağın olması gereken galaksileri ahenk içinde tutan güç neve bu güç nasıl çalışıyor? Vs…

IX. D

Ana rahminde tekil ve biricik bir canlı olarak özene bezene vücuda getirilen çocuğun annemde yarattığı doğa felsefesi ve metafizik bilincini biz okumuş ve müfredatı hatmetmiş insanların diline tercüme  etmeye çalışıyorum. Bu konuyla ilgili son bir mesele kaldı: tekillik, musibet/kötülük problemi ve ölüm sonrası yaşam inancı.

Hegel’in biyolojiye, organizmaya ve yaşama odaklı bir doğa filozofu ve metafizikçi olduğu halde tekillere inanmadığını söylemiştim. Hegel için Esat, Mustafa ve Zeynep adlarına sahip insanların ve onların tekil biyografilerinin bir kıymeti yoktur. Hegel için esas varolan bir tümel kavram olarak İnsan’dır. Esat, Mustafa, Zeynep adlı tekil kişiler ise bu tümel insan kavramının farklı zaman ve mekan noktalarında tecessüm etmesinden ibarettir.

Hegel bu düşünceyi yine biyoloji odaklı bir felsefeci olan Aristo’dan alıyor. Aristo için de tekillerin hakiki bir varoluşu yoktur. Onlar tümel insan kavramının farklı zaman ve mekan noktalarında cisimleşmelerinden ibarettir. Bu sebeple Aristo için Tanrı tekil Esat, Mustafa ve Zeynep’i değil, tümel İnsan kavramını ve formunu düşünür.

Bu düşünce sebebiyle Aristo’nun izinde giden İbn Sina “Tanrı yalnızca tümellleri düşünür, tekilleri bilmez” deyince Gazali ve İbn Teymiye gibiler “Tanrı tekil ve biricik insanın ettiği duayı da işitir. Onun biyografisini de harfiyen bilir” diyerek İbn Sina’ya isyan etmişlerdi.

Yine bu düşünce sebebiyle Spinoza “sadece tümel kavramları düşündüğümüz sürece ebediyiz” demişti. Spinoza için hakiki düşünce kişinin tekil biyografisi değil, geometri ve fizik gibi tümel düşüncelerdir.

Felsefede tekilliğin hakiki bir varoluş olmadığı, esas varolanın tümeller olduğu ve tekillerin bu tümellerin zamanda ve mekanda farklı noktalarda cisimleşmiş olması, yani tekilliğin niceliğe ve sayıya indirgenmesi düşüncesine principio individionis deniyor.

Tümelleri esas hakikat sayan ve tekillere değer vermeyen bu düşünce felsefe tarihinde birkaç kere saldırıya uğradı. İslam dünyasında İbn Teymiye bu düşünceyi uyandıran Aristo mantığına savaş açtı ve tekilleri ve biricik olan varlıkları düşünmeyi sağlayan yeni bir mantık geliştirdi. Rönesans felsefesi de büyük oranda İbn Teymiye’yi muhtemelen okumuş Occhamlı William gibilerin izinde tekilliklere dayalı yeni bir doğa felsefesi ve metafizik inşa etti. Fakat Descartes’tan sonra birey tümel Cogito altında, evren ise niteliksiz uzanım altında formüle edildikten sonra tekillik düşüncesi yine sahneden kayboldu. Daha sonrasında Hegel’in tüm-mantıkçı ve tümel kavrama dayanan düşüncesine savaş açan Kierkegaard ve Nietzsche de tekillik ve biriciklik bayrağı altında tümel düşünceye savaş açan bir felsefe inşa ettiler. Ve kısman onların etkisiyle, kısmen Tevrat’ın ve İncil’in tekilliğe dayanan felsefesini yeniden ihya etme çabasıyla, kısmen tümellere dayanan bilimin insan yaşamını tahrip etmesi sebebiyle, vs  Dilthey, Adorno, Foucault, Deleuze, Derrida, Levinas, Badiou gibi düşünürler tekillik ve biriciklik düşüncesini felsefe ve metafizik düşünceye bir daha hiç çıkarılamaz derecede soktular.

Ana rahminde gelişen embriyonun, yani hamilelik deneyiminin tekilliğe ve biricikliğe dair uyandırdığı ciddi düşünceler var. Ana rahmindeki bebek tümel bir insan kavramının zamanda ve mekanda farklı bir noktada tecelli etmesi olarak düşünülemez. Zira en basitinden bu bebek diğer bebeklerden genetik olarak farklı. Yani ortada salt niceliksel değil, ağır bir niteliksel fark var. Ve ana rahmindeki bebeği gözeten ve şekillendiren kozmik güç olarak Tanrı bu bebeğe biricik ve tekil bir birey olarak muamele etmek zorunda. Çünkü her bebeğin geninin farklı olması ve her ana rahminin koşullarının farklı olması bu kozmik gücün her bebeğe ayrı bir özenle muamele etmesini zorunlu kılıyor.

Durum böyle olunca da Aristo’nun, Hegel’in, İbn Sina’nın ve tümelleri esas kabul eden her filozofun hilafına kozmik güç olarak Tanrı’nın insanlarla birey birey ayrı ayrı temas kurmasının zorunlu olduğu sonucuna varıyoruz.

Tanrı demek onun sonsuz yaşama sahip olduğunu söylemek demek. Tekil bir bebeğin Tanrı’nın bilgisinde tekil ve biricik bir varlık olarak var olduğunu söylemek bu tekil insanın tekil ve biricik bir varlık olarak Tanrı’nın sonsuz bilgisine ve yaşamına katılması, yani bu tekil varlığın da sonsuz bir yaşama sahip olması demek. Yani bir sanatçı olarak eserini özene bezene yaratmış olan Tanrı işte bu biricik bebeğe de sonsuz bir yaşam bahşetmiş olmak zorunda. Dostoyevski yaratmış olduğu kahramanı Raskolnikov’a ne kadar tutkuyla bağlıydıysa, ana rahmindeki bebeği özene bezene şekillendiren Tanrı da bizlere biricik birer birey olarak aynı tutkuyla bağlı olmak zorunda. Yani hepimiz için sonsuz bir yaşam ve mutluluk var olmak zorunda, eğer bu akıl yürütmem doğruysa.

Zaten Kant Yargı Gücünün Eleştirisi’ni yazdığında, yani biyolojinin, organizmanın ve yaşamın metafizik düşünüşe neler kattığını sorguladığında şu sonuca varmak zorunda kalmıştı: “Bir canlının şeklinin güzelliği, bizleri de sonsuz yaşamda bir güzellik ve mutluluk beklediği düşüncesini bizlere ilham ediyor.”

Yani ana rahminde özene bezene büyütülen çocuk aslında ölüm sonrası yaşamın da bir kanıtı. Bu bir başka yönden de böyle. Zira ölüm sonrası yaşamı anlatan bilgeler bize cenneti anlattıklarında hep şu misali verirler: “Ananın rahmindeyken gerçek dünyanın gölgeleriyle temas halindeydin. Babanın ve annenin sesini duyuyordun. Ama onları gerçek gözlerle göremiyordun. Çileğin rahim kordonundan sana akan bir gölgesinin tadını biliyordun. Ama gerçek çileği hiç yememiştin. Biz de bu dünyada yaşayan insanlar olarak şu anda ölüm sonrası dünyanın ve gerçek hayatın sadece gölgeleriyle temas halindeyiz. Bizim bu dünyada tattığımız güzelliklerin hepsi gerçek yaşamın, yani sonsuz yaşamın gölgelerinden ibaret. Öldükten sonra bu gölgelerden sıyrılıp bu nimetlerin gerçek haliyle temasa geçeceğiz. Yani ölüm demek yeniden doğuş demek. Ana rahminden doğarken nasıl bir travma geçirdiysen, ölüme giden süreçte de benzer bir travma geçiriyorsun. Ama bu  yok oluşun travması değil. Buradan daha güzel bir dünyaya geçişin travması.”

Hamilelik deneyiminin ve rahim içindeki embriyonun gelişiminin zorladığı bu düşünce ekseninde bu dünyadaki hayatımıza ve bu dünyadaki kötülüklere, acılara ve travmalara bakınca yaşadığımız hayatların, biyografilerimizin ve boğuştuğumuz acı, zorluk ve travmaların da manası ve hakikati tümden değişiyor. Zira ana rahmindeyken bizi gözeten ve özene bezene yaratan kozmik güç olarak Allah’ın bu dünyadaki yaşamlarımızda da tekil ve biricik birer birey olarak hayatımızın içinde olduğunu, onun inayet eliyle bizleri kuşattığını ve bu dünyada başımıza gelen musibetlerde hep bir hikmet gözettiğini ve onun bizleri ölüm sonrası yaşama hazırlamak için bu dünya hayatını bir eğitim yeri olarak tasarladığını düşünmeye başlıyoruz. Kuran’ın deyimiyle “hanginiz daha güzel iş işleyecek diye ölüm ve hayat, mutluluk ve acıyı yarattık.” Ana rahmindeki bebeğin tefekkürü bu ayetin hakikatini düşünmeyi zorunlu kılıyor.

Adorno Metafizik kitabında sadece tümelleri düşünme yeteneği olan Aristo’nun Tanrı’sının öldüğünü söylemişti. Fakat o tekil bireylerin acılarına duyarlı ve bu acılardan bu dünyada ya da ölüm sonrasında çok daha yüksek mutluluklar yaratan bir tekiller ve biriciklikler Tanrısının varlığını umut edebileceğimizi söylemişti. Ana rahmindeki bebeğin gelişimi ya da hamilelik deneyimi üzerine bir tefekkür bu tekiller Tanrısının, yani biricik kullarını gözeten biricik/Ehad olan Allah’ın sadece bir umut olmadığını, onun bir gerçek, nihai gerçek olduğu düşüncesini bizlere tümevarımsal bir çıkarım olarak bahşediyor.

X. D

Bu yazıda annemin metafiziğini ve doğa felsefesini biz Batılı müfredatı hatmetmiş insanların anlayabileceği bir dille ifade etmeye çalıştım. Bu metafizik, doğa felsefesi, ahlak düşüncesi ve varoluş şuuru sadece benim annemin değil, sanıyorum Anadolu’da, Mezopotamya’da, Avrupa’da, ABD’de, Çin, Hint ve Rus’ta ve Afrika’da ilkokuldan daha öte bir eğitim görmemiş pek çok annenin, annelerimizin felsefesi.

Bu felsefeyi Batılı müfredata tercüme etmektense onu tamamen annemin kelimeleriyle ifade etmek isteseydim galiba şunları söylerdim:

Annem tümellere inanır. Yani çocukları olan Esat, Mustafa ve Zeynep’in birer insan olduğuna inanır. Ama annem tekillere de inanır. Çünkü onun için her çocuğu ayrı bir mucizedir ve ayrı muamele gerektirir.

Annem cevher ve araz’a da inanır. Zira benim hayatım boyunca geçirdiğim tüm değişikliklere rağmen aynı Esat olduğumu bilir. Ve bir arazım, örneğin saçımın rengi değişirse hala Esat olarak onun sevgili olduğumu da bilir.

Annem madde ve forma da inanır. Oturduğu sandalyenin tahtadan yapıldığını ve ona sandalye formunu verenin bir marangoz olduğunu, ve bu tahta başka türlü işlenseydi sandalye değil de örneğin masa olacağına inanır.

Annem parça ve bütünü de bilir. Kolumun benim bir parçam olduğunu, kolum kesilse bile hala Esat olduğumu, ama kafam kesilirse öleceğimi bilir.

Annem bilkuvve ve bilfiile de inanır. Daha doğru bir deyişle Heidegger’in phusis’ine… Ya da Kuran’ın deyimiyle Fettahiyet hakikatine… Benim için “çocukken zaten entelektüel olacak bir potansiyeli vardı. Harıl harıl kitap da okuyup bu yeteneğini inkişaf ettirince iyi bir entelektüel oldu. Çocuk kitap okuya okuya çiçek gibi açtı bu yetenekleri” der. 

Annem süreçlerin gerçekliğine de inanır ve sürekli “Hayat insanı sürekli dönüştürüyor” der.

Aristo’dan farklı olarak bir Müslüman olan ve Molla Sadra’nın medeniyetine ait bir insan olan annem cevherlerin hareket ettiğine de inanır ve bazı insanlar için şöyle der: “bu çocuk eskiden böyle değildi. Sonradan bozuldu”

Annem nedenselliğe ve doğa yasalarına da inanır. Örneğin hasta olduğunda doktora gider ve ilaç kullanır. Sağlıklı yaşamak için yürüyüş yapması ve iyi beslenmesi gerektiğini bilir.

Ama nedenselliğe inanan annem insanın özgür iradesine de inanır. Kötülüğü ve iyiliği tercih edenin insanın kendisi olduğunu bilir ve özgür iradesiyle kendini kötülüklerden uzak tutar. Allah huzurunda hesap vereceği zaman suçu kimeye atamayacağını çok iyi bilir, ve mesuliyete sahip bir insan olarak görür kendini.

Annem ruh ve bedeni Kartezyenler gibi ortadan ayırmaz. Ya da bazı materyalistler gibi zihnin ve bilincin varlığını reddetmez. Ve sadece insanlara değil, hayvanlara da ruh-beden bütünlüğü olarak bakar. Bu bütünlüğün nasıl kurulmuş olduğunu sanıyorum tam anlamıyla formüle edemez ama hem bilincin hem beynin hem de bedenin bütününün insan düşüncelerinde ve davranışlarında etkili olduğunu bilir. Bazen kaygısını gidermek için beyne etki eden haplar kullanır. Bazen kendini mutlu hissetmek için çikolata yer.

Descartes sonrası biyologların ve materyalist bilim adamlarının hilafına annem kedilerle bile insan-insana bir ilişki kurar ve onların da bir ruh dünyası olduğunu çok iyi bilir. Ve her kedisiyle ayrı bir hukuk oluşturur.

Annemin ahlakı merhamet ilkesi üzere kuruludur. Zira çocuk büyütmüş biri olarak merhamet olmadan bir toplumun ayakta kalamayacağını düşünür.

Fakat tüm bunlardan azade olarak annem Allah’a da inanır. Ve “herşeyi ama herşeyi Allah yaratıyor. O her zaman yanıbaşımızda” der. Ve Allah’a sürekli dua eder. Ama duayı sözde bırakmaz. Eylemleriyle de destekler. Hastalandığında hem sözle dua eder, hem de eylemle, yani doktora gider.

Yani Annemin Allah inancı onun bizim seküler medeniyetimizin sütunu olan metafizik ve doğa felsefesinin kavramlarıyla herhangi bir varoluşsal çatışmaya sürüklemez.

Tüm bu metafizik, doğa felsefesi ve ahlak düşüncesinin yanında annem, tüm modernlerin hilafına mekanik nedenlerin yanında hikmetlere ve gayelere de inanır. Allah’ın verdiği herşeyin, her musibetin bizim için bir hikmeti ve amacı olduğuna inanır. O yaşamın bir anlamı ve amacı olduğuna inanır. Ve başına bir geldiğinde musibetin hikmetini düşünür, musibetle öylece mücadele eder. Bir mutluluk yaşadığında ise şımarmaz, Allah’a teşekkür eder. İşte bu inanç onu sürekli bir mutluluk, neşe ve ümit hali verir.

Ve tüm bunların yanında annem bu dünyadaki hayatın bir son olmadığını çok iyi bilir ve bu dünyanın güzelliklerinden pay almakla beraber ölüm sonrası yaşama hazırlanır. Seküler modernlerin hilafına annem kendi ölümünden konuşmaktan hiç korkmaz. Hatta kendi ölümüyle şakalaşır bile. Ve artık iyice yaşlandığı halde neşesinden bir şey kaybetmez. Çünkü ölünce kocası, babası, annesi gibi sevdiklerine kavuşacağını çok iyi bilir.

Yani annemin bir tohum olarak sahip olduğu bu düşüncelere hiçbirşey katmadan ya da bu felsefeden hiçbir şey eksiltmeden, sanıyorum, çok kaliteli bir medeniyet kurabiliriz. Bu metafiziğe, bu doğa felsefesine, bu ahlak felsefesine, bu eskatolojiye hiçbir rötüş yapmadan, sadece tohum halindeki bu düşünceleri gelişkin kitaplar haline getirerek gerek düşünselmükemmellik olarak, gerek yaşamsal mutluluk olarak muhteşem bir medeniyet kurabiliriz.

XI. D

Bir tarafa Dücane Cündioğlu Abiyi ve Ahmet Arslan Hoca’yı ve onların şahsında tüm Batı medeniyetini, öbür tarafa da annemin babasından, dedesinden kulaktan dolma öğrendiği ama nihayeti Kuran’a ve İslam’a dayanan bilgeliği koyunca annemin ve yeryüzünde nerede yaşıyor olursak olalım medeniyet ve okul görmemiş annelerimizin metafizik, doğa felsefesi, ahlak düşüncesi ve eskataloji inancı yanında çağdaş medeniyetin üretmiş olduğu tüm müfredatın ancak bir çöp kadar değeri olduğuna inanasım geliyor. Bu tartışmada annemin safında olmakla beraber, aslında pek çoğumuz gibi ben de bu çöpe, yani Batı medeniyetinin üretmiş olduğu tüm bilgeliğe aşığım. Ama eğer güzel bir medeniyet kuracaksak, bu medeniyet insanı yeryüzünde ‘fırlatılmış’ bir ontolojik ıstıraba ve amaçsızlığa uğratmış modern medeniyet üzerine değil, annelerimizin bizlere çocukken anlattığı hurafe masallar üzerine olmalı gibime geliyor.       

Esat ARSLAN

5 Comments

  1. Necati ilmen Reply

    Hocam yazınız güzel ve istifadeli ancak çok uzun keşke bölerek bir yazı dizisi şeklinde yayınlasaydınız

  2. Mesut ÖZÜNLÜ Reply

    Esat Beycim, yazdıklarını ilgiyle okuyorum. Öncelikle sizi samimice düşünme çabanız, sosyal ve dinî meseleler üzerinde kafa yormanız sebebiyle kutluyor, tebrik ediyorum. Bence gençliğin ve yeni nesillerin şu anki din anlayışından uzaklaşmalarının nedenini, içerisinde yaşadığımız büyük çağ kırılmalarına ve anakronizme bağlıyorum ben. Dahası her şeyin çözümünü İslam’da aramak gibi temel bir yanlışlığa düşülmüş, diğer bir deyişle her şeyin İslamlaştırılmış veya İslam’ın herşeyleştirilmiş olmasından kaynaklandığına inanıyorum. Bu da bittabi deyim yerinde ise İslamı tıkamış, nefessiz bırakmış, boğmuştur. Her din adına ortaya çıkanın söyledikleri veya yazdıkları din gibi kabul edilmiş; aşılmaz, vazgeçilmez bir kabuk hâline dönüşmüştür. Dolayısıyla çınarın gövdesi ve dalları o kadar kabuk bağlamış ve ağırlaşmıştır ki, artık çınar, bırakın başkalarının dertlerine çare olmaya, kendi dertlerine dahi çare olamaz hâle gelmiş, statikleşmiş, zayıf ve cılız bir hâle dönüşmüştür. Bundan böyle artık insanlar dinin herşeyleştirilmesinden veya her şeyin dinleştirilmesinden fazlasıyla yorulmuş, Necdet Subaşı üstadın üç dört yıl önce gündeme getirdiği “Din yorgunluğu”nun, naçizane bendenizin de ta doksanlı yıllarda aynı probleme dikkat çekmek amacıyla kullandığım “İslamizasyon problemi”nin* gönüllerde meydana getirdiği büyük yılgınlık ve kopuşlarla karşı karşıya kalınmıştır. Bence bu çok olumlu bir süreç aslında. Dinin tasaffi dönemi, bütün kabuklarından sıyrılma, süzülme ve sadeleşme süreci başlıyor deyim yerinde ise. Bizim bu süreçten geçmemiz, ayaklarımızı yere basmamız; zihnimizi ve gönlümüzü kabuktan öze, abartılardan artılara, sahteden sahiye, siyasetten samimiyete açmamız lazım geliyordu. Öyle dini sadece çok konuşmakla, Kur’an’ı öyle kuru kuru çok okumakla, sosyolojiye dinî tezahürleri köpürte köpürte boca etmekle iyi insan, dengeli toplum, tutarlı yaşam modelleri inşa edilemiyor. Bu çok yönlü bir medeniyet problemi. Devletin dini sadece adalet olur; din dinliğini, siyset siyasetini, bilim bilimliğini bilirse; birbirine karışmadan ve çatışmadan ileriye doğru giderse toplum medenileşir, ülkeler kalkınır, insanlar olgunlaşır. Din sadeleştikçe sahihlik ve samimiyet artar. Selam ve muhabbetle.

    * Doksanlı yıllarda kullandığım “İslamizasyon problemi”, enflasyondan mülhem bir kavramdı. Nasıl ki, karşılıksız para basma enflasyonu tetikler, halkın ahlakını ve istikrarını bozar; “karşılıksız İslami dillendirmeler, dini yaşamaktan daha çok konuşmalar, kişisel oportünistliklere alet etmeler, dinî değerleri hâlden dile düşürmeler” de dinen duyarlı kitlelerde bir gün güven bunalımına, büyük hayal kırıklıklarına sebep olur. İşte “İslamizasyon problemi” kavramı, bunun naçizane öngörüsü idi. Şimdi bunu yaşıyoruz. Oysa ileri toplumlarda din çok konuşulmaz, ancak sosyal dinamikleri fark edilmeksizin/ veya dillendirilmeksizin medeni birer norm olarak yaşanır.

  3. Ali Bülent Dilek Reply

    NÖBETLEŞME

    Anlattıklarımızla şunu öğreniyoruz. Önce ilim doğar. Sonra o ilmin verilerine dayanarak hikmet oluşur. İleri uygarlık keşfedilir. Sonra da o ileri uygarlığa dayalı olarak müsbet ilim gelişir. Sonra o müsbet ilme dayalı yeni felsefe doğar. Böylece ilim, felsefe, sonra ilim, felsefe, sonra ilim felsefe sürüp gider. Devamlı uygarlaşma olur.

    Tarihte Sümerlerde ilim, Yunalılarda felsefe, Batıda ilim dönemleri gelmiştir. Bugün yeni felsefe zamanıdır. Bundan sonra Batı ilimlerine dayalı olarak yeni felsefe doğacaktır. Batıda bugün modern ilimler gelişmiştir. Yirminci yüzyılda eski varsayımlar yeniden gözden geçirildi ama Batıda daha yeni felsefe doğmamıştır, modern felsefe yoktur. Hattâ Batıda felsefe yoktur, felsefe tarihi SÜLEYMAN KARAGÜLLE

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir