İntihar’ın zıddı nedir, ne olabilir? insan kendini niye öldürür? Neden bir saniye daha fazla yaşamak istemez. Önce zıtlığı nereden kuracağımızı belirlemeliyiz. İntihar olarak isimlenen eylemin iki tanımlayıcısı var. Kendi ve öldürmek. Kendi’nin zıddı öteki mi? çok net değil. Ben ve öteki arasında hem zıtlık hem de özdeşlik var. Ben ötekilerin bana “sen” dediği şeyim. Bana dair bütün verileri ötekilerden aldım. Kendi kavramından hareketle bir tanım ve zıtlık ilişkisi kuramayışım bana intiharın zıddını tarif etmekte zorluk çıkarıyor.
İntiharın zıddını bulmasam ne olur? Onu tanıyamam, tanımlayamam, engelleyemem. Kişinin kendini öldürmesini suç ya da hastalık sayarken, onu buna zorlayan şartları, onu yalnızlığa iten toplumu nereye koyacağım?
Kendimi tanımlamaktaki müşkülüm intiharın zıddını bulmama mani oluyor. Bu durumda başka bir istikamete yönelmem gerek. Öldürmenin zıddı yaşatmak.
İntiharın zıddını iki şekilde ifade edebilirim öyleyse. Kendini yaşatmak, ötekini yaşatmak.
Yaşamak ile kendini yaşatmak aynı duruma referans vermiyor dikkat edersek. Yaşamak, yaşam dediğimiz sıradanlığın içinde yerini alıp, konumunu bulmaya, sıraya girmeye ve sırasını savmaya verilen bir isim. Mel Gibson dedemin hapishanede ziyarete gelip “Seni öldürecekler” diyen İngiliz prensesine “Everyone dies but not everyone really lives” (Herkes ölür ama herkes gerçekten yaşamaz) diyerek filmin racon cümlesini kestiği o anda söylediği şeyin adı “kendini yaşatmak”.
Tolstoy zannımca “İnsanlar yirmi beşinde ölür yetmiş beşinde gömülür” derken de buna referans veriyordu.
Bugün intiharı yasaklayan dini algılar, teoriler, söylemler neden insanın kendini nasıl yaşatacağı konusuna eğilmezler? Neden yaşamın haz ve acı noktalarını akupunktur gibi tarif edip o noktalara sivri kelimelerle dokunmazlar?
Bu durumda şu itiraza hakkımız yok mu? İntiharı yasakladığını iddia eden sistemler aslında insanları yaşarken ölmeye, hayatın bütün zevkini sönümlendirmeye odaklı, insana bir arı kadar yaşama azmi vermekten aciz söylemlerle örülü. Bu tatsız tuzsuz anlatıların sonucu insanlar yaşamı boş veriyor ve helal daire dışında hazlar aramaya başlıyor. Bu kaçamakları da günah diye engelleyince başlıyor ilişkiler çatırdamaya.
Kendi helal cinselliğini bile insanlara çok gören bir dinden insanlara hayır gelmez. Yasaklarla, sınırlarla insan yontmaya çalışan köhne sistemler insana yol göstermez, bunu savunan kurumlar değersizleşir, nefret, kin toplar toplumdan. Toplumun sırtında kambur görünür.
Kendini ve ötekini yaşatmanın yolu yaşamın ne olduğuna dair delici bir bakış, kuvvetli bir dokunuş, net ve sıhhatli ifadelerle mümkün. İntiharı yasakladığını engellediğini zanneden yapılar aslında insanı ketleyerek, engelleyerek yavaş yavaş sessizce öldürdüğünün farkında değil.
Özgürlük yaşamın en onurlu biçimidir. Özgürlük gittiğinde yaşam devam eder ama onursuz yaşam ölmekten kötüdür. Sıradanlık onursuzluktur.
Ahmet BAYRAKTAR

Son Yorumlar