Komşumuz sütçü Muradiye teyzem, çocukluğumdaki Adapazarı’mızın, mahallemizin bilge kadınlarından. Benim tanıdığımda eşini kaybetmiş, evinin geçim derdinde akça pakça Boşnak bir komşumuzdu.
Tek katlı küçücük, yola sadece bir camı cepheli uzunca evde oğlu ve torunuyla otururdu. Oğlu eşinden ayrılmış, kimseye zararı olmayan sessiz sedasız, kendini içkiye vurmuş biriydi. Evin geçimi Muradiye teyzenin üzerindeydi.
Muradiye teyze; uzun boylu, zayıf, beyaz tenli, mavi gözlü, yüzü erken buruşmuş ancak yine de güzel, sessiz kadındı. Çok gayretli, hiç şikâyet etmeyen, çalışkan bir insandı. Evinin arkasında, küçücük bahçesinin içinde bir ineği vardı; ona bakardı. Onun dünyası; oğlu, torunu ve ineği arasındaydı; helal ekmek derdindeydi. Kimsenin alıyla moruyla işi olmazdı.

Belli ki oğluna-torununa üzüntüsü, ilgisi, işi gücü onu yeteri kadar meşgul ediyordu. Her gün sağdığı sütünü güğümüne doldurur; şalvarının üzerine, atkısını omuzuna alır, onu bekleyen müşterilerinin evlerine yürüyerek gider, sütünü dağıtırdı. Kederli sakinliğini, onurlu bir duruşla gizlerdi.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, annemin gerek ondan süt alırken gerekse onunla olan komşuluk ilişkilerinde kendisine derin bir saygı, destek duyguları ile hareket ettiğini anlıyorum. Aralarında karşılıklı his alışverişi, derin bir anlayış vardı.
Niye şimdi ilişkilerde, komşuluklarda bu derinlikler azaldı anlayamıyorum. Çok şey kaybettik, fakirleştik bu manada. Bir mahallede herkes birbirini tanır, hâlini ahvalini bilirdi. Şimdi apartmanlarda birbirini tanımak dahi istemeyen insanlar yığınına dönüşüldü. Kat kat üstüne çıkıldıkça, insanlık da kat kat aşağı inmeye başladı.
Muradiye teyzem toplumun gizli kahramanlardan biriydi. Şikâyetsiz, talepsiz, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir insandı. Arada sipariş verilince yorgan da dikerdi. Pamuklu ya da yün, isteyene saten yüzlü isteyene basma yüzlü… Çarşaf iğnesi, yorgan iplikleri her zaman bir sehpa üzerinde hazır vaziyette, yılbaşı çiçeği saksısının yanında hazır dururdu.
Her şeyin, bir ayva yaprağının bile kıymetini bilirdi, saklardı. Küçücük bahçesinde maydanozu, nanesi eksik olmazdı.
“Annem dünyanın en güzel kadınıydı
En güzel gülümseyen kadını.
Suya şeker katsa sütlaç olurdu
Toprağa kül dökse gül olurdu…”
Muradiye teyze, işte o kadınlardan biriydi.
Oğluna güzel bir gelin buldu sonradan, gelini de evlenip ayrılmıştı, şansı yaver gitmemişti demek ki, becerikli alımlı kadındı. Hep birlikte o küçücük evin içine sığdılar, orayı neşeli bir yuva yaptılar. Evlendikten sonra oğlu içkiyi bıraktı, bir adam oldu sormayın. Evlerine taze bir hayat geldi sanki. Yolda karı koca yürüyüşleri aklıma geliyor, “Hayat güzel be!” der gibi, meydan okur gibi kol kola yürürlerdi.

Zaten Saffet abi dik, ceketi omuzunda az külhan ancak asla sağa sola bakmayan bir yürüyüşe sahipti; koluna güler yüzlü, boyu boyuna huyu huyuna uygun bir hatun alınca daha hoş, cakalı yürümeye başladı. Önceden önüne bakarak yürürken, evlenince daha bir güvenli, ileri bakarak yürüyen biri oldu.
Hayatın verdiği ikinci şansa sıkı sıkıya sarılmış bu çifti gören komşularımızın hepsinin yüzü gülerdi. Onların mütevazı şartlarında yakaladıkları saygı ve sevgiyi büyütmelerini hayranlıkla izlerdik.
Muradiye teyze, oğlunun evlenmesine, gelininin akıllı hâlleriyle onu yola getirmesine çok sevinmişti.
Ailelerin ayakta kalmasında, dirliğinde; kadınların, annelerin yükü, rolü her zaman sanıldığından daha fazla sanki…
Gönül KESKİN

Niye mi değiştik, malum bir sürü sebep var ama galiba yaşamın savaşla, rekabetle kazanıldığını öğrettikleri gün başladı bu düşüş hikayesi. Oysa eskiler insanın yarasının insanla sağaldığının arifiydiler. Ve saire ve saire…Yerinde sorunuz için tebrikler
Niye mi değiştik, malum bir sürü sebep var ama galiba yaşamın savaşla, rekabetle kazanıldığını öğrettikleri gün başladı bu düşüş hikayesi. Oysa eskiler insanın yarasının insanla sağaldığının arifiydiler. Ve saire ve saire…Yerinde sorunuz için tebrikler…