Kağızmanlı Hıfzı’nın Eğitimci Kişiliği

Kağızmanlı Hıfzı, eğitimci kişiliği ile dikkatimizi çekmektedir. Kur’an eğitimi almış olması ve hafızlık yapmış olması bizim alanımız olduğu için bu yönünü, hakkında yazılanlar ve şiirlerinde işlediği temalardan yola çıkarak ifade etmeye çalışacağız.

Din eğitimi aynı zamanda gönül eğitimi demektir. Kur’an ile yol almak gönül ile yol almak demektir. Klasik olarak söylediğimiz “Oku” emrinin gereği de budur zaten. Okumak, neyi, nasıl okumak? Sorusunun cevabını bularak yol almak. “Alak Suresi” ayetlerine baktığımız zaman insanı okumaktan başlayarak, yaratılan her şeyi irfan gözüyle okumak da bize öğütlenmektedir.

“Yaradan Rabbinin adıyla oku” (DİB:Kur’an Meali Alak/2)

Hıfzı’nın bu noktada kemale erdiğini söyleyebiliriz. Öyle olmasaydı bize aktarılan kaynakların verdiği bilgilerde Hıfzı’nın evinin bir odasını derslik olarak kullanmış olması ve etrafında olanlara Kur’an öğretme gayreti aktarılamazdı. Bunu güncellediğimiz zaman şu an ile geçmişin arasında bir köprü kurma zorunluluğumuz ortaya çıkıyor. Şimdi ki şartlarda Kur’an Eğitimi vermek daha zahmetsizdir ve üstelik devlet desteklidir. Ama Hıfzı ve çağdaşlarında bu işin tamamen hasbilik ile yürütüldüğünü görüyoruz. Buna özenmemek mümkün değil. Bu ince noktayı Kur’an Eğitimcileri olarak gözden kaçırmamamız gerektiğini anlıyoruz. Hafızlık elbette büyük bir çaba sonucu elde edilen bir kazanımdır. Öyleyse bunun korunması ve yaşatılması gerekir. O yüzden de Hıfzı’nın Kur’an eğitimine eğilmesi kaçınılmazdır. Keşke elimizde ondan Kur’an eğitimi almış öğrencilerinden de hatıralar olabilseydi bu yönünü daha iyi anlayabilseydik ve anlatabilseydik.

Şahsım otuz iki yıl Kur’an Eğitimciliği yapmış olmanın hazzı ile Hıfzı’nın hasbiliğini birleştirdiğim zaman eğitimde ve Kur’an eğitiminde hesabilik değil, hasbiliğin iz bırakacağını bir kez daha gıptayla anlamış bulunmaktayız.

Acaba aynı şartlarda olsaydık biz de evimizin bir odasını derslik yapabilir miydik?               

HIFZI’NIN HAFIZLIK EĞİTİMİ VE YÜREĞİNDEKİ AŞK MAYASI

Bize ulaşan bilgilerde asıl adı Recep olan Hıfzı dört yaşında iken Toprakkale mahallesinde Hasan Ağaların İsmail’in bağındaki medresede Hasankaleli Hafız Lütfü Efendi’den Kur’an okuma ve yazı dersi almaya başlamıştır. Hıfzı’nın eğitim almasında okur-yazar düzeyinde okuma- yazma bilen babasının teşvikleri önemlidir, onu desteklemiştir.

Çok yüksek kavrayışı olan, güçlü hafızaya sahip bir çocuktur Recep. Dört yaşında başladığı eğitimini dokuz yaşında 1902 yılının kışında hocasından tam icazet alarak tamamlamıştır. Recep bundan sonra “Hafız” olarak anılmıştır. Bugün de Kağızman halkı kendisini “Hıfzı” olarak bilmekte ve yad etmektedir.

Dokuz yaşında eğitimi sona eren Hafız Recep icazet aldıktan sonra bulunduğu çevrede Kars ve Kağızman’da daha yüksek eğitim alabileceği bir medrese kalmadığı için evinde, eşiğinde, işiyle, gücüyle uğraşmaya başlar.

Kış aylarını cami ve medreselerde geçirir. Güzel sesiyle Kur’an okumuş ve imamlık yapmıştır. Yazları meyvecilerle birlikte ara sıra Kars’a gelip, gitmekle geçirerek altı yılı bitirmiştir. Hafızlığından sonra altı yılı böyle geçmiştir.

Ruhu, gönlü bir volkan gibi kaynamaktadır. Kendini avutacak ve ruhunun sükunet bulacağı uğraşlar aramıştır. Yüreğinde mayalanmış olan “Aşk” onu güzelleştirmiş fakat rahat bırakmamıştır. Bu yüzden on iki yaşında kaval çalmaya başlamış, Pifikli Şeyf Yusuf’a  intisab etmiş (bağlanmış) Nakşibendi yolağına girmiş sonrası Küfrevi daha sonra Halidi olmuştur.

On beş yaşına girince küçüklüğünden beri ilgi duyduğu şiirle kendini bulmaya çalışmış ve ilk manzume denemesini yazmıştır. Şiirlerinde “Hıfzı” mahlasını kullanmıştır.

Ne yazık ki; hafız olması sebebiyle ev halkı ve komşularının taassubu onun şiir yazma ve okumasına (özgür olma anlamında) çok imkan tanımamıştır. Mahalle baskısı dediğimiz durumu derinden yaşamış ve şiirlerini gizli tutmuştur. Âşıklığını kimselere belli etmemiştir. Yine bu sıralarda 1908’in güzünde evlerinin bir odasını medrese olarak tahsis etmiş, 70- 80 civarında kız ve erkek öğrenciye Kur’an, İnşa ve benzeri dersler vermiştir.

Sosyolojik olarak taassup nedir?

Taassup, diğer adıyla bağnazlık; bir şeye, körü körüne bağlanmak, doğru veya yanlışlığına bakmaksızın bir fikrin savunmasını yapmaktır. Bütün gerçekler kendisine gösterildiği halde, kabul etmeyen, kendinin ve hatalı görüşünde körü körüne ısrar eden katı kimseye mutaassıp veya günümüz kavramıyla bağnaz denir. Taassupta kör bir tarafgirlik ve doğruluğu hiç araştırılmadan karşıt düşünceyi inkâr vardır. Taassubun, insanların ve toplulukların sahip oldukları fikir, inanç ve düşüncelerini terk etmemek isteği ve bunları sonuna kadar, körü körüne inatla savunma hareketi olduğu görülür. Birçok hallerde bunun içine başka fikir ve kanaatlere düşman kesilmek ve onlara hayat hakkı tanımayarak tecavüzkâr olmak gibi vasıflar da karışır. Taassup sahiplerine mutaassıp denir. Taassup anlayışında üç faktör göze çarpmaktadır:

  1. Grupların düşünce ve doğrularının, tek doğru olarak algılanmasındaki ısrarcı tutum.
  2. Kendilerinin dışındaki gruplara hayat hakkı tanınmama üzerine takınılan düşmanca tavır.
  3. Yanlış, hatalı düşünce ve fikirlere bile itiraz edememe, hatta yanlışı doğru olarak görecek kadar ileri gidebilen bir akıl tutulması.

Her inancın ve düşünce ekollerinin fanatik, bağnaz taraftarlarının, mutaassıplarının olması sosyolojik bir gerçektir. Günümüzde mutaassıp kavramı, aynen muhafazakâr kavramında olduğu gibi yanlış bir şekilde, dünya görüşünü ve yaşam tarzını belirlerken dini referans alan insanlar (Müslümanlar) için kullanılmaktadır. (İlkadım Dergisi; Şubat/2017; Oğuz Doğan)

Bu noktada da söyleyeceklerimiz olacak. Toplumun hafızasında taassup ile kalıplanmış olmak bireyin sanat yönünü gizlemesine sebep oluyor. Hıfzı’da bunu çok açık görüyoruz. Şiirlerini gizli tutmuş olması bunun ispatıdır. Fakat gönlümüz bu baskıyı kabullenmemektedir. Güncellediğimiz zaman farklılıkla da olsa aynı baskının günümüz toplum hafızasında da bulunduğunu söylemeden geçemeyeceğiz. Bu durum sanat ve estetik algımızın derinlere gömülmesine yol açmaktadır. Hıfzı’yı bu noktada anlıyoruz ve iç geçiriyoruz yaşadıklarına…

Dinin ve dindarlığın, Kur’an’ın insanın sanatla uğraşmasına izin vermiyormuş yahut engelmiş gibi algılanması tamamen toplum hafızamızın yanlış kodlanmasından kaynaklanmaktadır. Ne yazık ki bu bağlamda gerekli aydınlanma halen elde edilebilmiş değildir. Keşke gönüle bakabilseydik ve gönül gözüyle insanı, alemi seyredebilseydik!

Neden mi? Cevabı; Kuran-ı Kerim başlı başına edebi bir şaheserdir.

Çünkü; İslam’ın ana kaynağı olan Kur’an-ı Kerim, gözlerimizin önüne, gönüllerimizin derinliklerine, gökleri, yeri, sesleri, renkleri, şekilleri ve desenleriyle güzelliklerden örülü bir kainat sergilemektedir. Kur’an’da kullanılan kelimeler, hem anlam bakımından, hem de üslubun akıcılığı ve etkisi bakımından son derece özeldir. Edep bakış açısıyla değerlendirildiğinde, Kur’an yarı şiirsel yarı düz yazı olarak yazılmış en saf Arapça’ya örnektir. Kur’an’ın mucize kelimesi ile nitelendirilmesinin sebeplerinden biri, insan çabası ile bir benzerinin yazılamamasındandır. Kur’an fonetik olarak i’cazlı bir güzelliğe ve sanatkarane bir üsluba ve anlaşılır olma özelliğine sahiptir. Kur’an’da geçen güzellik terimlerini hoş, çekici, süslenmiş, düzenli, intizamlı, uyumlu, ahenkli, faydalı olmakla beraber işlevselliği olan nesnel varlıklar olarak tanımlayabiliriz.           

Kur’an’a göre söz söyleme konusunda, güzel, tatlı, hikmetli ve doğru söz gibi ifadelerle zikredilmiştir. Hem peygamberler için hem de insanlık için iletişimin en güzel yöntemleri sunulmuştur. Sanatlı yapılara verilen örnekler ise, dünya hayatında kullanılan günlük eşyalardan tutun,  ahirette vadedilen Cennet güzelliklerine varıncaya kadar Kur’an tarafından bildirilmiştir. Bu nesnelerin bünyesinde hem güzellikler sergilenmekte hem de fonksiyonel özelliklerine dikkat çekilmektedir. ( Adel Abbas, Science Miracles, Arnana Publications, January, Beltsville (U.S.A) 2000)

Hafız on altı yaşında evlendirilmiştir. 1912 Temmuzunda bir gece bağlarını savururken (bağ bozumu) Hıfzı’ya aşk badesi sunulmuştur.

1913 güzünde hocalığının beşinci yılını tamamladıktan sonra Hıfzı bütün yaşadıklarından uzaklaşmak istediği için Kağızman’ın Şaban köyüne giderek orada imamlık yapmaya başlamıştır. Bir yıl sonra aşıklığı anlaşılan Hıfzı, her gün ikindiden sonra yalnızken bir tepeye çıkarak ”yar ülkesi “olan Kağızman’a  bakarak aşk ve ayrılık acısıyla yanık ve uzun türküler söyler.  Hıfzı’nın bu hali aşk ile kendine inziva ve tabiatla bunu paylaşma olarak da görülebilir.

Bir buçuk yıl Şaban köyünde imamlık yaptıktan sonra Kağızman’a döner. Büyük Harbin kırgını sırasında Hıfzı yine öğrencilerinden kopamamıştır. Onlara ders vermeye devam etmiştir.  Kendisi de mahalle komşuları olan Aşık Yusuf Sezai Usta’dan saz dersleri almaya başlamıştır. Gönül coşkusuna merhem aramaya devam etmektedir Hıfzı.

HIFZI VE AŞK

Hıfzı’daki büyük aşk, onu aşıklar mertebesine ulaştırmıştır. O aşk ile doğmuş, aşk ile büyümüş, aşk ile yaşamış ve aşk ile ölmüştür. Eğitimci kişiliğinde de taşıdığı bu büyük aşkın yansımalarının olduğunu düşünmekteyiz. Eğer; bu aşk coşkulu yüreğin sahibi olmasaydı hasbilik olamazdı düşüncesindeyiz. Her zaman ve zeminde eğitimciliğinden taviz vermeyişi de bu yüzden olmalı!

Hıfzı’da Allah aşkı, peygamber aşkı, vatan aşkı, beşeri aşk mükemmel bir biçimde kendini göstermektedir. Şiirlerinin etkileyiciliği ve güzelliği de aşkla beslenmiş olmasında yatmaktadır. “Yar Yar” adlı şiirinin ilk kıtası onun aşkını dillendirmesidir.

Gece gündüz zikrim, virdim hayalim;
Olmuştur dilimde süftegu yar yar,
Azalarım dile geldi söyledi,
Ta baştan ayağa der kamu yar yar.

Hıfzı şiirini son kıtasında ateşinin kendisini Aslı gibi yaktığını dile getirmektedir.

Hıfzı’yı Kerem’den şen mi sanarsın
Yanarım billahi yer, gök anarsan
Yaklaşma sevdiğim sen de yanarsın,
Uzaktan serime serp bir su yar yar.

Aşk ile talana uğrayan Hıfzı, yarine olduğu gibi mensubu olduğu, bağlandığı İslam dinine ve onun peygamberi Hazreti Muhammed’e hasret çekmekte, yanıp tutuşmaktadır.

Hakikat alemi seyran edende
Allah Muhammed’i göster göreyim,
Ümmetini alıp cennet tutarken
Allah Muhammed’i göster göreyim,

Altın nalınları var ayağında
Şölvesi gün gibi kuşluk çağında
Kırmızı gül bitmiş al yanağında
Allah Muhammed’i göster göreyim,

Allah’a yakarışı ve ahret inancını dile getiren mısraları da dikkat çekicidir.

Zulümden münezzeh adil Padişah
Ey şahların şahı sana sığındım
Kulunum kapında kurbana geldim
Beklerim dergahı sana sığındım

Senden gayrı penah yok bilmişim
Rahman-ı rahına umut olmuşum
Settarına yüzü kara gelmişim
Affeyle günahım sana sığındım

Ahiret inancı ve bu dünyanın faniliğini dile getirmeden edemez.

Uyan ey gözlerim hab-ı gafletten
Alem ruşan oldu vakit şafaktır
Günde yüz bin katar gelip de geçer
Faniden bakiye geçmesi haktır

Hıfzı’nın dizelerinde Hacı Bektaş Veli’nin dem hali (aşk) ile nasiplenmesi ve Yunus Emre’nin hayranlığını da hissetmemiz, gözlemlememiz mümkündür.

Aşk ehlinin aynı mayadan beslenerek yol aldığını söylememiz de hakkı teslim etmemiz anlamına gelmektedir.

Hıfzı’nın ölüm anında bile cezbeye geldiği ifade edilmektedir. 8 Nisan’da Kağızman’a giren ordu kuvvetleri ve milis güçleri yetiştiğinde Hıfzı’yı başından ve yüreğinin üstünden aldığı süngü yarasıyla kanlar içinde bulmuştur. Bu haliyle diz çökerek durmadan “Allah Allah” diye zikretmekte olduğunu görürler. Bir gün sonra da (9 Nisan) canını şehit olarak teslim etmiştir. Kağızman şehitliğinde Şüheda ile ebedi uykusunda yatmaktadır. Ruhu şad olsun. Mekanı cennet olsun.

SONUÇ

Hıfzı eğitimci kişiliği ile dikkatimizi çekmektedir. Kur’an eğitimi almış olması ve hafızlık yapmış olması bizim alanımız olduğu için bu yönünü, hakkında yazılanlar ve şiirlerinde işlediği temalardan yola çıkarak ifade etmeye çalıştık. Ne yazık ki; hafız olması sebebiyle ev halkı ve komşularının taassubu onun şiir yazma ve okumasına (özgür olma anlamında) çok imkan tanımamış olduğunu, şiirlerini ve aşıklığını kimselere belli etmemeye özen gösterdiğini gözlemledik.

Hıfzı ile ortak noktamız aynı alanda eğitimci olmamız. Dikkatimizi çeken bir özelliği de gönül eğitimde yükselişinde  Hac-ı Bektaş-ı Velinin dem alma olarak nitelediği nasiplenme ve Yunus’un hayranlığını onda da fark ettik.

Gülay SORMAGEÇ

Kaynakça

Kağızmanlı Hıfzı ( Sait Küçük)
-DİB Kur’an Meali
-(İlkadım Dergisi; Şubat/2017; Oğuz Doğan)
-( Adel Abbas, Science Miracles, Arnana Publications, January, Beltsville (U.S.A) 2000)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir