Kalpazanlar Sokağı

Bir fevrilik vardı kanında. Asilik. Volkan sessizliği belki. Sönmeyen yanardağ sabrı gibi. Belki de bir başka şey… Tanımsız bir ruh vardı bedeninde. Aşırı hantal mı, zıpır mı yoksa? İşe yaramaz mı? Ne bileyim işte, anlamını karşılayan bir sözcük var mıydı? İnsanoğlu her şeye isim bulabilmiş miydi? Bulduğu kelimeler anlamaya, anlatmaya yetebilmiş miydi var olanı! Sözcükler geçebilmiş miydi ruhların sayısını? Anlayabilmiş miydi mavi gözlerdeki sonsuzluğu?

Sahi gözleri ne güzeldi be! Mavi en çok ona yakışır gibiydi. Tüm müsveddelere inat, mavi bir tek onda maviydi sanki. Masmavi. Denizler gökyüzüne, gökyüzü okyanuslara suçu atmasın şimdi. Ne bileyim ondaki maviyi teşbih edebileceğim başka bir mavilik yok ki! Belki de o ölünce karalar bağlar denizler, gökyüzü siyaha boyanır.

Eminim sizler de onu görseydiniz aynı çaresizlikle kıvranırdınız! Önce hayret ederdiniz, şaşırırdınız bir güzel. Farklılığı aşırı tedirgin ederdi sizi. İçgüdüsel bir merak başlardı sizde. Yakınlaştıkça gizemi artardı haddince. Daha çok merak ederdiniz. Gittikçe dönülmez bir sarmala girerdiniz. Biraz daha sarılırdınız döngüye. Kısır bir döngü zannımca. Tam her şeyi çözdüm derken tamamen yanıldığınızı anlayıp tepetaklak olurdunuz. Bu sefer inat da dâhildi işe. Merak batağı burnunuza kadar yükselirdi. Nefes alamaz bir delilik eşiğine yaklaşırdınız. Dayanamaz:

 “E… Sen de çok oluyorsun be adam. Ne bu gizemin? Kimsin, kim?” derdiniz.

O sizden bihaber. Çabalarınızdan uzak, doğal, normal, olan ve kendince olağan…

Güya yorulduğunuzu, isyanınızı anlatmaya çalışırdınız! Onu da anlatacak bir kelime bulamazdınız ya. Çoğunlukla sorulara da cevap alamazdınız. Şanslıysanız size dönüp mimiksiz yüzünde gülecek gibi bakışlar fırlatırdı o kadar. Bu bile belli başına merak konusuydu aslında.

Sadece bu muydu tuhaf olanı. Elbette hayır.  Kalpazanlar Sokağı’na adım atınca yeni bir dünyanın sınırına girdiğinizi hissederdiniz. Havası, suyu, atmosferi, yer küresi bile değişirdi. Yerdeki parke taşları daha sivri gelirdi tabanlarınıza. Ansızın basık olurdu gökyüzü. Kesif bir koku dokunurdu teninize. Acayip kelimeler koşardı havada. Martıların sesine karışırdı kelimeler. Ah o kelimeler var ya ne de dar gelirdi bedenlere. Ne de çaresizce can çekişirdi dilinizin altında. Tükenmişlik zuhur ederdi iki dudak, bir dil arasında. Gerisi uğuldama, çağıldama, babıldama. Veyahut da sevimsiz bir agulama… Dişlerin arasına sıkışmış ses parçalarıyla yanındakine:

“Baki, oğlum nece konuşurlar bunlar?”

“Komiserim, ayıpsın valla. Burası Kalpazanlar Sokağı. Hiç duymadın mı?” diyen Baki, Komiser Levent’e sanki burayı bilmesi gerekiyormuş gibi bir edayla bulduğu fırsatı üstünlük telakki ettirecek bir lisanla mukabele etti.

“Hım,” dedi Levent Komiser. Sadece onu söyleyebildi.

 İlerlemeye başladılar sokakta. Dayanamadı Levent Komiser:

“Neden Kalpazanlar Sokağı ismini vermişler?” dedi.

“E… Hı… E…” diye ağzındaki seslerle oyun oynayan Baki’nin hükümranlığı erken bitmişti. Birkaç kere “Sahte para…” demeye çalıştıysa da anlamlı bir hikâye çıkarmadığı için sustu. Levent kurcalamayıp:

“Neyse Baki, şu kuşçuyu bulup konuşalım. Belki bir şeyler çıkar.”

Her tarafı korozyona uğramış paslı bir büfeye yaklaştılar. Önünde halk ekmek seleleri, cips kutuları vardı. Büfeye asılmış naylon toplar rüzgârın ritmine göre halay çekiyorlardı. Yok, yok bu tepinme daha çok horona benziyordu. Büfenin küçük penceresinden dışarıya bir tandır misali duman yükseliyordu. İyice yakınlaşıp büfeden içeri baktılar. Kırık ve çiçeksiz bir vazo gibi cılız, sıska bir adam duruyordu taburenin üzerinde. Ayak ayaküstüne atmış yaşlı, bir kemik yığını belki de. Ya da kelimelerin anlatamadığı başka bir şey de olabilir!

“Dayı!” dedi komiser Levent içten bir sesle, “Kuşçu’yu tanır mısın?  Evini bilir misin?” diye devam etti.  

Derin bir solukla sigarasını çekti adam. Boğazına sağlı sollu yapışkan damarlar haddinden fazla şişti. Kızıl bir kor göründü ağzında, akabinde yoğun bir duman süzüldü dudaklarından. Dumanın içinden beliren sapsarı dişlerle bir şeyler söylemeye çalıştı. Çukur avurtlarına sözcükler, sesler doluştu. Pörsümüş gözleri sivri elmacık kemiklerinin gölgesinde kaldı. Bir şeyleri sözle anlatamayanların çaresizliği okundu gözlerinde. Komiser Levent, Baki’ye dönüp “Ne diyor lan bu adam?” der gibi bir bakış fırlattı. Baki:

“Bekleyin biraz. Büfeyi kapatıp beraber çıkarız.” diye tercüme etti Türkçeyi Türkçeyle. Biraz da üstünlük taslayarak tabii. Komiser Levent, Baki’nin bu hallerine alışıktı. Takmadı. Temkinli bakışlar fırlatarak dikkatli olmaları gerektiğini kelimelere sığınmadan anlatmaya çalıştı. Baki, başıyla onayladı komiseri.

Yaşlı adam dışarıdaki malzemeleri alelacele içeri alıp, büfeyi kilitledi. Zayıf parmaklarıyla kilide asılıp kapandığından iyice emin olmaya çalıştı. Önce etrafına bakındı, süzdü çevreyi. Sonra içeriden çıkardığı ağzı kapalı, siyah iki poşeti alıp hep beraber dar bir sokağa daldılar. Adam önde, Levent Komiser en arkada; ardı sıra dizildiler. Duvarların birinde: “Seni seviyorum Fidan.” diye yazıyordu. “Fidan da seviyor mu?” diye düşündü Levent. “Genelde karşılıksız olunca yazıya dökülür sevdalar!” diye savunmaya çalıştı düşüncesini. Karşılıksız aşkı düştü zihnine. Lise yıllarında on yedilik taze bir aşk. O da sıranın üstüne “L” ve “D” harflerini aralarında kalp olacak şekilde yazmıştı. Ya da kazımıştı. İrkildi birden.  Okul müdürü Mehmet Ali’den yediği şamarın sesini duyar gibi oldu. Acısını hissetti ensesinde. Yıllar öncesi acının aynısını, belki de fazlasını… Devlet malına zarar verenlerin tedirginliği sindi üstüne. Elin kızına asılanların utangaçlığı biraz da. Ah çekti derinden. Özlem, öfke ve utançla karışık:

“Ahhhh!”

Yukarıdan aşağıya doğru yer yer basamaklı yer yer asfaltlı bir yoldan ilerlerken yaşlı adam kaç kere düşecek gibi oldu. Komiser Levent ve Baki, adamı hemen tuttular. Elindeki iki poşetten birer tane alıp yola devam ettiler. “Burası faşizme mezar olacak!” diye başka bir yazı daha okudu. “Faşizm nedir?” diye düşündü. O da kalpazanlık gibi bir şey miydi? Ya da kelimelerle anlatılan bir şey mi? İrticalen Baki’ye soracak gibi oldu. Dişlerinin arasına sıkıştırdı düşüncelerini. Söylemedi. İyi de etti kendince. Gittikçe daha dar bir hal aldı düşünceleri, yolları. Derme çatma, tahta bir kapıda son buldu ihtiyar ayak sesleri. Kapı tokmağına üç kere üst üste çarptı kemikten hallice parmaklar.

“Tak, tak, tak”           

Kapı açıldı. Sokaktan daha geniş bir hol serildi önlerine. Durmadan kat çıktılar. Bazen ikişer, bazen teker teker çıktılar basamakları. Basamak sayma huyundan vazgeçecek kadar çok saydı komiser. Bir çatıda yolculukları son buldu. Kuruldular önceden oturmaya alışık ve hazır olan plastik sandalyelere.  Biraz ötede değişik bir adam gözlerine çarptı. Sırtı dönük, güvercinleriyle uğraşıyordu. Levent ile Baki birbirine bakıp olayı anlamaya çalıştılar. Yaşlı adam ortadan kayboldu.

Her şey giderek daha da karmaşık bir hal alıyordu. Burada ne işleri vardı? Yaşlı adam nereye gitmişti? Kuşlarla ilgilenen adam neden oralı olmuyordu? Merak, öfke ve tuhaflık iç içe geçmiş bir durumdaydı. Sakin olmaya çalıştı Levent. Yoldaki yazıları anımsadı. Okul sıralarına adını kazıdığı kızı düşündü. Kokusunu hisseder gibi oldu. Hemen önünde ki sırada oturuyordu kız. Sırasına düşen saçlarını toplamıştı kaç kere. Ansızın bir tedirginlik hissetti. Ve yine o korkunç ses. Müdür değil sanırsam! Çatı katını basan resmi polisler.

“Beyler, eller havaya!”

Önce şaşırdılar. Hipnoz olmuşçasına denileni yaptılar. Usulca ellerini başlarının üzerinde kavuşturdular. Bir polis olarak tutuklanmanın verdiği şaşkınlığı gölgeleyen rahatlık vardı. “Nasıl olsa durum anlaşılınca düzelir,” diye düşünürken sandalyelerinin dibindeki poşetlerden deste deste sahte paralar çıktı. Tongaya düştüklerini sezen Komiser Levent, kendisini kelepçeleyen memurla göz göze geldiği anda nasıl bir oyunun içine düştüklerini ancak anlayabildi. Büfedeki çaresiz gözler şimdi hiç olmadığı kadar atik olmuştu.   

Kuşçu ise her şeyden bağımsız kendi âleminde güvercinleriyle sohbet ediyordu. Sakin bir hava içinde adım adım onlara yaklaştı. Mavi gözlü, dalyan bir delikanlı. Öyle bir mavilik ki eksikliğinde gökyüzünü karartacak, denizleri ağlatacak bir mavilik.

Komisere dönüp:

“Neden beni arıyorsunuz? Neden güvercinlerimle muhabbetimi bölüyorsunuz?”

Komiser Levent şaşırdı önce. Mantıklı bir şeyler söylemeye çalışanların yaptığı gibi önce sessizliği seçti. Sonra,

“Bu sokağın tüm sahtekârlığını sizler yapıyorsunuz. İşin başını da sen çekiyorsun!” diye, idam sehpasındaki mahkûmun son sözlerini söyler gibi net cümlelerle kuşçuya isnat edileni dile getirdi.

Gülecek gibi oldu kuşçu. Gülmedi. Mavi gözlerinde kocaman gemileri yutacak bir girdap oluştu. Bakışlarında devasa dalgalar yükselip komiserin ve Baki’nin suratına çarptı.

“Elinde sahte paralarla evime gelen sizlersiniz! İsterseniz emniyete kamera görüntülerini verebilirim.” dedi.

Komiser Levent:

“Kozlar elinde olabilir. Ama suçlusun. Sen de biliyorsun. Ayrıca güvercinleri kendini kamufle etmek için kullanıyorsun!” dedi.

Sakin davranan kuşçu arkasını dönmeden “Mavişşşş!” diye seslenince güvercinler yuvalarından yükselip kuşçunun omuzlarına kondular. Kuşçu kendisini çok anlatma gereği duymadan,

“Martılara simit atanlar, bizim güvercinlere olan dostluğumuzu bilmezler!” deyip uzaklaştı.

Birer polis olarak ellerinin çözülmesinin tuhaf rahatlığını yaşadılar. Salınmanın eşsiz hazzını da…

İkişer üçer indiler basamakları. Olanı biteni anlamaya çalıştılar. Durumlarını anlatacak uygun kelimeler aradılar. Bulamadılar. Tuhaflaştılar. Büfenin önünden geçtiler. İçeriden dışarıya küçük pencereden dumanlar yükseliyordu. Baş aşağı asılı toplar durmadan tepiniyordu.

Tekrar o basık hava çöktü üstlerine. Kafalarına değecek gibi yakınlaştı bulutlar. Güneş daha çok terletti gibi. Daha sıcak belki… Balkonlarda sarkmış, yıkanmış çamaşırlar daha çok şey anlatır gibi bakıyordu. Camı kırık pencereler çok hikâye bilir gibi duruyordu. Sonra lise aşkını düşündü. “Evlenmiş midir? Çocuğu var mıdır? Yoksa o da benim gibi bekâr mıdır? Eskisi gibi güzel midir? İnce beli yağlanmış mıdır? Kumral saçlarına aklar düşmüş müdür? Bebek yüzü sarkmış mıdır? Bakışları, sesi ve kokusu…

Ah o kokusu!

Burun deliklerini olduğundan çok açıp D’nin kokusunu içine çekerken birden o kesif kokuyla karşılaştı. Sonra tabanlarına batan taşların sivriliği yaktı canını. Yanındaki Baki’nin yardımına gerek duymadan ve kelimelerin acziyetine başvurmadan buraya neden Kalpazanlar Sokağı denildiğini anlamışa benziyordu.

Geride mavi gözlü bir bilinmezlik kalırken, usulca ilerleyip bir evrenden diğerine geçtiler. Her şey bir tarafa da:

“Sahi gözleri ne güzeldi be!”

Recep TURAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir