“O kapının üstündeki su damlası, benim yirmi beş yıldır koklayamadığım oğlumun teri, o kapının üstündeki hayat ağacının dalı kırık artık, çünkü benim oğlum öldü. O kapımızdaki güvercinler yok artık. Çünkü biz evimizden, barkımızdan, yurdumuzdan göç ettik.
Etik nedir? Gencecik çocukların ne uğruna öldüklerini dahi bilmeden yitip gitmeleri mi etik? İnsanın, nerede yaşarsa oranın yabancısı olması mı etik? Hiç vatanının olamaması mı etik? Kendi dilinin bile unutulması mı etik? Bir annenin, oğlunu acaba gelir mi diye yirmi beş yıl beklemesi mi etik? İnsanın ölmüş evladının bedenini bulamaması mı etik?”
Yakup’un tiradı ile başladım filmi ele almaya. Çünkü ben ne yazarsam yazayım Yakup’un derdini Yakup’un cümleleri kadar güçlü cümlelerle anlatamayacaktım. Midyatlı Süryani bir ailenin hikâyesini izliyorsunuz. Bir aile, yüzlerce ailenin hikâyesini temsil ediyor. Göçmek, kaçmak zorunda bırakılan, kendisine ait olandan koparılan, kendisine ait olana tekrar sahip olamayan. Ahşap ustası olan Yakup ile eşi Şemsa, yıllar önce oğulları Mikhael’in bir gece ansızın ortadan yok olmasıyla birlikte kalanları koruyabilmek için Mardin’den Almanya’ya göç eder. Yakup, o geceyi hayatının en uzun gecesi olarak anlatır, o yolculuğu da en uzun yolculuk. Aradan yirmi beş yıl geçmiştir ve artık üç çocukları ve torunları ile birlikte Berlin’de yaşamaktadırlar. Geçmişi sessizliğe gömmüşler bir daha o günleri yad etmemek üzere. Ancak bir gün Mardin’den gelen beklenmedik haber ailenin hayatını allak bullak eder. Telefonda aldıkları haber, yirmi beş yıl önce kaybettikleri oğulları Mikhael ile ilgilidir. Ailenin yıllar önce yaşadığı acı, aldıkları haber ile yeniden canlanır. Yakup ve Şemsa, vakit kaybetmeden Mardin’e giderler. Onlara bu yolculuklarında torunları Nardin de eşlik eder. Yıllar önce ayrıldığı köyüne geri dönen Yakup, gördükleri karşısında dehşete düşer. Köyü terkedilmiş, evini ise yağmalanmış bir halde bulur. Evin kapısının sökülüp alındığını gören Yakup, kapının peşine düşmeye karar verir. Kapıyı bulmak için, Nardin ve kapıyı yerinden söken kaçakçı Remzi ile yola çıkar. Yolda Yakup ile torunu Nardin arasındaki diyalog sayesinde kapının hikâyesini, üzerindeki işlemelerin manasını da öğrenir izleyici. Önce Kayseri’ye oradan da İstanbul’a uzanan bu yolculukta izleyici de Yakup’un anlattıkları ile Mezopotamya’nın kadim kültürünün kokusunu alır.

Tek bir sekans düşünün… Yıllar sonra evinize, ait olduğunuz yere dönüyorsunuz. Aidiyet duygusunun ne kadar güçlü olduğunu bilirsiniz. Bu güçlü duygu sizi bırakıp gitmek, kaçmak zorunda kaldığınız evinize kadar götürür… Ev korunaklı limandır. Ancak bu Süryani ailenin ne onları koruyacak kapısı olan bir evi ne de onlara ev olan bir ülkesi kalmıştır… Elinizdeki anahtarınıza bakakalırsınız çünkü evinizin kapısı yerinde yok. Kapının peşine düşer Yakup, izleyici bu ısrarın arkasındaki hikâyeyi merak ederek takip eder yaşananları. Kapı bir yuvayı, bir aileyi korunaklı kılar; bu ülkede kapısız bırakılmış, korkarak, güvercin tedirginliğinde yaşamak zorunda bırakılan o aileleri hatırlayıp izlersiniz. Para verip satın aldığın şey senin midir? Yakup, kapısının peşinde dolanıp dururken bu haklı isyanla karşısına çıkan her alıcıya hesap sorar. Sonunda aradığı kapısı bir müzededir. Bir koleksiyonerin sergisinde sergilenmektedir. Kapısını alıp götürmek isteyen Yakup, bunun bir yolunu arar. Müze müdürünün satın alma evraklarını getirtmesi ile cebinden çıkardığı anahtarla kapının kilidini açmaya karar verir. Artık tek bir soru vardır. Kapı, onu yapanın mıdır yoksa onu satmamasına rağmen onu satın alanın mıdır? Filmde sorunun cevabı gerçek hayattan farklı olarak doğrudan, etik olandan yana olur. Yakup, evladı ile ilişkisini kapısı üzerinden sürdürür ve Mardin’e köyüne kapısıyla birlikte dönerken bir telefon gelir. Memleketine dönmesine neden olan cesedin kimliği teşhis edilmiştir, evladı Mikhael’e aittir. Artık Şemsa’nın duaları kabul olmuştur, oğlunun bir mezarı vardır ve o mezarın başında en azından dua edebilecektir. Kapının bir kez daha Yakup’un elinde dönüşümünü görecektir seyirci. Artık Mikhael için tabut olmuştur. Mikhael ile birlikte toprağın altına gömülecektir.
Kadir İnanır’ın başrolünü üstlendiği filmde sergilediği performans göz doldurmaktadır. Kendisine eşlik eden Vahide Perçin, Timur Acar, Aybüke Pusat, Erdal Beşikçioğlu ve Menderes Samancılar ile birlikte ortaya son dönemlerin en göz dolduran filmlerinden birini koymuşlardır. Bu başarı biraz da yönetmen Nihat Durak ve senarist Filiz Üstün Durak’a aittir. Önünüze Mardin’in hatta Mezopotamya’nın müthiş doğası ile birlikte sereserpe uzanan uçsuz bucaksız düzlüklerini seren Eyüb Boz’u da unutmamak gerekiyor.

Negatif öteki algısını daha güçlü anlatan çok az sahne vardır. Sen güvende değilsin. Korunaklı bildiğin evine istediğimiz gibi girer çıkarız, sen sınır çizemezsin, ben sana sınır belirlerim ve benim insafıma kalmıştır senin hududun. Bir ev düşünün kapısının yerinde yeller esiyor. Türkiye’de evinin kapısının yerinde yeller esen kaç “öteki” var…
Şemsa’nın gözündeki öfkeyi tanıyorum, Yakup’un gözünden düşen yaşı tanıyorum ben… Evlatlarının korkusunu çok iyi tanıyorum. Birinin bir gece yarısı evden alınışını ve bir daha hiç gelmeyişini tanıyorum ben. Bir annenin, bir kardeşin yana yakıla arayışını tanıyorum ben. Kendisinden koparanlara gidip kopardıkları parçayı nasıl inatla yıllarca isteyişlerini biliyorum. Yıllar geçse de belki yaşıyordur, hala hayatta mı diye içten içe umut bağlamanın nasıl bir his olduğunu biliyorum ben. Bir mezarı dahi çok görenlerin, bir mezarı olsun bari diye dua edenlerin ülkesi burası.

Emel AKBAŞ

Son Yorumlar