Kararsız Toplum

Geleceğin yokluğu insanı hiçliğe indirger.”
                                               Roger Garaudy

Bizler çoğunlukla, Samuel P. Huntington’u, “Medeniyetler Çatışması” makalesinden tanırız. Türkiye ve İslam dünyasında Huntington ve onun o ünlü  makalesi nedense önyargılı ve itici bir şekilde tartışıldı ve âdeta bir “Uygarlıklar çatışması” isteyen biri olarak lanse edildi. Oysa Huntington iyi okunsaydı ve “Soğuk Savaş” döneminin ardından ideolojik ayrışmaların sona erdiği ve yeniden kültürel ayrışmaların ortaya çıkacağı iyi anlaşılsaydı, belki İslam dünyası, Ortadoğu ve diğer bölgelerde olacaklar hakkında hem hazırlıklı hem de daha farklı bir konumda olabilirdi.

Huntington’un yukarıda adını verdiğim makalesi 1993 yılında Foreign Affairs dergisinde yayınlandıktan ve büyük bir ilgi uyandırdıktan sonra o makaleyi temel olarak alan yazar, 1996 yılında “Uygarlıklar Çatışması ve Dünya Düzenin Kurulması” isimli bir kitap yayınladı. O kitapta Huntington, Türkiye’yi uygarlık ve kimlik temelinde, “bölünmüş” ve “kararsız toplum” olarak nitelemektedir. Yerli yerine oturmamış, hemen hemen herkesin kendisini bir başka biçimde tanımladığı bireyleri ve hangi uygarlığa ait olduğuna bir türlü karar veremeyen ideolojik devlet yapısı Türkiye’yi gerçekten de “bölünmüş” ve “kararsız” bir ülke haline getirmiştir.

Kararsız, kendisine sürekli yeni kimlikler tanımlayan, bir türlü ortak bir uygarlık tanımı yapamayan bir ülkenin vatandaşları olarak yurtdışında da aynı dağınıklığı göstermek bir başka dram.

Türkiye’nin  bu karmaşık zihinsel yapısı ne yazık ki kendisini Avrupa’da da gösterdi ve Avrupa’da yaşayan insanların toplum hayatında büyük yaralar açtı. Dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan halkların hiç biri Avrupa’da yaşayan Türkler kadar bölünmüş, farklı kimliklere bürünmüş ve ortak bir tanımdan uzaklaşmış değillerdir. Başka ülkelerde yaşayan İngilizler, Almanlar, Fransızlar, Ruslar  kimlikleri tam olarak oluştuğu için yaşadıkları yabancı ülkelerde asla “cemaatler” şeklinde değil, dil veya baskın kültür etrafında bir azınlık realitesi oluşturmuşlardır. Bu nedenle onları kullandıkları ortak dil ve ortak edebiyat, yabancılaşmadan, asimile olmaktan ve ayrışmadan korumuştur. Güney Afrika, Hindistan gibi ülkelerde yaşayan İngiliz azınlıklar, İngilitere’deki İngilizler’den daha fazla kültürel olarak İngilizdirler. Çeşitli Arap ülkelerinde yaşayan Fransız azınlıklar da keza öyledirler.

Türklerin cemaatler halinde yaşarken nasıl kendi kimliklerinden uzaklaştıklarını ilk keşfeden ve uygulayan Çar Rusya’sı olmuştur. 1700’lü yıllardan başlayarak Türkistan’ı işgal etmiş  ve işgal ettikleri bölgelere de dini otoriteler atamışlardır. Mesela, Kafkasya bölgesine bir Şii ve bir Sünni şeyhülislam atamış ve Kafkasya’da o güne kadar aynı dili konuşan topluluklar ilk defa cemaatler olarak ayrılmış ve durum ordaki ortak dille oluşmuş birliği sarsmıştır. Ayrıca hukukları çeşitli olsun, aralarındaki çatışmalar artsın ve hukuk düzenleri gelişmesin diye atadıkları din adamlarına hukuki yargılama yetkisi vermişlerdir. On dokuzuncu yüz yıla gelindiğinde artık Türkistan Türkleri yerine “Rusya Müslümanları” sözü kullanılmaya başlanmıştır. Hatta 1917 yılının 1-11 Mayıs’ında Moskova’da toplanan kurultayın ismi “Umumi Rusya Müslümanları Kurultayı”dır.

Rusya’da Rusça gazete “Vedomosti” (haberler)nin çıkış tarihi 1703’dür. Rusya’daki Türk bölgelerinde çıkan ilk Türkçe gazete “Ekinçi” nin yayınlanış tarihi ise 1875’dir. Tam 172 yıl Ruslar bir Türkçe gazetenin çıkmasına izin vermemişlerdir. Rus okullarında fizik ve matematik okuyan Hasan Bey Zerdabi, dilin önemini çok iyi anlayan aydınlardan biri idi ve “Ekinçi” gazetesini çıkarmak için tam üç yıl uğraşmıştı. Bütün zorlukları ve engelleri yenen Zerdabi, gazetesini ancak elli sayı çıkarabilmiş ve gazete 1877 yılında kapatılmıştır. Ruslar, Türkistan ve Kafkasya’da yaşayan Türklere hiç bir kitapta, gazetede asla “Türk” diye hitap etmemişlerdir. Onlara sürekli “Tatar” veya “Müslüman” demişlerdir. Rus edebiyatında da aynı politik söylem devam ettirilmiştir. Bu propoganda ve siyasetin tesiri o kadar güçlü olmuştur ki 1900’lü yıllara kadar hiç bir yerde dini okulların dışında bir okulun açılmasına izin verilmemiş, dini okullarda da Arapça ve Farsça öğretilmesine rağmen Türkçe öğretilmemiştir. 1907 yılında İstanbul’dan Bakü’ye öğretmen olarak davet edilen Muallim Cevdet, okul proğramını Bakü’nün ileri gelenleri karşısında açıklarken, okulda Türkçe dilbilgisi de öğretileceğini söylemiştir. Toplantıya katılan Şii din adamı Hacı Mirza Turab ayağa kalkarak Muallim Cevdet’i tehdit etmiş ve şöyle demiştir: “Sus cahil, Türkçe nedir ki onun da dilbilgisi olsun!”[1]

Rusya bu politikası ile çok geçmeden ülkesinde yaşayan milyonlarca Türk’ü milli kimliklerinden koparmış, asimile etmiş, asimile edemediklerini de cahil bırakmış ve lehçelerini dil olarak kabul ettirmiştir.

Aynı politika Yunanistan’da da uygulanmaktadır. Orda da Hükumet resmi olarak bir Türk topluluğu kabul etmemekte ve “Yunanistan Müslümanları” tanımını tercih etmektedir. Çünkü dini tanım içinde olan toplumların çok geçmeden “cemaat” şuurunu tercih edeceği, çeşitli dini kavramların farklılaşarak onların bölünmeye sebep olacağını çok iyi bilmektedirler.

1960’lı yıllarda Avrupa’ya iş için gelen insanların ibadet ve yemek konusunda problemleri ortaya çıkınca yoğun yaşanan yerlerde mescit ve dernekler kurulmaya başlandı. O güne kadar buraya gönderdiği vatandaşlarının orada nasıl yaşayacakları ve kimliklerini nasıl koruyacakları, asimilasyon tehlikesi karşısında ne yapacakları konusunda pek de kafa yormayan Türkiye, 1984 yılında, kurulu 230 derneği bir araya getirerek Diyanet İşleri Türk İslam Birliği adı altında bir kurum oluşturulmasını sağladı. Zaten devletin formüle ettiği dini görüşü kabul etmeyen farklı görüşteki insanlar da çok önceden değişik isimler adı altında kendi kurumlarını oluşturmuşlardı. Artık Avrupa’da yaşayan her Türk’ün kendini ait hissettiği ve ailesi ile beraber gittiği, sahiplendiği, gerektiğinde maddi olarak desteklediği onlarca kurum oluştu ve o kurumlardaki dini söylemler, kararlar, fetvalar o insanları keskin bir şekilde birbirinden ayırdı. Cuma namazları bile herkesin kendisine yakın hissettiği bir camide kılınıyor, zorunlu olmadıkça başka derneklerin camilerine gidilmiyordu. Bu oluşumlara karşı Alevi, Şii Türkler de kendi ibadet yerlerini oluşturdular. Toplum artık aynı dili konuşsa ve aynı etnik kimliğe sahip olsa da apayrı yapılar oluşturmuş ve çözülme başlamıştı.

Ünlü Arap tarihçisi ve sosyologu İbn-i Haldun’un İslam idealistleri hakkında çok güzel bir sözü vardır.  Ona göre, İdeal olan değil, reel olan ele alınmalı, incelenmeli ve hayata geçirilmelidir.”[2]

Avrupa’da sağcı politikacıların gücü arttıkça, yabancı düşmanlığı, ırkçılık zirveye çıktıkça Avrupa’daki yabancı kuruluşların üzerindeki baskının artacağı kimsenin meçhulü değildir. Zaten varolan önyargılarla belki de daha sert yasalar çıkarılacak ve sivil toplum kuruluşlarının faaliyet alanları daraltılacaktır.  Bütün bunlar karşısında her zaman olduğu gibi Türk sivil toplum kuruluşları hazırlıksız ve güçsüzdürler. Çoğu sivil toplum kuruluşu Avrupa’da yaşayan insanların meseleleri üzerinde çalışma yapma yerine Türkiye’deki politik çatışmanın Avrupa’ya taşınması konusunda kafa yormaktadır. Bu ise Avrupa’daki toplumunun suçlu ilan edilme ve baskı altına alınma gerekçelerini Avrupa nezdinde haklı kılmaktadır. Yakınma, suçlama yerine mantıklı olarak düşünürsek bütün bu önyargılar ve düşmanlıklar karşısında ne kadar güçsüz olduğumuz ortaya çıkacaktır.

Hiç bir sivil toplum kuruluşu yaşadığı ülkelerdeki politik çalışmalara planlı bir katkı sunmamaktadır ve sadece, başka kanallardan seçilen Türk asıllı politikacıların tutumlarını eleştirmektedirler.

Medya konusunda hiç bir sivil toplum kuruluşu uzman yetiştirmemekte ve yalnızca Avrupa gazeteleri, televizyonlarının verdikleri haberleri, yorumları “düşmanca” olarak nitelemektedirler. Türklerin saygı gören bir tek Almanca gazeteleri bulunmamakta ve çıkarılan dergiler, gazeteler de  cemaat gazetesi rolü oynamaktadırlar.

Hiç bir sivil toplum kuruluşu, hukuk alanında azınlıklar konusunu araştıran, gerektiğinde bu konuda hukuksal alan açmaya çalışan hukukçu yetişmesine katkı sunmamaktadır.

Anadil ve anadilde edebiyat, müzik, resim, tiyatro, sinema konusu hiç bir sivil toplum kuruluşu tarafından ciddiye alınmamakta ve yüzden Avrupalıların da saygı gösterdikleri bir müzisyen, bir rejisör, bir yazar, bir ressam Avrupa Türkleri arasından yetişmemektedir.

Hiç bir Türk sivil toplum kuruluşu kendi durumlarıyla ilgili bir araştırma merkezi oluşturmamakta, veriler, bilgiler metodolojik olarak arşivlememekte ve araştırma yapmak isteyen arşatırmacılar için imkânlar sunmamaktadırlar.

Sadece beş madde halinde yazdığım bu önemli eksiklikler daha da çoğaltılabilir. Mesela, Türk sivil kuruluşlarının en başarılı alanı olarak görülen “yardım toplama kuruluşları” evrensel bir dil geliştirememeleri nedeniyle asla ciddiye alınmamaktadırlar.

Tabiatta bütün canlılar iklim değişikliği veya başka nedenler olduğunda yaşadıkları bölgelere göre hem fiziki hem de ruhsal açıdan kendilerini hazırlar ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korurular. Çünkü farklı bölgeler, farklı iklimler farklı problemler doğururlar.

Son olarak, yeni oluşan bir toplumda ortak bir kimliğin olmasının ne kadar önemli olduğunu açıklaması açısından Nobel ödüllü İngiliz yazar William Golding’in “Sineklerin Tanrısı”ndan bir örnek vermek istiyorum. Romanda, ihtimal dâhilindeki bir atom savaşından kurtarmak için korumaya alınan bir grup çocuk (6-16 yaş arası) uçak kazası sonucu bir adaya düşer. Orda çocuk akıllarıyla yeni bir toplum ve yaşam alanı kurmak zorunda olduklarını anlarlar ve okudukları masallardan, çocuk kitaplarından yola çıkarak çalışmalara başlarlar. Mesela, ateşe ihtiyaç duyarlar, gözlük camını güneşe tutarak ateş yakarlar. Sonra aralarında kuralların olması gerektiğini düşünürler ve çocukların en atılganı Ralp şöyle der: “Biz İngiliziz ve İngilizler herşeyi en iyi biçimde yaparlar.”[3] Bu muhteşem bir kimlik ve o kimlikten doğan özgüven tanımlamasıdır. Eğer Ralp kendisini başka bir farklılıkla tanıtmış olsaydı muhtemelen bir karmaşa doğacaktı ve yapacakları işlerde başarısız olmanın ilk adımı atılacaktı.

Orhan ARAS

[1] Orhan Aras, “Ah Türkiye Ah”, Edition yayınları, 2016, s. 81
[2] Prof. Dr. Süleyman Büyükdağ, “İbn Haldun”, TDV. Ankara 1993 s.114
[3] William Golding, Sineklerin Tanrısı, Türkiye İş Bankası Yayınları, s.46

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir