“Ben İstanbul hakkındaki bütün bilgimi Halit Ziya’nın romanlarından almıştım.” diye yazar Yakup Kadri, ‘Gençlik ve Edebiyat Hatıraları’nda.
Ben de Paris’i Patrick Modiano‘nun romanları ile tanıdım desem yanlış olmaz. Trier Üniversitesi’nde okurken bir kız arkadaşım Fransızdı ve elinden onun kitapları düşmezdi. Okuyamadığım için Fransa’da çok ünlü bir yazarın kitapları neden Almancaya çevrilmez diyerek hayıflanırdım. Bunun sebebini ise ancak o romanları okumaya başladığımda anlayacaktım. 2014 Nobel Edebiyat ödülünü kazanan Fransız yazarın kitapları 90’lı yıllarda Almanca yayınlanmaya başlandı. O sıralar MÜSİAD Avrupa’nın yönetiminde görev almıştım. Her yıl Paris’te -MÜSİAD Genel Merkezi’nin katılımıyla- düzenlenen Avrupa Genişletilmiş İstişare Toplantısı(AGIT) ya da Fransa Bölge Toplantısı’na katılmak mecburiyeti doğardı. Mecburiyet diyorum, çünkü yolculuğumuz Cuma günü başlar, toplantılar Cumartesi ve Pazar günleri sürer ve kaldığımız otelden ancak birkaç saat ayrılma imkânım olurdu. Gezilerimde sırf bu nedenle Patrick Modiano’nun bir kitabını mutlaka yanıma alırdım, çünkü onun hikâyelerinin merkezinde hep Paris vardı.

Paris’te gerçekleşen bir AGİT Toplantısı(1996)
Onun hikâyelerini okuduğum zaman, Haussmann tarafından tasarlanan Paris’teki evleri ve caddeleri seyretmiş gibi olurdum, Paris’i yeniden yaşardım, sanal gezilerimde bazen hayal kırıklığına uğrardım, ama her okuyuşumda Paris’in farklı semtlerine, özgün sokaklarına kendimi kaptırırdım.
Patrick Modiano, şehrin bir kenar mahallesinde (Boulogne-Billancourt) 1945 yılında dünyaya gelmiş. Ataları Endülüs’den Selanik’e göç etmiş Sefarad Yahudisi. Babası İtalyan bir tüccar ve annesi Flaman tiyatro oyuncusu. Ancak evlilik uzun sürmez. Patrick Modiano, çocukluk yıllarını bu yüzden yetimhane ve yatılı mekteplerde geçirir. Yazar bugün Paris’in kalbinde, Sartre ve Camus‘un mekânı Café de Flore ve Jardin du Luxembourg’dan birkaç adım ötede, Rue Bonaparte‘da, bir evde yalnız yaşıyor.

Aslında Patrick Modiano’nun her romanı bir bellek ürünüdür. Ve günümüzün Marcel Proust‘u olarak anılması sebepsiz değildir. Marcel Proust kayıp zamanın izini sürdü, Patrick Modiano hep kayıp hafızayı aradı. Romanları ekseriyetle 1960’lara uzanır. Başkent coğrafyasında dolaşır; başkent iklimini solur. Mahalleleri, kafeleri, metro istasyonları, postaneleri, caddeleri ve numaralandırılmış muhitleri ile Paris, olayların ve bilinç akışının üzerinde süzüldüğü bir çerçeve sunar bize. Bu nedenle, Fransa’da, onlarca yıldır hep aynı konuyu yazdığı önyargısıyla yaşamak zorunda kalmış yazar: İşgal günlerine dair sızlanmalar ve Fransız başkentinin kaderini çizen acı hatıralar…
Modanio’nun 1968’deki ilk eseri “La Place de l’Etoile” 2010’da Almanca yayınlanır. Kitabı okuyan herkes nedenini hemen tahmin eder. Ana karakter, işgal altındaki 1940’lar Fransa’sından yüzyıllar önceki geçmişe zahmetsizce gidip gelebilen musevi Raphaël Şemiloviç‘tir. Bazen Siyonizm’in ateşli bir destekçisi, sonra yine Yahudilik karşıtı bir Musevi. Raphaël sanki uyuşturucu almış gibi mekân ve zaman içerisinde dolaşır durur. Unutma ve hafıza arasındaki karşılıklı etkileşim vurgulanır.

Modern çağın gerçekliği böyledir. Ancak anılarla yüzleştiğinizde, onları inkar etmeden veya onları çekinmeden yaşamın bir parçası olarak kavradığınızda ancak, o zaman kendinizi onun olumsuz etkisinden kurtarabilirsiniz.
Modiano’nun “Karanlık Dükkanlar Sokağı” bu bağlamda önemli bir örnek sunar. 20’li yaşlarda ilk kez Paris’e gittiğimde bu yazarı mutlaka okumam gerektiğini keşfettim, tıpkı Paris’i keşfettiğim gibi. Ve “karanlık dükkanlar sokağında” hafızasını kaybeden aydınlarımızın niçin Batı’da farklı bir şey aradıklarını çözmeye çalıştım.

Paris Topografyası
Bu, özellikle Modiano’nun Nazi işgaline odaklandığı kitaplar için geçerlidir. Nazi işbirlikçilerini sonraki nesillere hatırlatmanın gerçeği örtülemekten daha üstün olduğunu kanıtlamak ya da savaş kurbanlarına ebedî ruh üflemek isteyen yönleri vardır. Modiano yazı hayatının ilk başında bu ‘büyülü’ gerçekçiliği anımsatan bir tarz seçti: O zamanlar doğmamış olsalar bile roman kahramanları işgal günlerini hatırlıyorlardı!
Örneğin Modiano bir keresinde “Soykütüğü” romanında “işgal altındaki Paris’te yaşadığından oldukça emin” olduğunu yazmıştır.
Elbette, romanlarda geçen öykülerin tamamı, Paris’le ilgili yerel anlatılar olarak nitelenebilir. Kahramanlar bu arada başka yerlere taşınmış olsalar bile, asıl belirleyici olan Paris’te geçen zamanları hatırlıyor olmalarıdır. “Akşam Cemiyeti” romanında “Bu şehri seviyorum. Ana ocağım. Cehennemim. Süslü kokonam” şeklinde coşkuyla anar Paris’i. Üniversite civarına bazen ayrı bir değer verilir, muhit “krallık” şeklinde anılır, günlük hayatın dışında -rahatsız edilmeksizin- bırakılır. Her şeyden önce üniversite ikliminden zevk alan “hayalet öğrencilerin” olması alışılmadık bir durum değildir, zira bu satırlar kayıtlı olduğu halde hiçbir derse katılmayan Modiano için bir özeleştiri sayılabilir. “Gece Çimeni”nde Jean başkalarıyla birlikte sokaklarda dolaşırken, mekânlar kişiler gibi adanmışlık kazanır. Sokaklar ve semtler, olaylar ve insanlar ile özdeşleştirilir. Kader birliği yaptıkları vurgulanır: “Zaman içinde ve birbirini izleyen kesimlerde Paris’in herhangi bir yerini dolduran her şeyi bilmek ayrı bir çılgınlıktı.” Şehir manzarasındaki en küçük değişiklik bile titizlikle deftere kaydedilir. Modiano’nun 2014 Nobel Ödülü konuşmasında yaptığı açıklamaya göre, bir şehrin her sokağı anılarla dolu bir bellektir, “orada doğup yaşayanlar” için “karşılaşma, keder, mutluluk anıdır” ve şimdi o hikâyeler birer birer unutulmaktadır. Aynı konuşmada 19. yüzyıl şairleri için şehirlerin önemini vurgular: “Balzac ve Paris, Dickens ve Londra, Dostoyevski ve Saint Petersburg, Tokyo ve Nagai Kafu, Stockholm ve Hjalmar Söderberg.”

Metropol bilhassa şairler için önemlidir; hafızanın silinme tehlikesi (bir binanın veya bir mahallenin yıkılması) baş göstermeden önce korunması gereken hafıza kayıtlarıdır: “O zamanlar, insanlara ve yok olmak üzere olan şeylere karşı bugünkü kadar duyarlıydım” diyor Jean kendisini anlatırken.
Amaç, geçmişe artık yer bırakmayan şimdiki zamanda yeni bir yaşam yaratmaktır. Ki dünyevi bir sorundan kaçmak ile bu kaçışla birlikte sorunu yanında taşımak arasında kesin bir ayrım yapıldığını gösteriyor. Modiano’nun yarattığı karakterler de sorunlardan kaçmaya çalışırlar. Ama bu imkansızdır: “Unutmak istediğin şey kesin geri gelir”(Küçük Bijou). Bir noktada, insanın yol açtığı dünyayı yıkan bir şey gerçekleşir. Anıları geri getirecek yeni bir insan -deja-vu- yeterlidir. Anıların yükü hemen kahramanın üzerine çöker. Uzun zamandır bilinçli olarak bastırılan şey, sessizce derinden akmaya başlar. O yüzden ‘kayıp zamanı aramak’, geçmişi yüceltecek şekilde bir hatırla(t)mayı amaçlamaz. Modiano ile Proust arasındaki fark işte burada yatmaktadır.

Modiano, Nobel Ödülü törenindeki konuşmasında eskiyi geri çağırmanın neden artık işe yaramadığını şöyle açıklıyor: “Kayıp zamandan sonra hatırlamanın maalesef Marcel Proust’un gücü ve açıklığıyla gerçekleştirilemeyeceğini düşünüyorum. Tarif ettiği toplum 19. yüzyıl toplumudur, yani istikrarlı bir toplumdur. Proust’un anıları, geçmişi canlı bir resim gibi tüm detaylarıyla yeniden ortaya çıkardı. Bugün anıların giderek daha az kesin ve hafıza kaybına ve unutmaya karşı sürekli bir kavga içinde olduğu hissine kapılıyorum.” Alman Die Zeit (2014) gazetesine verdiği mülakatta yine aynı minvalde konuşur: “20. yüzyıl benden biraz uzak. Bugün Paris’in yeni mahallelerinde yürüdüğümde, geçmiş ile şimdinin örtüştüğünü ve zamanın durduğunu hissediyorum. Bunu izah etmekte zorlanıyorum. Ancak bunun kaybedilen zamanı aramakla hiçbir ilgisi yoktur. Farklı zaman dilimleri üst üste bindiriliyor ve her şey neredeyse şeffaf hale geliyor. […] Proust’un kayıp zaman arayışı çok otoriter, zamanı geri getirebiliyormuş gibi yapıyor. Açıkça tanımlanmış karakterlerle 19. yüzyılın durgun toplumunu anlatıyor. Bugün her şey çok daha karmaşık.”

Patrick Modiano hikâyelerinde zaman gerçekten ustalıkla iç içe geçmiştir. Yazar, o kadar ustaca davranıyor ki, romanın sonuna doğru olay akışının aniden değişebileceğini kesinlikle kestiremezsiniz. Örneğin “köprünün altından çok sular aktı ama o bunu pek fark etmedi” der, “Mahallede Kaybolma Diye” kahramanı hakkında. Kısaca; karanlık ve zorlu geçmiş, Modiano’nun en değerli hazinesidir.
Yine “kökeninizi tanımaya her zaman heveslisinizdir” der Varoşlar’da yazar. Bu roman, benlik ve aile için bir arayış, dış olayların değişmezliğine duyulan bir saygı anıtıdır bir bakıma. 30 yıl sonra, 2005’te Modiano, kendi gençliği hakkında yabancılaşmayı hiç içermeyen ama daha keskin bir -otobiyografik- roman yazdı: “Bir Gençlik”. Yalnızca 120 sayfa içermesine rağmen ağır bir kitap. Ayrıca, kendisi ve ailesi, kaldığı yatılı okullar, ayakta kalmak için işlediği suçlar üzerine sürekli konuşuyor. Saldırgan, sevgisiz, dengesiz oyuncu bir anne resmi çiziyor. Ve karanlık işler çeviren arkadaşların kurbanı ve çoğu zaman oğluna hiçbir şey vermeyen huzursuz bir baba. Her iki ebeveyn de Patrick’e karşı katı yüreklidir, sürekli ondan kurtulmak istemişlerdir.
Sanırım bu nedenle olacak, hikayelerine her zaman dış kaynaklı bir kırılma eşlik eder. Hem de en şiddetlisinden. Ergenlik, “Akşam Cemiyeti”nde vurguladığı gibi “çabuk iyileşen” bir “hastalık”tır. Ancak olgunlaşmak, yaşam eşiğini aşmak için elzemdir. Çoğu zaman, Modiano’nun kahramanları bunda ilk başta pek başarılı olamaz. Küçük Bijou’daki Thérèse gibi terk edilmiş veya dışlanmıştır. Şehrin arka sokaklarına mahkum edilmişlerdir.
Ancak ortada anılacak büyük bir aşk yoktur. Onun yerine ağır hakaretler, başarısız girişimler, insan yerine konulmamalar, kısaca dönüm noktaları bulunur. Ne de olsa Modiano’nun kahramanları ya tehlikeli ya da zor zamanlarda yaşamaktadır: işgal günleri veya 60’lı yılların gençlik eylemleri gibi..

Yalnızca roman kahramanları değil, o kitapların yazarı da, ulusal ve dini kökleri olmadığına inandığı için, sürekli bir kimlik arayışındadır. Bu arayış, özellikle Dora Bruder(1997) ve Dans le Café de la Jeunesse Perdue(2007) adlı iki eserinde netleşiyor. Dora Bruder’de Yahudi kız Dora Bruder’in gerçek hikayesini soruştururken Dans le Café de la Jeunesse Perdue’de Louki’nin izini sürer. Her iki hikaye çok farklı içerikte olmasına rağmen, kimlik arayışı noktasında birbirine bağlanır.
Bu arayış, en çok 2007’de yayınlanan “Kayıp Gençlerin Kafesi” romanında, büyük bir özlemle gerçekleşiyor. Tıpkı romanda gerçekleştiği gibi, pis kafeleri, tuhaf entelektüelleri, sokak çeteleri ve sadece üç ay süren aşk maceraları ile bilinen Latin Mahallesi de yok olmuştur artık. II. Abdülhamid rejimine muhalif Paris’e kaçan Jön Türklerin de Quartier Latin denen bu bölgeye yerleştiklerini aklımızın bir köşesine yazalım…

1- Jön Türklerin lideri Ahmet Rıza beyin ikamet ettiği ve Meşveret dergisini çıkardığı Bonaparte sokağı (Latin Mahallesi) 2- Jön Türkler, her sabah Pantheon önünden geçerken Türkiye’nin Voltaire ve Rousseau’su olmak için yemin ederlerdi.
Roman kahramanı Louki, altmışlı yıllarda Paris’te kararsız ve hedefsiz vaziyette, kafeler arasında ‘sürtmektedir’. Genç kızın sürekli suskun kalışından, Moulin Rouge’da dansöz olarak çalışan anne ile kızı arasında oluşan uçurumdan kuşkulanıyoruz. Hayatın ona sunabileceğinden çok fazlasını isteyen genç kız, ömür boyu özlemlerin tutsağı olarak yaşayacaktır. Hatırlatalım, benzer bir vakayı Joker filminde de izlemiştik!
Aynı durum Mondianu’nun iki romanında sözkonusudur: “Akşam Cemiyeti” romanında, Paris’in işgali sırasında işbirliği ve direniş arasında sıkışıp kalan genç ikili oynarken, “Varoşlar” romanının kahramanı Serge Alexandre, Paris’in kenar mahallelerinde çakallar sürüsü ile karşılaşır. Ve birgün babasının da içinde bulunduğu, ancak yıllar sonra onu tanımayan bu karanlık topluluğa katılır. Serge, kendini yazar olarak takdim eder ve “porno yazarı, jigolo ve alkolik bir şantajcının sırdaşı” olur. Sanki roman, babaya hitaben yazılmıştır. ‘Baba’ kelimesi dahi tırnak içine alınmıştır. Oğul, babasının topluluk içinde aşağılandığını görünce şaşkına döner. Modiano, adeta, Nazi işgali altında yüksünmeyen Fransız ‘elitin’ karanlık yüzünü göstermek istemektedir.

“Gece Çimeni”, Patrick Modiano’nun en güzel romanları arasında sayılıyor. Bu kez yaşlı bir yazar Paris’in ıssız yollarında tek başına dolaşmaktadır. Yazar, gençliğindeki Paris’i hayalinde canlandırır. “Ufuk” romanında ise okuyucuyu çocukluk yıllarının Paris’inde saatlerce gezdirir. Sokak isimlerini ardı ardına sıralar. Ve Paris böylece romanların gerçek kahramanı haline gelir!
Modiano, insanlığın anlaşılmaz devrini gözler önüne seren bu ‘üstün’ sanatı için 2014 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Peki ben, bu hafta Fransız bir yazarın serencamını anlatmaya neden gerek duydum? Çünkü Patrick Modiano, 75 yaşında 30. romanını yayınladı: “Görünmez Mürekkep”(2021).
Roman bir özdeyişten yola çıkıyor: “Hatırlamak istiyorsanız, unutulmaya razı olmalısınız.”
Doğrusu, bu başlı başına bir sanat olayıdır.

Alaattin DİKER

Türkiye’de Bir Sirk Geçiyor, yayınlanmış. O romanda ‘Ne de olsa Paris’te kalmam için hiçbir neden yoktu. Roma’da rahat edeceğimden emindim. Yeni bir yaşama başlayabilirdim orada. Kentin bir planını bulmalı, her gün üzerinde çalışmalı, bütün sokakların ve bütün meydanların adlarını,öğrenmeliydim.’ diyor. Şehri yakından tanımak sevgiliye gösterilen özene benziyor.