Eşimi otelde bırakıp yola koyuluyorum. Kilise ziyareti Onun ilgi alanı dışında çünkü. Ahrweiler‘da Kreuzberg istikâmetine gidecek trene atlıyorum. Gerçekten öyle. 100 yıl önce açılmış bir hat olmasına rağmen tren garı yok. Ahr Vadisi boyunca başka düzgün duraklar mevcut ama. Hat uzunluğu toplam 29 km.1871 Almanya-Fransa Harbinde stratejik amaçla inşa edilmiş, hatta resmi açılışı bile yapılmamış bir güzergâh. Büyük kısmı hâlâ tek yol, yani geliş ve gidiş aynı raylar üzerinde gerçekleşiyor. 1871 yılında 70 bin Fransız savaş esirinin sevkedildiği bu noktada 1938’de Hitler buraya bir hava üssü açılması talimatı vermiş. Kreuzberg bu sebeple II. Dünya Savaşı sırasında sürekli bombalanmış ve yıkıma uğramış.
Kreuzberg’deki otobüs durağının karşısındaki kale
Üzüm bağları arasında sessiz ve yavaş ilerleyen yarım saatlik bir yolculuktan sonra Kreuzberg‘e ulaşıyorum. İstasyon caddesinden aşağı doğru inerken karşıma çıkan ilk kişiye otobüs durağını soruyorum. Başını sallayarak ‘burada durak ne arasın’ diyor. Ancak harita başka şey söylüyor. Tecrübeme ve sezgime güvenerek yoluma devam ediyorum. Ahr Irmağı‘nın geçtiği yerin tam karşısındaki durağı görüyorum. Kavşakta gitmek istediğim yer okla gösterilmiş üstelik. Ancak o işaret, arabasıyla gelenleri uyarıyor. Otobüs tarifesinde ise yalnızca kalkış saatleri belirtilmiş ama geliş saatleri yok. Onlar da topu topu iki sefer. Hafta sonları hiç sefer konulmamış. Anlaşılan öğrenci taşıyor bu araçlar…
Elinde alışveriş torbası bir mülteci daha bekliyor vasıtayı. Aynı yöne gideceğimize emin olunca, “otobüs ne zaman gelir ve geri döner” sorusunu bir kaç kez yöneltiyorum. Her seferinde “birazdan gelir” diyor. Hem Almanca’nın azizligi hem de mültecinin acizliği. Beş yıl dil öğrenmek için az bir zaman değil!
Hedefim bu kez Sahrbach Vadisi. Ahr‘ın yan vadileri arasında görülmeye değer doğal bir mücevher. Bu arada Ren-Ahr-Eifel bölgesindeki en popüler yürüyüş alanlarından biri haline gelmiş. 2008 yılından beri her yıl 10 bin yürüyüşçünün, Kreuzberg ve Kirchsahr arasındaki bu cennet vadide dolaştığı söyleniyor. Toplam 19 yürüyüş parkuru çok iyi işaretlenmiş ancak çoğu kimse off-road ağını kullanıyormuş. Benim de bu romantik vadiye ilk yolculuğum. İnternette gezdiğim her sayfada ballandıra ballandıra anlatılıyor burası.
Kirchsahr köyüne giriş
Ve nihayet ‘dolmuş’ geldi! İçine hemen öğrenciler doluştu. Devlet Demiryolları ya da Belediyeler erişemedikleri noktalara özel şirketlerin otobüslerini gönderiyor. İlaveten bilet satın almanız gerekmiyor yani. Şoför hanıma ‘buranın yabancısı olduğumu ve tekrar nasıl geri dönebileceğimi’ soruyorum. “Size bir telefon numarası vereyim. Bir saat önceden arayın, gelip sizi alırlar.” Ancak o da emin değil. Güvence vermiyor. İçimden bir ses “Alp Er Tunga öldü mü?” diyor. “Nein” sesimden ötürü gelmeyeceğimi sanıyor şoför hanım. “Allah Kerim!” diyerek araca biniyorum. Biletimi gösterip gerideki boş bir koltuğa geçiyorum. En fazla 8-10 km. yol yürürüm geri dönerken. Aklımdan geçen tek şey bu sadece. Bugün hava güzel olacak. Cep telefonuma gelen hava raporu öyle söylüyor. Evet, mevsim güya sonbahar. Ortalıkta ne yağış ne de soğuk var. Ama Almanya’nın havasına güven olmaz. Bir de… Acaba öyle mi? Kuşkuluyum. Bu konuda hep kuşku duydum zaten.
Köylü çocukları aval aval yüzüme bakıyorlar. Haklılar. Çünkü bölge 2008 yılından sonra ancak turizme açılmış. Sırtında çanta taşıyan bir yabancıyı ilk kez görmüyorlar elbette. Ama benim o turistlerden biri olmadığımı mutlaka seziyorlardır. En azından Almanca konuştuğumu gördüler. Hareket ediyoruz. Soğukta çocukların üşümemesi ya da rüzgârın onları çarpmaması için kapılar farklı dizayn edilmiş. Aman Allah’ım! Dağ yollarında yavaş ilerlemek yerine araç rüzgâr gibi esmeye başlıyor. Ya da bana öyle geliyor. Çocuklar duruma alışmışlar. Keskin virajlarda bile sarsılan olmuyor. Bense manzaraya odaklanmış durumdayım. Daracık pencereden dağ yamacına kurulmuş at çiftliğini süzüyorum. Tek tük gördüğüm geyikler beni hayrete düşürüyor. İlerledikçe sıkı ormanlar gözükmeye başlıyor. Takriben 600 metrelik bir raķıma çıkacağız. Deniz seviyesinin altında bir şehirde yaşayan biri için harikulade bir ortam. Otuziki derecelik bir rampayı tırmanıyoruz. Yukarı çıktıkça temiz havayı solumuyorum. Sanki içime dolduruyorum. Yol üzerindeki kıvrımlar değil beni çarpan. Oksijen bolluğu. Araç dursa aşağı inip bir ‘kam’ gibi raks etmeye başlayacağım…
“Önüme bir çığır geldi Bir ucu var şar içinde /……/Âlemler seyrana iner Seyir var seyir içinde”
Kirchsahr köyü
Aynen öyle. Öğrenciler belli noktalara geldikçe birer ikişer iniyorlar. İçimdeki endişeyi henüz atmış değilim. Sükunetimi muhafaza etmeye çabalıyorum. Bekle gör modundayım şimdilik. Gözümün önünden akıp giden manzaranın keyfini çıkarıyorum. 15-20 dakika geçmedi. Ansızın ‘geldik’ diyor şoför hanım.
Kirchsahr, Rheinland-Pfalz eyaletinin kuzeyinde, Sahr Vadisi‘nin hemen girişinde yer alan bir dağ köyü. Kirchsahr‘da sadece 365 kişi yaşıyor ki onlar da bir kaç meraya yayılmış durumdalar. Bu yüzden üç bölgeyi birbirine bağlayan tek yola en yakın son durakta inmek mantıklı geliyor.

Köyün tek oteli ve kahvesi
Tam inerken arkamdan bir ses geliyor: “Biraz bekleyin.” Bekliyorum. Yolcu kalmayınca arabadan inip sessizce yanıma yaklaşıyor. Onu burada tarif etmem gerekir mi? Sanmıyorum ama o ince sesin sahibi hakkında biraz bilginiz olsun. 40-45 yaşlarında, 1.75 boyunda, toplu bir hanım. Kesinlikle şişman denilemez. Trier‘de okurken aşina olduğum yüzlerden biri. Taşralı bir güzel işte. Sakın sarışın ve mavi gözlü biri olduğunu düşünmeyin. Gerisi de bende sır kalsın artık…
Köydeki tek otelin önü hem ilk hem son durak. Duvara asılmış çerçeveden köyün 1000 yaşında olduğunu anlıyorum. O ses nazik bir şekilde “İşiniz uzun sürer mi?” diyerek soruyor. “Bilmiyorum. Bir dergi için birkaç resim çekeceğim. Fazla sürmez herhalde.” Aldığı cevap onu memnun etmiş olmalı ki gülümsüyor. Genelde beş on dakika burada oyalandığını belirtip bugün istisnai olarak beni bekleyebileceğini söylüyor. İçimi bir sevinç kaplıyor. Teşekkür edip coşkuyla Kilise’ye doğru koşuyorum. Çok uzak değil. Bir dakika sürmüyor oraya varmam. Ancak Aziz Martin‘in kapısı kapalı. Camekana bir telefon numarası iliştirilmiş. Üzgün bir vaziyette geri döndüğümde Rebecca‘yı otelin önündeki Cafe’de oturmuş buluyorum. Durumu açıkladım. Yüzüme bakıp “numarayı bana verin” dedi. Çektiğim resimden rakamları okudum. O tuşa bastı. Israrla rica etti. Türk olduğumu belirtti. Haber yapacağımı özellikle vurguladı.

Aziz Martin Kilisesi
Meğer Kilise pazar ayini dışında yalnızca önceden randevu alınarak ziyaret edilebiliyormuş. Çok geçmeden tıknaz kadının biri suratını asarak çıkıp geldi. Hiç konuşmadan kapıyı açtı. Ben de konuşmadım. Burası küçük bir köy. Herkes birbirini tanıyordur. Muhtemelen herkes birbiriyle akrabadır da. Peşinden içeri giriyorum. Çarçabuk resimler çekmeye başlıyorum. Doya doya izlemek imkânım bile olmuyor. Önceden bilgi toplamam iyi olmuş. 1729 yılında inşa edilen Kilise’de ibadet edilen mekânın sağ tarafındaki bir kovukta, at sırtında oturan Aziz Martin ile dilenci ve melek figürleri bulunuyor. 1717 yılında Kilise’ye bağışlanan Roma askeri zırhını giymiş bu ahşap figür Kilisenin isim babasını temsil etmektedir. Heykeltıraş aynı zamanda çekme botlar ve eyerinde takılı silahlar ile çağın askeri özelliklerini yansıtmış. Melek ise asayla birlikte bir Piskoposun mührünü elinde tutuyor.


15. yüzyıldan kalma Altar
On dakika geçmeden “bitti mi?” sorusu çınlıyor içeride. Başımı sallayıp teşekkür ediyorum. Karşılık gelmiyor ama hiç umursamıyorum. Amacıma ulaştım çünkü. Hızlı adımlarla yokuş aşağı iniyorum. Rebecca yok ortada. Meraklanıyorum. Durakta dikilip beklemeye başlıyorum. Çok geçmeden bir araç önümde duruyor. “Erken gelmişsin?” Mutluluğumu belli ederek “öyle oldu” diyorum.
Kilisenin içi
Araçta tek yolcu benim şimdi. Üstelik en ön koltukta oturuyorum. Konuşurken yüzüne bakabiliyorum. “Buralarda düzgün Almanca konuşan yabancı yok” diye konuşmaya başlıyor. Çok kısa kendimden bahsediyorum. İsmim yetiyor. Çocuklukta dinledikleri ya da okudukları bir masalın kahramanı benimle aynı ismi paylaşıyor çünkü. O yüzden Almanlarla diyalog kurmak hiç zor olmadı benim için diyebilirim. Rebecca, hafta içinde günde iki kez öğrenci taşıyormuş.
Hafta sonları ulaşım imkânı çok kısıtlıymış. Yol boyunca doğadan, ağaçlardan, çevre kirliliğinden, -belki inanmayacaksınız- yeryüzünde çıkan savaşlardan kaçarak Avrupa’ya sığınan mültecilerden bahsediyor. “İnsanlık öldü” diyor. O konuşuyor, ben Sezen Aksu dinlercesine onu dinliyorum. Üniversitede tanıştığım köylü kızlarını hatırlamaya çalışıyorum. Onları ne kadar özlediğimi anlıyorum. Bir Garbzede olarak onları ne çok kırdığımı da…
Yukarı çıkarken vakit yavaş ilerliyordu. Aşağı inerken akan zamanın farkına dâhi varmadım. Son durağa geldiğimizde çevredeki ilçelerde okuyan ortaokul ve lise öğrenciler birbirleriyle şakalaşarak servis aracını bekliyorlardı. “Eşinize benden selam söyleyin” Rebecca‘nın son sözü oluyor. Yalnızca gözlerimle ‘evet’ diyorum.

Alaattin DİKER

Rebecca. Hem anlayışlı, hem güzel üstelik entelektüel bir hümanist. Keşke selamlarımızla birlikte aslında gerçek Türk Meryem’in kendisi olduğunu söyleseydiniz. Eşinize selam kinayesi ile sizin evine sadık bir Türk koca olduğunuzu söylemiş aslında.