Konar Göçerlikten Almancılığa Kentleşme

Kentleşme, baş döndürücü bir hıza dâhil olmanın ismidir. Bu olguyu 1960’larda başlayan Avrupa’ya göç eden Türklerde düşündüğümüzde, orta düzeyde bir kentleşmeyi bile yaşamadan büyük sanayi şehirlerine dâhil olduklarının hikâyesini dinleriz birinci kuşak göçmenlerin ağızlarından.

Nasıl ki doğal olanla insanî olan, maddi olanla anlamlı olan arasındaki bağlantı ahlak olarak karşımıza çıkıyorsa, mekân ve zamanın ahengi dolayısıyla medeni insanların ikâ­met ettikleri yerler şehir olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü ahlakı izah etmek için ruh ve bedenin birlikteliğine müracaat etmek durumunda kalırız. Deyim yerindeyse ahlakî be­den, maddi doğamızın, anlam ve değerle buluştuğu bağlamdır.[1] İşte şehir de, maddi ve manevi boyutların, zaman ve mekânın, kültürel hafızayla yeni bir meskenin bir araya gelmesidir. Bu nedenle şehir başlı başına bir bilinç durumunu imâ eder. Çünkü şehirli olma, medeni bir hayatı sürdürmeyi gerektirir. İnsanın doğal yaşamının yanı sıra, gelişmeye istekli olması hatta doğaya hâkim olmakla birlikte onu kültürel olarak yeniden üretmesi şehirli olmayı gerektirir.

Bu cümleler bağlamında Türk toplum yapısını düşündüğümüzde, dahası Avrupa’ya göçen kırsal kesimin kentleşme ve Avrupa’da kentleşmesini göz önüne aldığımızda elbette çok boyutlu bir tablo çıkmaktadır karşımıza. Bir kere, kapalı kültür diyebileceğimiz ve nispeten tek tip insanın fazlaca bu­lunduğu köy yaşantısından elbette kent oldukça farklıdır. İlkin orada, oldukça çeşitli insanın bulunduğunu ve bu çeşitliliğin bir tür özgürlük sunduğunu ifade edebiliriz. Bir de Türk toplumsal yapısında köyün sabit ve değişmez meskenler olmasından ziyâde, konar-göçerlik yapısını düşünmemiz isabetli olacaktır. “Kervan yolda dizilir” sözü tam olarak yerleşik olmama durumunun yaşantısal tezahürüdür. İş­te fazla programlanmaya ve planlanmaya alışık olmayan bu toplumun bazı kesimlerinin Avrupa’ya ve özelde Hollanda’ya göçtüğünü düşündüğümüzde, uyum ve bütünleşme stratejilerinin ne kadar zor olacağı kendiliğinden açık hale gelir. İlkin köy hayatının, zamanı yönetme diyebileceğimiz zamana riayet ve zaman ekonomisi konusunda çoğu zaman mevsim koşulları itibariyle zamanı iyi gözettiği ancak ekip biçmenin olmadığı süreçlerde oldukça rahat ve gevşek olduğunu ifade edebiliriz. Altı ay ekip, biçen ve altı ay neredeyse hasadın oluşmasını bekleyen ve bu sürede tatilde olan köylünün, örneğin Utrecht veya Rotterdam gibi sanayi kentlerine ve zaman yönetiminin oldukça sıkı olduğu kentlere yerleştiklerini düşündüğümüzde, kültürel ve sosyal değişimden önce biyolojik saatleri hiçbir zaman barışık olmayacaktır. Burada kalmaya neredeyse yazgılı hale gelen yabancıların, sözünü ettiğimiz yapıya en kesin ve açık reaksiyonları bir bakıma depresif ruh hali olacaktır.

Öte yandan kentleşme ve kültürel değişim veya kültürlenme dediğimiz olgu ise bambaşka ve karmaşık bir durum arz eder. Zira kent kelimesi doğrudan doğruya bizi kültür deltasına getirmektedir. Çünkü özgün anlamlarından biri, “çiftçilik” ya da doğal gelişme demektir. Kültür ile aynı kökten gelen “coulter” saban demirinin ağzı demektir. İnsan faaliyetlerinin en inceliklisine işaret eden kültür kelimesi, emek ve tarım, gelişim ve ürün kelimelerinden beslenir. Francis Bacon, “kültür ve zihnin işlenmesi” derken, “hayvan­sal ve zihinsel atık” arasındaki farklılık mı diye duraksatacak imalı bir ifadede bulunması bu gerçeğe işaret eder.[2] Bacon’ın imalı sorusu şehirleşmeye geçişe de işaret eder. Şehirleşme zihinsel, sanatsal ve mimari bakımdan işlenmeyi gerekli kılar. Gerçekte insan mimari ve sanat dahası kültür sayesinde bir şeyi işlerken kendini inceltmektedir. Gelgelelim değişim konusunda pek de istekli olmayan bunun için kendi kabuklarına çekilen Hollanda’daki Türkler için “kentte köy, dahası Avrupa’da kırsal algıyı sürdürme isteği pek çok açmazı beraberinde getirecektir. Ancak eğitim, ekonomik ve sosyo-kültürel düzeyi düşük olan Hollanda’da yaşayan Türk Yabancılar, kentleşmeye direnç göstermesi hem kaybolup gitme hem de yetersizliklerini örtme psikolojisiyle doğrudan ilgilidir.

Şehrin kalbi olarak mabetlerin gösterilmesi anlamlıdır. Dolayısıyla şehrin mukaddes bir alan olarak görülmesi, onun kurulmasında dinin ne kadar baskın olduğunu ima eder.[3] Mabet, aynı zamanda, korunmayı (kale), ticareti, (han-ker­vansaray), hukuku (mahkeme), yardımlaşmayı (imaret/sos­yal hizmetler) eğitimi (okul/medrese), şehirleşme göstergesi olarak temizliği (hamam/su) unsurlarıyla birlikte kendinde birleştirmektedir. Bu unsurlar genelde Doğu ve Batı medeniyetinde şehirleşme de şu ya da bu şekilde mevcuttur. Ancak özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki külliyeleri hatırladığımızda sözünü ettiğimiz etkinlik çok bariz bir şekilde kompleks/karmaşık ve birbirini bütünleyen yapılar olarak şehre biçim ve yön vermiştir. Bunun için olmalı ki, bir İslam şehrini fetheden Müslüman olmayan mesela Hıristiyan bir topluluk önce şehrin camisini kiliseye çevirmekle dönüşümü kalbinden başlatmaktadır. Zira caminin iptali şehrin rengini bütünüyle değiştirmenin en kestirme ve en etkili yolu olarak düşünülmüştür.

Yabancılaşmanın daha çok boyutlu halini Avrupalı Türklerde görmek mümkündür. Kendi yurdunda bu yabancılaşmayı yaşayan insan profilimizi anımsadıktan sonra, başka bir ülkede, farklılıklarına derinden direnç gösterilen, en önemlisi de Müslümanlıkla veya İslam diniyle başı pek de hoş olmamış bir topluluk içinde var olmak nasıl bir öyküdür? Belki de sancılı kısım burasıdır. Kendi ülkesinde bile ötelenmişliği yaşayan bu insanların, Avrupa’da Müslüman olarak tutunmaları kolay olmayacaktır. Belki de bu mesafeyi kapatmak, -bir başka çalışmanın konusu olmakla birlikte- kültürel ve dolayısıyla biyolojik şizofreniyi beslemektedir. Ancak daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Avrupalı Müslüman kimlik istense de istenmese de, bir gerçeklik olarak kamusal alanda dolaşıma girmiştir.[4]

Esasında zor olanı başarmışlardır, ancak bir yandan Avrupa`ya tutunurken, öte yandan iç yaraları olan travmalarını yatıştırmaya çalışırken fazla efor sarf ettiklerini söyleyebiliriz.

[1] Earleton, Terry, Kuramdan Sonra, çev. Uygar Arabacı, Literatür Yay., İstanbul, 2004, s. 160.

[2] A. g.e., s. 9-10.

[3 ]A.g.y.

[4] Göle, Nilüfer Gündelik yaşamda Avrupalı Müslümanlar, 36. sayfa

Aliye Çınar KÖYSÜREN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir