Güneş tan yerinden doğar. Tanımak fiilinin belirme anlamında tanın anlamı da içkindir. Bir şey ortaya çıktığında tanınabilir hale gelir. Tanınması için belirmesi gerekir.
A-R-F kökünden gelen tarif, Türkçede tanımak demek. İlim ve irfan, bilmek ve tanımak olarak ayrışır. Kişi kendini bilemez ama tanıyabilir. Hiç görülmemiş, görünmemiş nesneler için de bilmek kelimesi kullanılmaz. Onlara inanırız derken varlığını kabullenmek, tanımak kastedilir. Allah’a inanmak, onu görmek değil varlığını kabullenmek, tanımaktır. Melekler, Tanrı görülmediği için tanımlanamaz.
İnsanoğlu kendini bilemediği için, neyi bilemeyeceğini de bilemez. Bu yüzden her şeyi bilmeye çabalar. Bu bilme çabası her şeye yönelmiş bir tarif şehvetini doğurur. Bana Allah’ı anlat, tanıt. Melek nedir, nasıldır?
Bilemem, bilemeyiz demek cahilim diye anlaşılır kitlede. Bunu siz de bilemezsiniz demek “Tabi, anlatamadın suçu bize at” tepkisini alır. Fakat durum tam da böyledir.
Allah’ı, uluhiyyeti tanımak, tanımaya çalışmak, daha da kötüsü tanımlamaya çabalamak iyilik niyetiyle belayı davet demektir. Tarif edilemeyecek bir şeyi tarife zorlamak, önce tahfifi (mahiyeti bozma, eksiltme), sonra tahrifi (şahsi düşünceyi hakikat niyetine satma) mecbur kılar.
Ben, kategorik olarak beni tanımlamış bir varlığı tanımlayamam. Yaratılan yaratıcıyı tanıyabilir, tanımlayamaz. Tanımak, ilişkilerde kendi boyutunu kavramaktır. Allah’ı tanıyamamak, kulluğu reddetmeyi gerektirmez. Aksine kişi kulluğunu bildikçe Tanrısını tanıyabilir.
Hakikati merak ettiğimde merakım haddini aşar. Bu beni hakikate yaklaştırmaz ama ayaklarımı yerden keser. Kendimle hakikat arasındaki boşluğu doldurmak için kelimeleri kullanırım. Kelimelerle kendimi gerçeğimden uzaklaştırırım. Hakikati, olduğunu düşündüğüm yerden ayağıma çağırırım, bu da kelimelerimi hakikatin adımları ve parçaları olarak yorumlamama sebep olur.
Erişeceğimi zannetmem, beni eriştirmez. Erişmek için attığım adım benim zeminle bağımı koparır, aramı açar. Zeminden koptuğumda düşüyor muyum, uçuyor muyum bilemem. Çünkü hakikat durulabilir bir zemin değil, en fazla gözü alabilen bir ışık olabilir insan için.
Görmek için gözümü açtığımda benim görme yetimin üstüne çıkan hakikat için varlığımın sabitelerini bozmam, beni dengesizleştirir. Dengem sarsıldığında doğrular yanlışlara karışır ve idrakimi mümkün kılan tek unsurum, algılarım bulanır.
Dinin kutsallarını aklın duyularıyla niteleyip, nitelemelerimi hakikat bellememin Kurandaki karşılığı “Kelimelerimi hakikat diye satmam” ya da “Anlamı tahrif”.
Ben hakikati anlamaya çalışırken bir kez, anlatmaya çalışırken ikinci kez yorumlarım. Bana gelirken bozulan hakikat, benden çıkarken tekrar bozulur. Almaya çalışırken bozulma bir ise vermeye çalışırken bunun en az iki katıdır. Çünkü satarken kar etmek isteyeceğim ve “bunu benden alıyorsan bana bedel ödemek zorundasın” diyen alt beynim de devreye girecek, payını alacak.
Bazı şeyleri bilemeyiz. Bunu bilmek kendini bilmektir. Bilemeyeceğimi bilemediğimde, karşılaştığım devasalık beni afallatır ve onu küçültmeye çalışırım. Tahrif süreci burada başlar ve hiç bitmez. Tahrif, insan kendini tahdid ederse, sınırlarsa, bundan memnuniyet duyarsa engellenir. İmanın yedinci şartı diye sunulan had bilmek gerçek ilimdir. Kendin bilmek dediği Yunus’un belki de budur.
Ahmet BAYRAKTAR

Son Yorumlar