I
Bugün gençlerimiz İslam’ın dünya görüşünü içinde yaşadıkları evreni açıklamakta giderek daha fazla yetersiz görüyor. Ve hızla İslam’dan uzaklaşıyor. Bu gidişata bir çözüm bulması gereken ilahiyatçılarımız ise müfredatları itibariyle bin dört yüz yıllık bir geleneğin ve o geleneğin kahramanlarının ve düşüncelerinin içine boğulmuş durumda. İlahiyatçılarımız Rönesans sonrası Batı medeniyetinin dünyaya enjekte ettiği düşüncelere yanıt veremeyecek ve modern Batı’nın yaratmış olduğu bir dünyada İslam’ın evren görüşünü yeniden inşa edemeyecek kadar Batı medeniyetinin birikiminden uzak. Dinden uzaklaşan gençlerimiz onlara modern Batı biliminin sunduğu evren görüşünü giderek daha fazla makul buluyor. İlahiyatçılarımız ise hala bin iki yüz yıl önce yaşamış Eş’ari’nin doğa biliminin temeli olan nedensellik ilkesini reddiyesinin İslam’ı nasıl bilim yapamaz hale getirmiş olduğu sorunuyla boğuşuyor. Bu soruna boğulmuş bir ilahiyat geleneğinden Newton fiziğine, kuantum ve görelilik fiziğine, termodinamik yasalarına, evrim kuramına, nöroloji bilimine vs dayanan bir kozmoloji anlayışıyla hesaplaşabilmesini ve bu hesaplaşma içerisinde İslam’ın evren görüşünü yeniden inşa edebilmesini beklemek muhal gibi duruyor.
2006 yılında Tanrı’ya inancımı birdenbire ve kesin olarak kaybettim. O güne kadar Tanrı inancı benim tüm hayatımı aydınlatan ışığımdı. Evrendeki muhteşem düzen Tanrı’nın kanıtıydı. Tanrı bizleri bu dünyaya sınamak ve eğitmek için göndermişti. Yaşadığım her musibetin ve mutluluğun bir anlamı vardı. Ve beni ölüm sonrasında sonsuz bir yaşam bekliyordu. Tüm hayatımı aydınlatan bu ışık bir anda sönmüştü. Hayatımı yeniden kurmak, yaşam felsefemi yeni baştan oluşturmak zorundaydım. Birkaç ay boyunca kendimi bir ateist olarak kabul etmeye çalıştım. Dinden çıkınca kendimi bilimin sunduğu kozmoloji anlayışıyla yeniden tanımlamaya çalıştım. Fakat doğa bilimi kitaplarını sorgulayıcı bir kafayla okuyunca Tanrı’yı reddeden modern doğa biliminin evreni açıklamakta oldukça yetersiz olduğunu gördüm. Bir tanrı vardı. Evrende bilinçli bir varlık olarak vücut bulabilmem ancak ve ancak Mutlak bir Bilinç’in varlığına referansla açıklanabiliyordu. Bedenimde gözlemlediğim muhteşem organizasyon ancak ve ancak evrene hükmeden kozmik bir bilincin tasarısı olarak açıklanabiliyordu. Ve evrene temel oluşturan nedensellik ilkesi ve evrendeki muhteşem düzen ancak ve ancak hikmet sahibi kozmik bir bilincin, yani Tanrı’nın eseri olarak anlam kazanıyordu. O dönemdeki doğa bilimi okumalarım sonucunda yeniden Tanrı’ya iman ettim. Fakat bu iman eskisine göre çok daha sorgulanmış, temellendirilmiş ve güçlü bir imandı. Bir Tanrı vardı. Evreni ve beni O yaratmıştı. Ve bu tanrı konuşabiliyordu. Yani dinler, peygamberler ve vahiy Tanrı’dan gelmişti.
Daha sonrasında sırf Tanrı’yı kanıtlama çabası için olmasa da modern doğa bilimine ve doğa biliminin tarihine ve felsefesine ilgim devam etti. Ve sırf Tanrı’yı kanıtlama çabası için olmasa da, sırf merak ve doğanın hakikatini kavramak amacıyla doğa bilimlerini okumaya devam ettim. Fakat imanımda ağır sorunlar yaşadıktan sonra şüpheci bir kafa yapısı kazanmış olduğum için pek çoklarının tersine modern doğa bilimlerinin açıklayabiliyor olduğu şeyler değil de, açıklayamıyor olduğu şeyler ilgimi celp etti. Ve nihayetinde modern doğa bilimlerinin bugünkü haliyle bir çeşit Ortaçağ skolastiği olduğuna kanaat getirdim. Üniversitelerde öğrettiğimiz bir müfredatımız var. Dünyadan haberi olmayan gençlerimizi bu müfredatın tornasından geçiriyoruz. Bu müfredatın tornasından geçmiş bireyler olarak bu gençler modern doğa bilimlerinin çıkmaza girdiği yerleri keşfetme ve yeni bir paradigma geliştirme yeteneklerini neredeyse tamamen kaybediyorlar. Biz de hakikat karşısında sorgulaması yapılmamış bu müfredatın evreni açıklamakta yeterli olduğuna iman ediyor ve bu müfredat üzerinden dine savaş açıyoruz. Oysa gerek görelilik gerek kuantum fiziği, gerek termodinamik yasaları, gerek evrim kuramı, gerek nöroloji bilimi vs sunmuş oldukları nedensellik prensibi itibariyle oldukça ağır ve yapısal kusurlarla malul. Bu yazı modern doğa biliminin bu yapısal kusurlarını sergilemek üzerinden yeni bir doğa felsefesine olası bir başlangıç yapmak ve bir yan hedef olarak modern doğa bilimini hakikatin ta kendisi sanarak Tanrı’dan uzaklaşan gençlerimize içinde yaşadığımız evrenin kozmik bilinç sahibi olarak Tanrı’dan başka bir nihai açıklamaya sahip olmadığını sadece ima edebilmek için yazılmıştır.
II
Bilim görünüşün ve sağduyunun aldatıcılığından derinde yatan hakikate ulaşma sanatıdır. Fakat bilimin görevi burada sona ermez. Bilim bir kez derinde yatan hakikate ulaştıktan sonra, bu hakikatin nasıl olup da aldatıcı sağduyu ve görünüş evrenini de yaratmış olduğunu göstermek zorundadır.
Bir örnek verelim. Kopernik’e kadar yeryüzünü evrenin merkezi sanmış Batlamyus teorisine inanılıyordu. Batlamyus sağduyu ve görünüştü. Fakat Batlamyus’a inandığımızda gezegenlerin ve yıldızların yeryüzü etrafında dönerken sergiledikleri kuraldışı davranışlara bir anlam veremiyorduk. Ve günü kurtarmak için Batlamyus kuramının mantığını bozan yan açıklamalar getiriyorduk. Kopernik ise bizlere eğer yeryüzünü değil de, güneşi evrenin merkezi sayacak olursak, bu kuraldışılıkların tamamını açıklayabildiğimizi gösterdi. Yani Kopernik’i kabul ettiğimizde ortada kuraldışılık falan kalmıyordu. Her şey temeldeki bir yasaya uyuyordu. Fakat Kopernik’in teorisi sağduyuyla ve görünüşle çelişiyordu. Yeryüzü güneşin etrafında dönüyorsa, neden bizler yeryüzünü sabitmiş ve güneşi hareketliymiş gibi görüyorduk? Ve eğer yine Kopernik haklıysa neden yüksekten bırakılan cisimler yeryüzüyle beraber hareket ediyormuş gibi yeryüzüne göre dümdüz düşüyordu? Kopernik sonrası Kopernikçiler, Kopernik’in teorisine göre sağduyu ve görünüş evrenini yeniden inşa etmeyi başarmışlardı. Yeryüzü güneşin etrafında döndüğü için, yeryüzüne göre sabit olan bizler hareketi tam tersinden algılıyor ve güneşi hareketliymiş sanıyorduk. Ve yüksekten bırakılan cisimler bir eylemsizliğe sahiplerdi. Yani onlar yeryüzüne göre hareketlerini sürekli koruyan bir iç yapıya sahiplerdi. Bu yüzden yüksekten bırakılan cisimler sanki yeryüzüyle beraber hareket ediyorlarmış gibi dümdüz yere düşüyor, savrulmuyorlardı. Yani Kopernik teorisiyle beraber sağduyudan ve görünüşten hakikate geçilmiş, fakat orada kalınmamış ve bu keşfedilmiş derin hakikat üzerinden sağduyu ve görünüş evreni yeniden inşa edilmişti.
Fakat bugün için evrenin temel yasası olduğu söylenen görelilik fiziği ve kuantum fiziği keşfedilmiş derin hakikatten geri dönüp de sağduyu ve görünüş evreninin bu hakikate göre nasıl yapılandırılmış olduğunu açıklama yeteneğine sahip değildir. Yani kuantum ve görelilik fiziğinde görünüş ve sağduyudan derin hakikate geçilmiştir. Fakat derindeki bu hakikatin sağduyu evrenini açıklama yeteneği yoktur. İzah edeyim.
Görelilik fiziğinden önce üç boyutlu mekan ve tek boyutlu zaman ayrı hakikatler olarak görülüyordu. Mekânda ‘orası ve burası’ vardı. Zamanda ise ‘önce, şimdi ve sonra.’ Ve bunlar apayrı deneyimlerdi. Einstein ise görelilik kuramıyla şunu iddia etti: Mekân ve zaman ayrı hakikatler değildir. Tek bir hakikat vardır: Dört boyutlu uzay-zaman. Zamanda önce, şimdi ve sonra denilen anlar eş zamanlı olarak mevcuttur. Zaman da mekan gibi bir orası-burası olarak kavranmak zorundadır. Einstein’ın hakikati buydu. Fakat bu hakikatin sağduyu açısından ciddi bir kusuru vardı. Eğer zaman da mekan gibi bir boyutsa, ve zamandaki önce-şimdi-sonra eşzamanlı olarak bir burası ve orası gibi mevcutsa, biz sıradan insanlar nasıl olup da bu dört boyutlu uzay-zaman’da zamanı bir önce, şimdi ve sonra olarak deneyimleyebiliyorduk? Einstein’ın bu soruya verebileceği hiçbir yanıt yoktu. Yani içinde yaşıyor olduğumuz sağduyu evreninin Einstein’in kuramı açısından hiçbir açıklaması yoktu.
Aynı maluliyet kuantum mekaniği için de geçerliydi. Kuantum mekaniği de sağduyudan evrenin derindeki hakikate geçmişti. Fakat bu derindeki hakikatten sağduyu dünyası yeniden inşa edilemiyordu. Kuantum mekaniğine göre evrenin hakikati bir olasılık bulutundan ibaretti. Bu olasılık bulutunda henüz nesneler ve nedensellik bulunmuyordu. Bu olasılık bulutu daha çok öyle ifade ediliyordu: “%50 burası, %30 şurası, %20 orası, %40 şimdi, %30 önce, %30 sonra, %50 bu hızda, %50 şu hızda.” Evrenin hakikati işte bu olasılıklar ve potansiyeller bulutuydu. Fakat içinde yaşadığımız sağduyu evreni bir roman gibi nesnelerin ve nedenselliklerin tam vücut bulmuş olduğu bir evrendir. Bu olasılık bulutundan bu tam oluşmuş nesneler ve nedensellikler evrenine geçiş ise kuantum mekaniği açısından tam bir bilmecedir. Şöyle diyor Bohr: “Bilmediğimiz bir şey bu olasılık bulutunu indirger. Ve sağduyu evreni oluşur.” İşte olasılık bulutunu indirgeyen bu bilmediğimiz şeyin ne olduğu ve içinde yaşadığımız sağduyu evreninin yapısını kuran mantığın kökeninin ne olduğu kuantum mekanikçileri için tam bir muammadır.
III
Görelilik fiziği ve kuantum mekaniğinin bize evrenin hakikatini verdiğini iddia etmek bu sebeplerle yanlıştır. Zira bu kuramlar bir kez görünüşten ve sağduyudan hakikate geçtikten sonra dönüp de bu derindeki hakikate göre sağduyu evreninin nasıl inşa edilmiş olduğunu açıklama yeteneğine sahip değillerdir.
Aynı şey yine evrenin aşılamaz yasası olduğu söylenen termodinamik fiziği için de doğrudur. Termodinamik fiziğine göre evrenin zamandaki ilerleyişi düzensizliğin artışının yasasıdır. Kapalı bir kabın içerisine bir miktar gaz doldurun ve bu gazı kabın bir köşesinde sıkıştırın. Sonra gazı serbest bırakın. Gaz kısa bir süre içerisinde tüm kutuya yayılacaktır. Gazın kutuya yayılmış olma hali onun maksimum düzensizlik ve entropi halidir. Gazın kendi kendine tekrar kutunun bir köşesine sıkışması belki düşünülebilir. Yani bu gaz tekrar maksimum düzensizlikten düzen durumuna geçebilir ve entropisi düşebilir. Fakat bu ihtimal o kadar küçüktür ki evrenin yaşı bu olasılığın gerçekleşmesine izin vermez. Öyleyse zamanı geçmişten geleceğe süren ok, düzensizliğin ve entropinin artışı olarak kavranmak zorundadır.
Oysa içinde yaşadığımız sağduyu ve görünüş dünyası entropinin ve düzensizliğin artışının değil, sistematik olarak azalışının tarihidir. Yani içinde yaşadığımız sağduyu dünyasında düzen her geçen gün artmaktadır. Bedenimiz sürekli gelişmekte, daha önce bakir olan alanlara evler dikilmekte, sürekli teknoloji ürünü yeni makineler yapılmakta, vs içinde yaşadığımız sağduyu evreni sürekli akıllı planlar ve projeler merkeze alınarak daha da düzenli hale gelmektedir. Sadece termodinamikte ‘olağanüstü küçük bir olasılık’ın sebepsiz nedensiz bir biçimde vücut bulması olarak gelişmemektedir bu süreç. Aksine içinde yaşadığımız evrende akıl, hayal ve yaratma gücü nedensel birer ilkedir. Ve akıl, hayal ve bilinçli yaratma gücü içinde yaşadığımız evreni sürekli şekillendirmektedir. Yani içinde yaşadığımız insansız evrende bir bütün olarak termodinamik entropi artıyor olabilse bile, bizim sağduyu evrenimizde termodinamik yasalarını sistemli olarak ihlal edebilen ilkeler ve nedensel süreçler iş başındadır.
Kuantum mekaniğinin, göreliliğin ve termodinamiğin içinde yaşadığımız bu sağduyu evrenini açıklamakta yetersiz olması ister istemez bizlerden bu sağduyu evrenine de açıklama getirecek yeni bir fizik bilimi yaratmayı mecburi hale getirmektedir.
IV
İçinde yaşadığımız sağduyu evreni bilinçlerin, zihinlerin, ruhların ve öznelliklerin hüküm sürdüğü bir evrendir. Ve bu evrendeki nedensellik ilkeleri ruhsuz, bilinçsiz ve kör bir mekanizmayı takip etmezler. Aksine bu evren bir yaşam hikayesi gibi, bir roman gibi ruhsal bir nedenselliğe göre düzenlenmiştir. Bir arkadaşınızla telefonda konuşursunuz. Onunla Kızılay’da bir yerde buluşma sözü verirsiniz. O saatte otobüsle Kızılay’a gidersiniz ve arkadaşınızı buluşma yerinde bulur onunla sohbet edersiniz. Burada hüküm süren nedensellik mantıklı, amaçsal, ruhsal ve öznel bir nedenselliktir. İçinde yaşadığımız sağduyu ve görünüş evrenindeki nedensellik bir roman kurgusu gibi yapılanmıştır.
Oysa bizlere bu sağduyu evrenini açıklama yeteneği olmayan kuantum, görelilik ve termodinamik kuramları Descartes ve Galileo sonrası bir illetle maluldür. İşte bu illettir ki bu kuramlar bizim sağduyu evrenimizi bu kuramlarla açıklamayı imkânsız kılar.
Descartes Ve Galileo’dan önce Batı dünyasında hakim olan doğa görüşü Tanrı’yı merkeze alırdı. Kendi fizik bilimini tasarlarken Tanrı’yı ve amaç güden organizmaları temel alan Aristo, maddenin doğasını Tanrı’yı arzulayan ve Tanrı’ya yönelmeyi hedefleyen bir hareket olarak kavramıştı. Fizik bilimi madde ve hareketin bilimiyse, Aristo için madde akıllı bir hedef gözeten bir harekete tabiydi. Daha sonrasında Rönesans dönemi için de fiziki doğa Tanrı’nın amaçlar gözeterek yazdığı kutsal bir kitaptan ibaretti. Yani Rönesans için de fiziki doğayı ve maddeyi harekete sevk eden amaçsal ve ruhsal nedenler vardı.
Fakat Descartes ve Galileo evreni kavrama ve maddenin hareketini açıklama çabasına oldukça ciddi sınırlar getirdi. Nelerdi bunlar? (1) Her şeyden önce Descartes ve Galileo bir kitap olarak evrenin dilinin sadece ve sadece sayılara dayanan bir matematik olduğunu iddia ettiler. Dolayısıyla doğanın ve maddenin matematik dışı belirlenimleri, örneğin doğanın estetiği ve güzelliği tamamen öznel kurgular olarak dışarı atıldı. (2) Descartes ve Galileo maddeyi ve doğayı birincil nitelikler ve ikincil nitelikler olarak ikiye böldü. Onlar için birincil nitelikler kütle, hacim ve hareket gibi sayıya ve matematiğe dökülebilen nesnel niteliklerdi. Sadece bu niteliklerin bilimi yapılabilirdi. Onlar için ikincil niteliklerse renk, koku, tat gibi öznel niteliklerdi. Bu niteliklerin bilimi yapılamazdı. Zira bunlar özneye bağlıydı ve nesnel değildi. (3) Bu iki düşünür maddenin hareketinden tüm amaçsal belirlenimi dışladı ve maddeyi ve doğayı kör bir mekanizma olarak dışarıdan etkilere otomatik tepkiler veren ruhsuz bir yığın olarak kavradılar.
Descartes, içinde yaşadığımız evrensel bütünlükte ruhun ve amacın da olduğunu biliyordu. Fakat ruhu ve amacı maddeden ve dış doğadan tamamen dışladığı için ruha ve amaca ‘düşünen şey’ res cogitans’ diyerek insan-içi bir alan açtı. Artık amaç doğada ve maddede değildi. Doğadışı ve madde-dışı benlikteydi. Ve ruh ve madde Descartes için birleştirilemez ve bütünleştirilemez olarak kaldı.
Descrartes ve Galileo madde ve doğanın kavranışında bu devrimleri yaparken, kendilerine model olarak inorganik doğayı ve maddenin inorganik doğadaki davranışını esas aldılar. Yani Descartes ve Galileo maddeyi, doğayı ve onların potansiyellerini yıldızlarda ve serbest düşen cisimlerde aradılar. Madde ve doğa hakkındaki nihai hükümlerini burada yaptıkları deneylerin sonucunda şekillendirdiler. Ve sonra çerçevesi çizilmiş bu maddenin, organik ve bilinçli canlı bünyesindeki davranışını bu sınırlar üzerinden belirginleştirmeye çalıştılar.
Descartes ve Galileo tüm bu dönüşümü yaparken, Aristo ve kadimler gibi doğayı ve maddeyi kendi özgürlüğü içinde müşahede yoluyla değil de, doğayı ve maddeyi kendi sorularına cevaba zorlayacak kontrollü deneyler aracılığıyla akıl yürüttüler.
V
Yani Descartes ve Galileo aracılığıyla olan biten şey şuydu: Pavlov’un köpeğini hepiniz bilirsiniz. Bu köpek kendi ruhunun ve bedeninin potansiyellerinin tamamı zincir altına alınarak aç bırakılır. Sonra ona yemek sunulur. Ve yemekle beraber bir zil çalınır. Haliyle yemek gelir gelmez köpeğin ağzından salyalar akar. Bir süre sonra köpek yemek gelmediği halde sadece zil çalınca ağzından salya akıtmaya başlar. Bu deney üzerine davranışçı psikologlar da der ki: Bir köpek hiçbir iç dünyası, ve ruhsal derinliği olmayan bir otomattır. Bir köpek dış uyarıcılara şartlı refleks aracılığıyla otomatik tepki veren bir makineden ibarettir. Oysa köpeği zincirlememiş ve onu özgür davranışı içinde serbest bırakmış her köpeksever bilir ki köpeklerin de insanlar gibi bir ruhsal derinliği vardır. Onlar da düşünür, muhakeme eder, planlar kurar, sorgular. Ve köpeklerin davranışı da en az insanlar gibi ruhsal bir derinlikten gelen ve amaçlar gözeten bir derinliktir.
Galileo ve Descartes’ın maddenin doğasını, onun hareketinin yasalarını ve modern fizik bilimini maddenin inorganik dünyadaki davranışını baz alarak ve gözleme değil de kontrollü deneye müracaat ederek belirleme çabası, Pavlov’un köpeğe yaptığına benzer. Descartes ve Galileo sonrasında doğanın asli yapısını, maddeyi ve onun hareket yasalarını ifşa ettiği söylenen kuramların tamamına bakın. Bu kuramların tamamı, inorganik doğada maddenin hareket potansiyellerini alabildiğine kısıtlayan kontrollü deneyler aracılığıyla inşa edilmiştir. Ve inorganik dünyada kontrollü deneyler sonucunda ulaşıldığı iddia edilen hakikatler maddenin organik doğadaki ve bilinçli davranıştaki rolü için esas alınmıştır. Yani modern bilim yıldızlarda ve serbest düşme deneylerinde başlamış, daha sonra inorganik doğada maddenin davranışı etüt edilerek bir fizik bilimi inşa edilmiş, ve bu fizik bilimi organik dünya ve bilinç dünyasına teşmil edilmiştir. Yani modern fizik inşa edilirken organik doğanın ve bilinçli davranışın, maddeye ve onun hareketine dair hangi hakikatleri ifşa edebildiği gözlerden tamamen perdelenmiştir.
Oysa başka bir yol mümkündü. Bu yol, maddeyi bilinçli davranışındaki özgür davranışında müşahede etmekle başlayıp, oradan maddenin organik dünyadaki hareketi hakkında fikir yürütüp ve daha sonrasında inorganik doğaya ve yıldızlara ilerleyen alternatif bir bakıştı. Yani modern bilimin rotasını tam tersinden kat eden bir yürüyüş ve bu yürüyüş sonrasında, maddeyi, onun hareket yasalarını ve doğanın asli yapısını ortaya çıkarma çabası. Makalenin ilerleyen kısımlarında bu rotayı ele alacağım.
İlerlemeden önce, bu tersinden yürüyüşün elzem olduğunu dile getirmek istiyorum. Zira gördüğümüz gibi Descartes ve Galileo’dan gelen yol bizi nihayetinde bir muammada bıraktı. Zira bu yolun yürünmesi sonucu inşa edilmiş görelilik, kuantum ve termodinamik fizikleri, içinde ruhların, zihinlerin, amaçsallığın ve bir roman gibi yapılanmış bir nedenselliğin hakim olduğu sağduyu ve görünüş dünyasını açıklamaktan tamamen aciz kalmıştı. Oysa belki maddenin bilinçli davranıştaki hareket ilkelerini belirlemek, yani örneğin beynin bilincin ve bilinçli davranışın işleyişindeki rolünü tespit etmek, bizleri bu amaçsal evrenin işleyişinin mantığı hususunda konuşabilir kılacaktır.
VI
Bu satırları okuyan bizler bilinçli varlıklarız. Bizlere kimliğimizi veren hafızalarımız var. Geleceğe yönelik hayallerimiz var. Hedef gözeten arzularımız var. Düşünüyor, sorguluyor, planlar yapıyor, görüyor işitiyor, haz alıyoruz. Ve gündelik yaşamımızda amaçlarımız ekseninde eylemlerde bulunuyoruz. Kendisinden şüphe edemeyeceğimiz ilk hakikat budur.
Fakat Kant’ın ve Kant’ı izleyen fenomenolojik geleneğin aksine bilinçli varlıklar olarak gökten inmediğimizi biliyoruz. Zira modern nöroloji biliminin gösterdiği üzere beyinlerimiz bilinçli ve amaçlı eylemlerimizde ciddi rol oynuyor. Nöronlarımız, nöronların akson ve dendrit denen ve sürekli yeniden yapılanan bağları, nöronların birbiriyle iletişimini sağlayan moleküller vs bilinçli ve amaçlı davranışlarımızın şekillenmesinde ciddi rol oynuyor. Fakat gündelik deneyimimiz ve muhakememiz sonucunda beynin nihayetinde bilincimize ve amaçlı davranışımıza hizmet eden bir rol oynadığını söyleyebiliyoruz. Beyni basitçe ruhla, bilinçle, amaçlı davranışla ilgisi olmayan fizikokimyasal bir makineden ibaret saydığımızda ve ruhu ve amaç gözeten bilinci böylesi tasarlanmış bir beyinden türetmeye çalıştığımızda ciddi bir çıkmazla karşı karşıya kalıyoruz. Zira bu varsayımda salt fizikokimyasal bir yapı olan beyinden bilincin ve bilinçli davranışının nasıl türemiş olabileceği sorusuna verebileceğimiz hiçbir yanıt yok. Ünlü zihin felsefecisi Dan Chalmers’ın dediği gibi, beyni böylece kavradığımızda, beyinden bilincin ve bilinçli eylemlerin nasıl türediği hakkında tek anlamlı cümle edemiyoruz.
Beyin-bilinç ilişkisi konusunda en anlamlı iki cümleyi Dan Chalmers ve John Searle söyledi. Searle şunu dedi: “Beyinden bilincin nasıl çıktığını açıklamak için tüm beyin bilimimizi baştan yazmamız lazım. Zira eldeki fiziksel ve kimyasal kuramlardan hareketle kavranmış bir beyinden bilinç ve amaçlı davranış çıkmaz.” Dan Chalmerse ise daha ileri gitti. Ve şunu dedi: “Beyinden bilincin nasıl ortaya çıktığını açıklayacaksak maddeye bir ruhsallık, zihinsellik ve amaçsallık atfetmemiz lazım. Zira salt amaçsız, ruhsuz, etki tepki zincirlerinden ibaret görülen örgütlü bir madde olarak beyin, bilinci, ruhu, amaçsal davranışı ve bilinçli davranışı türetmede asla yeterli değildir.”
Bu türetimin tam olarak nasıl yapılabileceğini henüz bilmiyor olsak da birşeyden eminiz. Beyin, ondaki nöronlar, ve nöronların örgütlenişi, o nöronların akson ve dentritleri, bunların yapılanışı ve ilişkiye girme biçimleri, nöronlar arası iletişimi sağlayan nörotransmitter kimyasallar vs tamamı, yani beyindeki madde ve onun hareketleri hep bilinçli davranışın, hayalin, muhakemenin, hafızanın, arzunun vs güdümündedir. Yani beyin söz konusu olduğunda madde amaçlar ve hedefler peşinde geleceğe doğru ilerleyen bir varlık olarak kavranılmak zorundadır. Beyin ve ondaki madde söz konusu olduğunda maddeye ‘hedef gözetme’ niteliğini vermediğimiz sürece beyin-bilinç ilişkisini açıklayamayacağız.
Bunu söylemek, yani beyindeki maddenin hedefler peşinde ilerlemek zorunda olduğunu söylemek, bir bütün olarak maddenin yapısında hedeflere doğru ilerleme yetisi olduğunu söylemekle eşanlamlıdır. Ve bunu söylediğimiz dakikada Descartes ve Galileo’nun çizmiş olduğu rotadan sapmışız demektir. Yani bize görelilik, kuantum ve termodinamik fiziği veren paradigmanın yapısı dışına çıkmışızdır maddenin hedeflere yönelik davrandığını söylediğimiz dakikada. Zira tüm bu paradigma için madde, atomlar, elementler ve moleküller amaca ve hedefe kör etki-tepki mekanizmalarının ürünüdürler.
Şunu söylemeye gerek yok sanırım: maddenin hedeflere yönelik hareket ettiğini söylemek demek maddeye içkin bir ruhsallığın, bir arzunun ve bir akledişin var olduğunu söylemek demektir. Bu ruhsallığın tam olarak nerede bulunduğunu söyleyemesek de atomların, elementlerin ve moleküllerin hedeflere yönelik olduğunu söylediğimiz dakikada maddeyi, atomları, elementleri ve molekülleri bir ruhsallığın güdümüne sokmuş oluyoruz.
VII
Maddenin, atomların, elementlerin ve moleküllerin hedefe yönelik hareket ettiğini ve bir ruhsallığın, arzunun ve düşüncenin güdümünden olduğunu söylemek fizik ve kimya kitaplarında öğrendiğimiz etki-tepki yasalarını reddetmek anlamına gelmiyor. Bu yasaların Pavlov’un köpeği gibi köpeği tüm potansiyellerinden mahrum bırakan kontrollü deneyler aracılığıyla keşfedildiğini söylemiştim. Bunlar köpeğe ve maddenin hareket ve etkileşim yasalarına dair sınırlı hakikatleri keşfetmemize sebep olurlar. Fakat köpeğin ve maddenin tüm potansiyeliyle görülmesine izin vermezler. Bizler de gündelik hayatımızda yer çekimi yasalarına uyarız. Fakat yer çekimi yasaları bizlerin amaçsal ve ruhsal davranışımızı tümden belirlemez. Daha çok yerçekimi yasaları bizlerin amaca matuf davranışımızda izlemek zorunda olduğumuz rutinlerdir. Bizlerin maddeye dair fizik ve kimya kitaplarında öğrendiğimiz yasaların kıymeti de budur. Bunlar maddenin amaca matuf davranışında izlemek zorunda olduğu rutinler olarak bir kıymete sahiptir. Fakat maddenin, atomların, elementlerin ve moleküllerin potansiyellerini tümden ifşa etme yeteneğine sahip değillerdir
VIII
Bir kez beyin-bilinç ilişkisi sonucunda maddenin, atomların, elementlerin ve moleküllerin hedefe yönelik davranabildiği anlaşıldığında ister istemez maddenin başka hangi yerlerde hedefe-yönelik davrandığını merak ederiz. Ve bu soruyu sorduğumuzda karşımıza çıkan ilk yer bedenimiz, yani organik doğadır.
Bedenlerimizi ve tüm canlıların bedenlerini, onların anatomilerini, fizyolojilerini, işlevsel davranışlarını, bedenin parçaları arasındaki koordinasyonu ve bedendeki fizikokimyasal etkileşimlerin nasıl olup da bu koordinasyonu ve işlevleri koruduğunu gördüğümüzde ister istemez bedenimizin ve onu oluşturan madde unsurlarının hedefler gözeten bir davranış sisteminin güdümünde olduğunu, bir ruhsallığın, arzunun, düşüncenin güdümünde olduğunu düşünmek zorunda kalırız. Yani canlı bedeni bünyesindeki atomlar, elementler ve moleküller hedefe-yönelik davranıyor olarak kabul edilmek zorundadır.
Immanuel Kant, Galileocu-Descartesçı evren görüşüne sınır çektiği Üçüncü Kritiğinde hayati bir şey söylemişti: “Bir canlının bedenindeki parçalar birtakım arkadaşı gibi ‘birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için’ diyerek bir koordinasyon davranışı sergilerler. Canlının bedenindeki bu davranış biçiminin oluşumunu, korunuşunu ve işleyişini Galileocu-Descartesçı bir kör nedensellik mekanizmasıyla açıklayabilmek imkânsızdır.” Bu felsefeden hareket eden ünlü biyologlar Jacques Monod ve Francis Jacob canlı bedenindeki bu özel davranış biçiminin hiçbir açıklaması olmadığı için biyoloji biliminin asla ve kat’a ilk hücrenin oluşumunu ve sinir sisteminin oluşumunu açıklayamayacağını söylemişti. Fakat bilime çekilen bu sınır maddenin, atomların, elementlerin ve moleküllerin Galieocu-Descartesçı bir tarzda kör etki-tepki mekanizmalarına indirgenmesinin ürünüydü. Oysa madde kavrayışımızı değiştirdiğimizde, yani maddenin hedefler gözetme yetisine ulaştığımızda organik bir bedenin oluşum ve işleyiş yasalarını da yepyeni gözlerle etüt etme şansı yakalıyoruz. Galileocu-Descartescı paradigma için bir imkansızlık olan şey, bizim yeni paradigmamız için düşünülmesi mümkün bir hale geliyor.
IX
Maddenin hedeflere yönelik hareket edebildiğini düşünebildiğimizde beyin-bilinç ilişkisi ve organik bedenin oluşumu ve işleyişinden sonra bakacağımız üçüncü yer ekosistemdir. Ekosistem, oluşumu, işleyişi ve korunması itibariyle bugünkü pek çok bilimadamı için bir muammadır. Zira ekosistem termodinamik yasaları sistematik olarak ihlal edilerek sürekli korunur. Gaia Hipotezinin kaşifi Lovelock’u dinleyecek olursak eğer ekosistem Galileocu-Descartescı paradigmayla sınırlı olarak çalışıyor olsaydı, bir yıl içinde çökerdi. Ne onu ayakta tutan döngüleri ne de dengeleri koruyamazdı. Oysa bilmediğimiz bir güç ekosistemi koruyor.
Lovelock için ekosistemi ayakta tutan bu güç bir muammadır. Fakat birkez maddenin hedefe yönelik hareket ettiğini düşünür hale geldiğimizde, yani maddenin yapısı itibariyle bir ruhsallığın, bilincin, arzunun güdümünde hareket edip termodinamik yasalarını yerel olarak ihlal etme kapasitesine sahip olduğunu kabul ettiğimizde, ekosistemin oluşum, işleyiş ve korunum yasalarını düşünebilmek için önümüzde bir ufuk açılıyor ve bu konu bir muamma olmaktan çıkıyor.
X
Maddenin hedefler gözetebildiğini söylemek beyin-bilinç ilişkisi, organizmanın bedeni ve ekosistemin oluşumu yanında evrim tarihinin iki muammasını da düşünebilir hale getiriyor.
Bu iki muammadan biri şudur: tek hücreli canlıdan başlayıp bugünkü karmaşık organizmalara kadar gelişen evrim tarihi termodinamik yasalarının yerel olarak sistematik biçimde ihlalinin tarihidir. Zira evrim tarihi basit canlılardan son derece karmaşık ve örgütlü canlıların meydana gelişinin tarihidir. Termodinamik yasalarının milyonlarca yıl süren bu sistematik ihlalini salt rastlantısal mutasyonlara tahvil etmek mantıklı bir bakış için imkansızdır. Fakat maddede, atomlarda, elementlerde ve molekülllüerde termodinamik yasalarını yerel olarak ihlal etmeye izin veren ‘hedef-gözetimli’ bir yapı olduğunu varsayarsanız evrim tarihini bir mantık ve yasa altına alabilirsiniz.
Hedef-gözetimli madde kavrayışının evrim tarihi açısından düşünülebilir kıldığı ikinci husus işe şudur: Neo-darwinistlere göre evrim bir genin bir proteinin sentezinden sorumlu olduğu ve genlerdeki rastlantısal faydalı bir mutasyonun canlıyı daha ileri bir evreye taşıdığı düşüncesine yaslanıyordu. Neo-darwinistlere göre bu faydalı mutasyon canlının bedeni açısından o kadar küçük bir adımdı ki bir milyonda bir defa bile vücuda gelse, aradan geçen milyonlarca yılın sonunda basit canlılardan karmaşık canlıları oluşturmaya yeterdi.
Oysa Neo-darwinistlerin gözünden saklanan husus şuydu: bir gen bir protein ilkesine göre bir gende gerçekleşen mutasyonun canlıya faydalı olabilmesi için diğer genlerin, diğer proteinlerin ve canlıdaki diğer işleyiş mekanizmalarının kendini bu faydalı mutasyona göre yeniden şekillendirmesi lüzumu vardı. Yani dışarıdan çok küçük bir adım gibi görünen faydalı mutasyon, canlının içinden bakınca bir yıldırım düşmesi sonucu tüm yapısıyla otomatik vitese evrilen normal vites araba gibi son derece karmaşık bir dönüşümü zorunlu kılıyordu. Bu ise mantıklı bir düşünüş için imkansız bir tek-seferlik adımdı.
Daha sonrasında epigenetik kuramcılar sadece mutasyonun değil, çevre koşullarının da evrimin ilerleyişi için bir dinamik yarattığını ve protein üretmekle değil de genlerin kendini ifadesini belirleyen kontol genleri ve düzenleyici genlerin evrimdeki işlevini fark ettiğinde, bu muamma daha da büyür oldu. Epigenetiğin kurucularına göre çevre koşullarından genlere ilerleyen bu mekanizmalar ve bu mekanizmaların koordinasyon ilkeleri hakkında şu anda hiç ama hiçbir şey bilmiyoruz.
Fakat maddenin, atomların, elementlerin ve moleküllerin ve onların oluşturduğu organik yapıların hedef gözetimli olduğunu söylediğimizde canlının mutasyonlara dayanmayan ve kendi iç bünyesinden kaynaklanan dönüşüm ve evrim dinamikleri hakkında da düşünebilmeye başlıyoruz. Yani hedef-yönelimli madde düşüncesi bizlere evrim tarihi hakkında önceden düşünülemez olan şeyleri düşündürebilen ve hayal ettirebilen yeni bir soruşturma ufku açıyor.
XI
Hedef-yönelimli madde düşüncesinin bizleri düşünebilir kıldığı diğer bir alan galaksilerin, yıldızların ve gezegenlerin hareketiyle ilgili. Astronomi üzerine çağdaş çalışmalar bizlere şunu öğretti: eğer görelilik, kuantum, Newton, elektromanyetik ve termodinamik yasalarıyla sınırlı kalacaksak galaksilerin ve örneğin güneş sisteminin ya içeri çökmesi yada savrulup dağılması gerekiyor. Fakat bu olmuyor. Ve gezegenler ve galaksiler ahenkle dans ediyor. Bunun mümkün olabilmesi için evrende doğasını hiç ama hiç bilmediğimiz ve evrenin yüzde altmıştan fazlasını oluşturan egzotik ve karanlık enerjilerin mevcut olması gerekiyor. Fakat elimizdeki teknolojik imkanlarla bu enerjilerin doğasını keşfetmeye yetenekli değiliz.
Hedef-yönelimli madde düşüncesi ise bizlere bu egzotik enerjilerin çok yakınımızda olduğunu söylüyor. Zira bu düşünceye göre maddede, atomlarda, elementlerde ve moleküllerde termodinamik yasalarını yerel olarak sistematik bir biçimde ihlal etmeye yetenekli bir yapı var. Galaksilerin ve güneş sisteminin hareketleri de Galileocu-Descartesçı bir kör etki-tepki mekanizmasının ürünü değil. Hedef gözeten bir maddenin ve onun güdümünde olduğu bir ruhsallığın ürünü. Madde kavrayışımıza hedef-yönelimliliği koyduğumuzda astronominin açtığı bu muammaları da düşünebilir hale geliyoruz.
XII
Hedef-yönelimli madde ve onun bir ruhsallığın güdümünde olması düşüncesi son olarak bizlere Galileocu-Descartesçı evren modeli için tam bir muamma teşkil eden ‘enerji’ kavramının hakikatini de düşünmeye izin veriyor. Tüm fizik bilimimiz enerji kavramı üzerine kurulu. Fakat ‘enerji nedir?’ diye sorduğumuzda oldukça insani ve öznel bir cevap olan ‘iş yapabilme yetisi’ demekten başka bir cevap bulamıyoruz. Bilinçli bir varlık için enerji kavramının bir anlamı vardır. Zira bilinçli bir varlık enerjiyi ruhunda ve bedeninde hisseder. Fakat ruhsuz ve nesnel bir kozmoz anlayışında enerji kavramını taşıyabilecek bir varlık yoktur. ‘İş yapma yeteneği’ …fakat kimin için iş? Neye göre kime göre iş? Hedef yönelimli madde fikrinden hareketle evrenin kaynağına ruhsallığı ve öznelliği koyduğumuzda enerji kavramı da kendi taşıyıcısını buluyor. Zira enerji bu ruhsallığın kendinde hissettiği yaratma yeteneği ve arzusu olarak bir anlam kazanıyor.
XIII
‘Maddeye içkin bir hedef gözetme’ düşüncesini kabul etmek zorunda olduğumuz zaman, tüm doğa bilimini ve dolayısıyla doğanın tarihini yeniden yazmamız gerektiğini söylemiş oluyoruz. Şimdiye kadar bu hedef-gözetimi mantığına göre hiçbir mekanizmayı tasarlamış değiliz. Sadece yeni bir doğa bilimine başlangıç olarak merkeze maddenin ‘hedef-yönelimli’ yapısını koyduğumuzda daha önce düşünemez olduğumuz şeyleri düşünebilir ve hayal edebilir olduğumuzu söylüyoruz.
Yalnız bu hedef gözetimini anlamak için iki çeşit hedef-gözetimini birbirinden ayırmak gerekiyor: (1) nesneye dışsal hedef gözetimi. Yani mesela bir merdiven düşüp de bir adam merdivenin altında kalıp ölünce “bu merdivenin düşmesi bu adamın ölmesi içindi” diyen bir hedef gözetimi. Ki Aristoculuğun sulandırıldığı bir dönemde Galileo, Descartes ve Spinoza gibiler böylesi bir hedef gözetimine haklı olarak isyan etmişlerdi. (2) Nesneye içkin hedef gözetimi: örneğin “Bu adamın kitap okuması iyi bir entelektüel olmak içindir,” cümlesindeki gibi. “Madde, hareketinde kendine içkin bir hedefe yönelir” demek, bu ikinci bakışın sınırları dahiline giriyor. Yani bu bakışa göre madde, Hegel’in Doğa Felsefesinde dediği gibi, kendine içkin bir arzu peşinde ilerliyor, hareket ediyor ve tepkimelere giriyor.
Galileo ve Descartes’ın izinde gittiği ve evreni kör bir etki-tepki mekanizmasına indirgediği söylenen Spinoza, aslında bahsettiğimiz ikinci türden ‘maddeye içkin hedef gözetimi’ni kabul ediyordu. Ve maddeye içkin bu hedef gözetimine ‘arzu’ adını veriyordu. Spinoza için bu arzu kozmik bir ilkeydi. Maddeyi içeriden kuşatıyordu ve maddenin, atomların, elementlerin ve moleküllerin girdiği etki-tepki ilişkilerinde maddeye bir yön veriyordu.
Spinoza’dan ayrı olarak Kant, yazdığı ilk kritikte Galileocu-Descartesçı paradigmayı betimledikten sonra, üçüncü kritiğinde kör etki-tepki ilişkisine dayanan bu doğa görüşüne organizma ve canlı bedenini temel alarak bir sınır çekti. Ve “organizmanın ve canlı bedeninin oluşumu ve onun işleyiş yasaları asla ve kat’a Galieocu-Descartesçı paradigmayla açıklanamaz” dedi. Organizmayı açıklamak için kozmik bir bilince referans vermek zorundaydık.
Daha sonrasında Spinoza’nın ve Kant’ın açtığı ufuklardan hareket eden Kıta Avrupası filozofları , Kozmik Bilinc’i (Tanrı) merkeze alarak Galileco-Descartesçı evren görüşüne ya sınır çeken ya da onu içeriden parçalayan doğa felsefeleri inşa ettiler. Schelling, Hegel, Schopenhauer, Nietzsche, Bergson ve en son Deleuze hep bu çabanın ürünüydü. Ve bu filozofların tamamı maddeye içkin bir hedef gözetimi, maddeye içkin bir arzulayış ve maddeyi güdümünde tutan kozmik bir bilinç ve ruhsallık merkezinde düşünce ürettiler. Ve hepsinin kökeni maddeye içkin kozmik bir arzu, bilinç ve Tanrı anlayışı vaz eden Spinoza’ydı.
Fakat müfredatları itibariyle doğa felsefesi tarihi okumayan, okuyacak olsa da bu zor literatürü anlama yeteneği olmayan ve kendi bilimlerinin kibriyle filozoflara istihza ederek yaklaşan doğa bilimcileri bu tartışmaları hiç ama hiç ciddiye almadılar. Fakat doğa biliminin geldiği yer itibariyle astronomide, ekolojide, biyolojide, evrim biliminde, nörolojide vs sayısız anomali ve kuraldışılık ortaya çıktı. Ve çağdaş bilim adamları bir anlamda bu kuraldışılıkları ad hoc ve günü ve görünüşü kurtaran açıklamalarla bertaraf etmeye çalıştılar.
XIV
Yani aslında bugün bir bütün olarak doğa bilimi aynı Kopernik-öncesi bir durumdadır. Bilimadamları olacak gençler daha dünyadan habersiz bir şekildeyken müfredata maruz bırakılmakta, evreni çıplak gözlerle görmektense, bu müfredatın yonttuğu beyinlerle evrene yaklaşmakta, bir skolastik gibi müfredatlarında okudukları kuramları temel hakikat kabul edip bu kuramlardan tümdengelim yoluyla yeni kuramlar oluşturmakta ve karşılarına çıkan anomalilere ve kuraldışılıklara ya ad hoc ve günü ve görünüşü kurtaran yanıtlar vermekte ya da bu kuraldışılıklar üzerinde hiç ama hiç tefekkür etmemektedirler. Ve teknoloji üretmeyi görevlerini ifada yeterli saymaktadırlar. Oysa teknoloji hakikatin ölçütü değildir. Zira Newton’a dayanarak da teknoloji üretiyorduk. Ama artık evrenin Newton mantığına ve nedenselliğine göre çalışmadığını çok iyi biliyoruz.
Yani en basitinden sırf kuantum ve göreliliğin çelişkili kozmos anlayışlarına tutarlı bir yanıt arayan topu topu üç bilim adamı görünce, insan ister istemez gerçekten de tam bir Ortaçağ’da yaşadığımıza inanıyor. Ve gerçekten bu anomalileri ve kuraldışılıkları çözmeyi kendine dert edecek Koperniklere ihtiyacımız var.
Fakat çağın Koperniği olmaya aday gençlerin bilmesi gereken çok temel bir gerçek var. Bu iş akademinin sınırlarında ve akademinin onlara sunduğu müfredat ve kuramlar yeterli sanılarak gerçekleştirilemez. Fizik bilimine yeni bir yön vermeye çalışan ve kuantum ve göreliliğin çelişkisini çözmeye çalışan üç kuramcı tanıdım: Hawking, Rovelli ve Sicim Kuramının kaşifi Greene. Bu üç kuramcının ortak özelliği müfredatla sınırlı kalmaları. Yani mesela ben bu yazıda madde ve hareketinin yasalarının temellerini yeniden düşünmeye çalışırken, nöroloji, biyoloji, ekoloji, meteoroloji ve jeoloji kitapları okumuş durumdayım. Yani kuantum, görelilik ve termodinamiğin soyut yasalarıyla sınırlı kalmayan ve sağın bir fizikçinin hor gördüğü somut bilim alanlarındaki sorunlara odaklanmış bir durumda düşüncelerimi geliştiriyorum. Bu fizikçiler ise evrenin, maddenin ve onun hareketinin hakikatini düşünürken akademinin onlara sunduğu fizik bilimini ve bu müfredatın soyut kuramlarını yeterli görüyorlar. Buradan kuraldışılıkları çözecek yeni bir kuram çıkmaz. Yeni bir fizik, yani yeni bir madde ve onun hareketinin prensiplerini tasarlamak için kuramcı, ona akademinin sunmadığı alanlarda, örneğin meteoroloji, ekoloji gibi somut bilim alanlarında da çalışmak zorundadır.
İkinci olarak çağımızın Kopernik adayı gençler akademinin onlara sunduğu kuramların sentezi çabası üzerinden bir işe girişmemek zorunda olduklarını bilmelidirler. Koperniği, göreliliği ve kuantumu doğuran, eski kuramları senteze vardırmak değil, eski kuramları yırtıp atan yeni kuramlar oluşturma becerileriydi. Hawking, Rovelli ve Greene ise kuantum, görelilik ve termodinamiği hakikat olarak kabul etmekte ve bu üçünü birleştirmeye çalışarak kuram üretmektedirler. Oysa ben bu yazının başında kuantum, görelilik ve termodinamiğin içinde yaşadığımız sağduyu dünyasına tercümeleri imkansız bir çeşit çarpık soyutlama olduklarını göstermiştim.
Üçüncü olarak çağın Koperniği olacak gençler, yeni bir kuram geliştirme yeteneğinin tümevarım, tümdengelim, kontrollü deney ve hipotez olmadığını çok iyi bilmek zorundadırlar. Yeni bir kuram ancak olguları bütünlüklü bir biçimde ele alabilen disiplinli bir hayal gücünün ürünüdür. Evreni, içindekilerle beraber düşünürsünüz. Eldeki kuramları anlar ve onların nerede çıkmaza girdiğini görürsünüz. Tüm kuraldışılıkları anlarsınız. Ve disiplinli ve ıstırap veren ve yıllara yayılmış bir hayal gücüyle olan her şeyin öylece olabilmesi için bir bütün olarak evrenin, doğanın ve maddenin hangi bütünlüklü yasalar altında çalıştığı hakkında spekülasyon yaparsınız. Tümevarım, tümdengelim, kontrollü deney, hipotezler oluşturma gibi etmenler ancak ve ancak bu sistemli ve bütünlüklü hayal gücü işini gördükten sonra devreye girer.
Dördüncü olarak çağın Koperniği olacak genç bilim adamları, sağın doğa bilimleri dışında filozofların doğa ve madde hakkındaki spekülasyonlarının bin yıl önce bile ifade edilmiş olsa çok ama çok kıymetli olduğunu bilmek zorundadırlar. Benim bu yazıda “maddeye içkin bir hedef-gözetimi olmak zorundadır. Ve bunu kabul ettiğimizde pek çok muammayı düşünebilir hale geldiğimiz gibi tüm doğa bilimleri müfredatını yeniden yazmamız gerekir.” diye özetleyebileceğim düşüncenin ve beni bu düşünceye ulaştıran yöntemin ilham kaynağı Aristoteles’tir. Aristo kendi çağının gözlem ve deney kısıtları içinde kendi fizik biliminde yanlışlar yapmış olabilse bile, kendi madde görüşünü maddenin canlı organizmalar ve bilinçli varlıklar içinde çalışma ilkelerinden türetmiş ve bu madde görüşünü inorganik doğaya teşmil etmişti. Aristo’nun yöntemi de Galileo ve Descartes’ın yönteminin tam tersiydi. Yani Aristo maddeyi kontrollü deney aracılığıyla zincire vurarak değil de, kendi özgür işleyişini gözleme yoluyla ve maddenin kendi potansiyelini tam açığa çıkardığı yerlerde görüyordu ve ona göre bir fizik bilimi inşa ediyordu. İki bin beş yıl önce bile olsa ifade edilmiş bu fikirlere güncellik kazandıran şey, biz modernlerin madde ve onun hareketine dair kuramlarımızın nörolojide, biyolojide, ekolojide, evrim tarihinde, astronomide vs tam bir krize girmiş olması durumudur. Orijinal eser geçmişe cahil eser değil, geçmişi çok iyi öğrendikten sonra yepyeni cümleler ortaya koyabilen eserdir. O halde çağın Kopernikleri felsefe tarihini de, belki sırf yeni düşüncelere varmak için düşünce alıştırması olsun diye bile olsa, hatmetmek zorundadırlar.
Çağın Koperniği olmak isteyecek bireylere söyleyebileceğim son husus ise şudur: Büyük bilim adamları ve bilimde büyük devrimler geçmişte kalmış ve gelecekte ilelebet tekrarı vuku bulmayacak mucizevi şeyler değildir. Doğa bilimcileri olarak gözlemler ve deneyler yaparız. Ve bu gözlemlerden ve deneylerden hareketle Kuramlar geliştiririz. Sonra bu kuramlardan hareketle başka nesnelere bakarız. Bu başka nesneler, kısmen kurama uyarken, kısmen de kuramdan taşan yeni nesneler ve kuraldışılıklar keşfettirirler. Yeni kuramlar, kuraldışılık teşkil eden bu yeni nesneler üzerine bir tefekkür ve sistemli hayal etme yetisinin ürünüdürler. Yeter ki kendimizi bu kuraldışılıklara hassas bir biçimde eğitelim. Ve deha kimsenin daha önce görmediği yeni şeyler görme yeteneği değil, herkesin zaten bakıyor olduğu nesnelerde yeni şeyler görebilme yeteneğidir. Bu mütevazi makaledeki deha kırıntısı ise zihin filozofları olan John Searle ve Dan Chalmers’ın fikirleri üzerine düşünmekten ibarettir: “Beyin-bilinç ilişkisini açıklamak için yeni bir beyin, madde ve fizik kuramına ihtiyaç var.” Sadece Hawking, Rovelli ve Greene gibi sağın fizikçilerin dönüp bakmadığı bu cümle ile galaksilerin termodinamik yasalarını nasıl sistematik olarak ihlal edebildiğini beraberce düşünmek yeni bir doğa biliminin temellerini atmak için yeter gibi duruyor. Yeter ki cesaret edelim.
XV
İslam alemi hayatiyetini sürdürebilmek için bir Rönesans’a muhtaç. Ve İslam bu görevi ilahiyat camiasına vermiş durumda. Oysa ilahiyat camiamız, içinde yaşadığımız ve Batı medeniyetinin yaratmış olduğu bir dünyaya alabildiğine cahil ve düşman bir durumda İslam düşüncesinin bir dört yüzyıllık sorunlarına kitlenmiş vaziyette. Ve hayata anlam katan bu Rönesans gerçekleştirilemediği için gençlerimiz akın akın İslam’ı terk ediyor.
Oysa İslam’ı bırakan ve Batı medeniyetine teslim olan gençlerimiz, Batı’nın yaratmış olduğu bu dünyanın sorunlarından da bihaber. Ve Batı medeniyetinin Batı düşünürleri tarafından sorgulanması, yaratılmış kurumsal kemikleşme yüzünden yeni paradigmaların doğmasına izin vermiyor. İslam medeniyeti hayata dönmek için nasıl Batı’nın aşısına muhtaçsa, Batı da bir medeniyet olarak dışarıdan bir aşıya muhtaç…
Bizim medeniyetimizde din-bilim çatışması yaşanmamıştı. Çünkü kendine kanıt olarak doğanın harikalarını sunan Kur’an’ın Allah’ı aynı zamanda her şeyi bir takdirle, yani ölçü içinde yaratmış olduğunu da söylüyor, ve Müslümana düşen görevin bu ölçüp biçmeyi etüt etmek olduğunu söylüyordu.
Osmanlı medeniyeti nice harikalar yaratmış olsa da Allah’ın verdiği bu görevi unuttu; yani doğadaki ölçüyü ve düzeni sistematik olarak inceleme görevini… Tanrı’yı doğadaki ölçü ve düzen ile değil de, doğaüstü mucizelerle tanıtan Hıristiyan Batı ise nihayetinde doğadaki düzeni ve ölçüyü keşfetmek adına Tanrı’ya ve mucizelere meydan okudu ve yeryüzünde bir kenara fırlatılmış bir vaziyette sahipsiz kaldı.
Bu sebeple bugünün Müslümanına düşen görev, Allah’ın ve doğa ile maddenin birbirine barışık olduğu yeni bir evren tasavvuru inşa etmek için çabalamaya girişmektir. Ve bu çaba, Batı’nın yaratmış olduğu bilgi birikiminin tümden bir reddiyesi ile değil de, Batı düşüncesine içeriden nüfuz eden bir bakışın bu düşüncenin sınırlarını içeriden çatlatan yeni bir görüşe ulaşmasıyla başarıya erecektir. Bu sadece doğa bilimleri alanında değil, psikolojiden siyaset bilimine düşüncenin ve hayatın her alanı için böyledir. Ve Müslümanlar olarak bir kez bu işe giriştiğimizde Allah bizleri gerekli yaratma cesaretini ve dehayı da verecektir.
Esat ARSLAN

Son Yorumlar