Mehmet Akif ERTAŞ: “Niteliği Kalitenin Esaretine Teslim Etmeyen Edebiyatı Kitleselleştirmek İçin.”

Muaz ERGÜ: Edebiyat, hiçbir zaman bütünüyle yalnız başına yapılan bir iş olmadı. Dergiler, yayınevleri ve edebî çevreler; yazarların birbirini bulduğu, etkilediği, tartıştığı ve birlikte dönüştüğü alanlar yarattı. Pek çok edebî kuşak, akım ve güçlü metin, bu karşılaşmaların içinden doğdu.

Bugün edebiyatın dolaşım alanı geçmişe göre hiç olmadığı kadar geniş. Dergilerin ve yayınevlerinin yanına ödüller, festivaller, atölyeler, söyleşiler ve sosyal medya ağları eklendi. Bir yazarın sesini duyurabileceği mecralar çoğalırken görünür olmanın yolları da çeşitlendi. Ancak yolların çoğalması, iyi bir metnin kendi yolunu bulmasını gerçekten kolaylaştırdı mı? Yoksa metnin dolaşıma girmesinde, konuşulmasında ve okura ulaşmasında edebî ilişkilerin ağırlığı daha da mı arttı?

Belki de mesele, edebî çevrelerin varlığından çok, metin ile çevre arasındaki ilişkinin nerede konumlandığında düğümleniyor. Birlikte üretmek, birbirini beslemek ve dayanışmak edebiyatın doğasında var. Fakat bütün bunların ortasında, eski ve biraz da romantik bir inanç hâlâ yaşamaya devam ediyor: İyi metin, er ya da geç yolunu bulur.

dibace.net olarak bu kez, bu inancın bugün hâlâ ne kadar geçerli olduğunu soruşturuyoruz.

Edebiyat tarihinde nice yazar, bir derginin, bir topluluğun ya da bir kuşağın içinden sesini duyurdu; kimileri ise bütün bunların dışında kendi yolunu açtı. Bugün dergilerin ve yayınevlerinin yanına ödüller, festivaller, atölyeler ve sosyal medya ağları da eklenmişken, sizce bir yazar, herhangi bir edebî çevreye dâhil olmadan yalnızca metninin gücüyle kendine alan açabilir mi?

İyi metin, hâlâ kendi yolunu bulabilir mi?

 

Mehmet Akif ERTAŞ: Nitelik ile kalite, sadece Sıradan olmakla itham edilenlerce değil, mürekkebi ziyadesiyle yalamışlarca da birbirine karıştırılan, eş anlamlı oldukları sanılan iki kelime. Oysa nitelik insanı, kalite ise nesneyi işaret eder.

Sözü edebiyattan açıp da niteliği ıskalayıp, ısrar ve inatla kaliteyi önüne çıkan her göze sokmak için çaba sarf eden işgüzar, kendisini nesneleştirerek, kendisinden önce nesneleşenlere bir halka olarak eklendiği için, sadece niteliğin değil, aynı zamanda nitelik düzeyinin yüksekliğinin temsilcisi olan edebiyatın da nesneleşmesinin önünü açar.

İyi metin yerine, nitelik düzeyi yüksek metin vurgusu tercih edilmeli çünkü nitelik düzeyi yüksek edebiyat, karşı kutbunda kötülüğün olmadığı iyiliği kitleselleştirmek için ete kemiğe büründürülmüştür. İyiliği kitleselleştirmenin yolu da kötülüğü deşmek ve afişe etmekten geçer.

Edebiyata hakikaten, nitelik düzeyi yüksekliğini bir kenara atmadan gönül düşüren yazar veya şair, içinde bulunduğu çağda ipi göğüsleyen hız olsa da, kaliteyi değil, niteliği, bilinçdışına ve alter egosuna yerleştirerek, gün yüzüne çıkaracağı çalışmasının karşısına geçiyorsa, kötülüğün her türlüsüyle cedelleşerek iyiliğin temsilcisi olma yolunda ilerler.

Okuruyla paylaşacağı metin; Stendhal’in Parma Manastırı’yla ya da, Peyami Safa’nın Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’yla; Edgar Allan Poe’nun Annabel Lee’siyle ya da Ahmet Haşim’in Merdiven’iyle boy ölçüşemeyecek olsa da, nesneleşmeme ve dolayısıyla nesneleştirmeme fiillerinin uzağında durunca, edebiyatın nitelik çıtasını düşürmek aklının ucundan bile geçmez.

Stendhal’in Parma Manastırı yayımlanınca Fransa özelinde Avrupa’da yer yerinden oynamadı, aksine, Stendhal, Fransa’ya, söz konusu ülkenin sömürgeleştirdiği ülkelerin birinden gelmediği yedi göbekten Fransız olduğu hâlde,  Fransız olmanın arazları üzerinde sıklıkla durduğu için, kitabı ilgiyle karşılanmadı. Stendhal de bunu umursamadı çünkü romanını, okurundan önce kendisinin içine su serpmek için yazdığının bilincindeydi.

Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’nu kaleme alan Peyami Safa, karşısında, romanıyla felsefenin kapılarını aşındırdığını dillendirecek bir kitlenin olmadığının, edebiyatın içinin, kendilerini, Yazar hatta Eleştirmen olarak servis edenlerce boşaltıldığının  farkındaydı ama bunu umursamadı çünkü odağında felsefeyi edebiyatla buluşturmak ve bu buluşmanın kıymetini bilecek okurlar vardı.

Edgar Allan Poe, Annabel Lee’yi, günü gelip de, kendisinin önüne geçeceğini hesaplayarak ve bunun gururuyla dolup taşarak değil, her hâliyle şiir olması için kaleme almıştı.

“Şiir, ihtiyacı olan içindir.” cümlesini kurmakla kalmayıp, işgüzarlıkta sınır tanımayan edebiyat tarihçileri ve onların hınk deyicileri edebiyat eleştirmenlerince, Charles Baudelaire’in Türkiye topraklarındaki temsilcisi olarak görülse de Baudelaire’in düğme ilikleyeceği dizeleri inşa eden Ahmet Haşim’in de, diğer isimler gibi hareket etmeyeceğini düşünemeyen, kendisine edebiyatın e’sinde bile yer bulamaz.

Sıralanan isimleri, her hangi bir edebiyat hareketinin, kuşağın içine yerleştirmeye çalışanın, çalışması  istediği sonuca ulaşamaz çünkü sadece onlar değil, dünya edebiyat tarihine adını yazdırması, yazdırmaması fark etmez, edebiyatçıları kategoriler içinde gören, aslında onların görülmemesi için uğraş vermektedir.

Yazarın veya şairin bir ödülü vardır, o da, cümleleri sadece bugüne değil, yıllar sonrasına ışıldak tutan Ahmet Oktay’ın vurguladığı gibi, Bir okur.”dur. Bu vurgudan hareketle, ahbap çavuş patolojisinin kol gezdiği yarışmaları, onlarda iyi niyet aramadan ciddiye almamak, kalitenin değil, niteliğin alanını genişletmek isteyen yazar veya şair için lüks değil, zorunluluktur.  

Bugün hayatta olan ve yazmaya devam eden yazar veya şair, niteliğin kitleselleşmesi için terini döker, yazdıklarının eleştiriye değil, çok katmanlı analize tâbi tutulmasını, nalını ve mıhının esirgenmemesini isterse  kendi çağının nitelikli kalemi olur. Aksi hâlde, edebiyat gibi, insanı özgürleştiren bir alanı, Edebiyatın Cumhurbaşkanı sıfatını alan, cümleleriyle ufuk daraltan bilirkişilerle doldurmak için uğraş verenlerin değirmenine su taşır.

Nitelik düzeyini alçaltmayan edebiyat, böylesi değirmenlerin ayarını bozmak ve onları susuz bırakmak için vardır ve var olmaya devam edecektir.

Teşekkür ederiz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir