İslamcıların Filistin ve Gazze’ye yaklaşımı tek tip değildir; ama ortak bir söylem çerçevesi ve tekrar eden bazı gerilimler vardır. İdeolojik ve söylemsel çerçevede İslamcı hareketler Filistin meselesini genellikle Ümmet meselesi olarak görür. Yani millî değil, dinî aidiyet merkezli bir yaklaşıma sahiptirler. İsrail’i de yalnızca bir devlet değil, “İslam’a karşı küresel bir saldırının ileri karakolu” olarak tanımlarlar.
Filistin sorununu ahlaki–teolojik bir çatışma olarak kurar. Hakk–batıl, mazlum–zalim kategorileriyle değerlendirirler. Bu yüzden Filistin, İslamcılık için sembolik olarak birleştirici, duygusal olarak mobilize edici ve siyasal olarak meşruiyet üreten bir alandır.
Pratikteki çelişki ise söylem ve eylem farkında ortaya çıkar. Söylemde Gazze “kırmızı çizgi”dir, Filistin “vazgeçilmez dava”dır ve İsrail’le ilişki “haram” ya da “ihanet”tir. Pratikte ise İslamcı iktidarlar İsrail’le ticari, diplomatik ve askerî ilişkilerini sonuna kadar sürdürürler. Filistin meselesi sadece iç siyasette meşruiyet üretme aracı olarak kullanılır. Somut ve kalıcı bir bedel ödemekten kaçınılır. Haliyle Filistin, İslamcılar için ahlaki bir sorumluluktan ziyade, siyasal retorik kaynağıdır.
Gazze denince İslamcı yaklaşım neredeyse otomatik olarak Hamas üzerinden kurulur. Hamas, birçok İslamcı hareket için “direnişin meşru temsilcisi”dir ve silahlı mücadele dini bir görev olarak görülür. Hamas’a yönelik eleştiriler çoğu zaman görmezden gelinir ya da “dava zarar görmesin” diye bastırılır. Bu da şu sorunu doğurur: Filistin halkının çoğulluğu olan sekülerler, Hristiyanlar, solcular ve kadın hareketleri görünmez olur. Gazze, tek bir İslami kimliğe indirgenir.
İslamcı yaklaşımda Gazze çoğu zaman gerçek insanların yaşadığı bir yer olmaktan çıkıp, sürekli acı üreten bir “şehadet sahnesi”ne dönüşür. Bu durum sivil kayıpların normalleştirilmesine ve acı üzerinden kutsallık üretilmesine yol açar. Haliyle Gazze’deki çocuk ölümleri, bazen durdurulması gereken bir trajedi değil, direnişi besleyen fedakârlık olarak romantize edilir.
İslamcıların Filistin duyarlılığı çoğu zaman seçicidir. İsrail’e karşı yüksek ses çıkarmak, ama Çin’in Uygurlara, Rusya’nın Çeçenlere ve müslüman ülkelerin kendi halklarına yaptıkları baskılara karşı sessizlik içerir. Bu durum Filistin hassasiyetinin evrensel bir adalet ilkesinden mi, yoksa ideolojik kimlik siyasetinden mi beslendiği sorusunu doğurur. Sonuç olarak Filistin İslamcılığın aynasıdır. Filistin, İslamcı söylemin ahlaki zirvesi gibi sunulur ama aynı zamanda en büyük tutarsızlık alanıdır. İktidar–ahlak çatışmasının en görünür olduğu yerdir. Bu yüzden de Filistin, İslamcılar için hem en haklı dava hem de en çok istismar edilen semboldür.
Türkiye İslamcılığının Gazze söylemi, yüksek ahlaki ton ve düşük siyasal maliyet dengesine dayanan, tarihsel olarak da oldukça işlevsel bir dildir. Söylemin çekirdeği ümmet, mazlumiyet, direniş kavramları üzerinden kurulur. Gazze, millî sınırları aşan İslami kardeşliğin sembolüdür. Bu ümmettir ve bu dil, Filistin’i bir halk meselesinden çok iman testine dönüştürür. Gazze, mutlak mazlumdur; İsrail ise mutlak zalim. Bu ikilik siyasal karmaşıklığı siler ve Filistin içi farklılıkları görünmez kılar. Direniş silahlı mücadele kutsallaştırılır. Direnmek çoğu zaman siyasal aklın yerine, teolojik bir zorunluluğun ikamesi olur.
Tarihsel arka plana baktığımızda 1970’lerden AKP’ye yani Millî Görüş geleneği içinde İsrail “Siyonist yapı” olarak tanımlanır. Gazze ise anti-emperyalist ama Batı karşıtı bir dilin parçasıdır. Haliyle Filistin, Türkiye iç siyasetinde İslamcı kimliği tahkim eden bir simgeden öte tamamen işlevsizdir. 2000’ler ve AKP döneminde Gazze söylemi kitleleşir ve popülerleşir, “One minute”, Mavi Marmara gibi anlar söylemsel zirvedir, ama politik kopuş üretmeyen çıkışlardır. Bu dönemden itibaren Gazze, Türkiye İslamcılığı için yüksek sesle konuşulan ama düşük bedel ödenen bir alan hâline gelmiştyir.
Söylemde İsrail’le asla normalleşme olmaz, Gazze kırmızı çizgimizdir denir ama gerçekte ticaret hacmi artar ve diplomatik kanallar açık tutulur. NATO, ABD ve Batı ile stratejik uyum sürer. Bu nedenle Gazze söylemi ahlaki üstünlük üretir, ama yapısal bir karşı koyuş doğurmaz.
Gazze’nin iç politika üretme işlevi meşruiyet ve mobilizasyondur. Gazze söylemi Türkiye İslamcılığında tabanı duygusal olarak konsolide eder, ekonomik kriz, otoriterleşme, yolsuzluk gibi başlıklardan dikkat dağıtır ve iktidarın “küresel vicdan” rolünü oynadığı bir sahne üretir. Bu yüzden miting dili serttir, ama karar alma mekanizmaları temkinlidir. Gazze sadece politik bir araçtır.
Gazze’deki sivil ölümler durdurulması gereken bir felaket olmaktan çok, sürekli yeniden üretilen bir anlatıya dönüştürülür. Şehadet, imtihan, bedel gibi kavramlar gerçek politik çözüm arayışlarının yerine geçer. Bu da acının siyasallaştırılmasıdır.
Türkiye İslamcılığı Gazze anlatısında genellikle seküler Filistinliler, sol Filistin hareketleri ve kadınların özgül deneyimler dışlanır. Hristiyan Filistinliler zaten yoktur. Böylece Gazze söylemi, İslamcı bir monolog hâline gelir.
Türkiye İslamcılığının Gazze söylemi, güçlü bir ahlaki dil üretir; ama bu dil, yüksek bedel gerektiren siyasal tercihlere dönüşmez. Çünkü Gazze, Türkiye İslamcılığı için bir vicdan alanı değil, sadece kimlik ve iktidar alanıdır.
Türkiye’de Gazze/Filistin meselesi, özellikle Milli Görüş geleneği, 1980 sonrası İslamcı dergiler ve cemaatler ile 2000’ler sonrası iktidar deneyimi üzerinden İslamcı kimliğin kurucu sembollerinden biri hâline gelmiştir. Filistin, ümmet bilincinin, Batı karşıtlığının ve Osmanlı nostaljisinin birleştiği duygusal bir merkez olmuştur.
Mazlum Gazze ve zalim İsrail ikiliği, Kudüs kırmızı çizgimizdir vurgusu ve dünya beşten büyüktür türü küresel adalet söylemi aracılığıyla şehadet, direniş ve intifada gibi kutsallaştırıcı bir dil üretilmiştir. Bu dil ahlaki olarak güçlü, mobilize edici ama eleştiriye tamamen kapalıdır. Eleştiri yapanlar sıklıkla siyonizme hizmet etmekle suçlanır. Ama iktidar pratiği sert söz – yumuşak ilişki esasına dayanır. En kritik çelişki burada ortaya çıkar.
Söylemde İsrail sert biçimde mahkûm edilirken Gazze için mitingler, dualar, kampanyalar yapılırken pratikte İsrail’le ticaret sürer ve yıllar geçtikçe daha da artar. Diplomatik ilişkiler hiçbir zaman kopmaz, sadece bazen askıya alınır ama geri döner. Gazze’ye yönelik adımlar tamamen insani yardım diplomasisi ile sınırlı kalır. Bu durum, İslamcı söylemin ahlaki üstünlük iddia ederken, siyasal maliyet üstlenmemesi demektir.
Gazze, aynı zamanda iç politik bir araca dönüşmüştür. Ekonomik kriz, yolsuzluk, otoriterleşme gibi başlıklarda gündem kaydırıcı işlev görür ve biz ümmetin yanındayız söylemiyle iktidarın ahlaki meşruiyeti tazelemeye yarar. Muhalifler Filistin düşmanı ilan edilerek Batı’nın diliyle konuşmakla suçlanır. Gazze bu anlamda sorgulanamaz bir kutsal alan hâline getirilmiş ve sadece iktidar söylemince istismar edilecek bir malzemeye indirgenmiştir.
Türkiye İslamcılığı Gazze’de ahlaki dili en yüksek yerden kurarken iktidar pratiğinde tamamen bedelsiz ve faydacıdır. Eleştiriye kapalı olan bu söylem sadece sembolik sermaye üretir. Sonuçta Gazze, Türkiye İslamcılığı için gerçek bir politik sorumluluk alanı değil, ahlaki üstünlüğün sergilendiği bir vitrin işlevi görür.
Türkiye İslamcılığının Gazze söylemi güçlü ama kısırdır, çünkü sorun ahlaki alana hapsedilerek, siyasal bir çözüme dönüşmüyor. Gazze meselesi Türkiye İslamcılığında sadece etik bir öfke alanıdır, dini bir sorumluluk anlatısı, vicdani bir çağrıdır, daha ötesi ya da fazlası asla değildir. Çözüm üretememesi de bundandır. Çünkü devletler arası güç dengeleri, uluslararası hukuk, Filistin içi siyaset ve bölgesel aktörler bilinçli biçimde arka plana itilir. Haliyle doğru yerde ve doğru şekilde bağırsanız da yanlış yerde çözüm arıyorsunuz ya da çözüm aslında gündeminizde bile değil. Çünkü bedel ödemeyen siyaset çözüm üretemez.
Çözüm üretmek demek ticari ilişkileri kesmek, diplomatik yalnızlığı göze almak, askeri ve ekonomik maliyetleri kabullenmek demektir. Türkiye İslamcılığı ise yüksek ses ve düşük risk dengesini her zaman korur. Gazze söylemi, bedel ödemek gerektirmediği sürece devam eder. Bu yüzden söylem sertleşir ama siyaset yumuşar ve asla çözüme odaklanmaz.
İç siyasette tabanı konsolide eden, milliyetçi–dindar ittifakı tahkim eden ve iktidarın ahlaki liderlik iddiasını besleyen bu söylem sadece bir araçtır. Hem de çpk karlı bir araç. Bu durumda çözüm değil, süreklilik istenir; çünkü kriz biterse söylem gücünü kaybeder. Çözüm demek, bu dilin işlevsiz kalması demektir.
Türkiye İslamcılığı şunları açıkça konuşmaz: Arap rejimlerinin Filistin’i nasıl yalnız bıraktığını, İran’ın Gazze’yi nasıl jeopolitik kaldıraç yaptığını, Mısır’ın abluka rolünü nasıl insafsızca oynadığını asla dile getirmez. Çünkü bu, ümmet anlatısını çatlatan bir gerçektir. Gerçekle yüzleşmeyen söylem de zaten çözüm üretemez. Çünkü ahlaki öfkeyi siyasal stratejiye çeviremiyor, bedel ödemekten kaçınıyor ve onu iç siyaset malzemesi yapıyor. Çıplak gerçek şudur: Gazze, çözülmesi gereken bir sorun değil, sürdürülmesi gereken bir anlatıdır.
Gazze için neyi feda etmeye razıyız? sorusu sorulmadan hiçbir söylem samimi olmayacaktır…
Çünkü Gazze meselesi çözülürse, Türkiye İslamcılığının büyük bir kısmı söylemsel sermayesini kaybedecektir. Bu yüzden değişim yukarıdan değil, aşağıdan ve dışarıdan gelir. Sözün özü Gazze’de çözüm, İslamcılığın Filistin üzerindeki ahlaki tekeline son verilmeden mümkün değildir. Filistin, İslamcıların ahlaki mülkü olmaktan çıkarılmadan siyasallaşamaz ve statü sahibi olamaz…
Reşat CENGİL

Son Yorumlar