11. Arrondissement’da bulunan Rue Oberkampf, “Sociologie de Paris” yazarı Pinçon çiftinin “Bobo’lar Kalesi” olarak adlandırdığı ve özellikle gece hayatının kesintisiz sürdüğü bir yer. Başlı başına bir olay. Yahya Kemal‘in ustası şair Valery, “içimizde, dün ve yarın arasında, sonsuz bir kavga sürüyor. Gece ve gündüz arasındaki mücadele bu derece şiddetli olamaz”, der.

Paris’in yükselen yıldızı: Le Sentier
Paris ise aydınlık ve karanlık arasındaki bu doğal devinimi arsızca yenmek ve yıldızlardan daha etkin olduğunu göstermek istiyor sanki. Tabii ki, uzun soluklu sosyolojik yürüyüşler Paris’te yaşayan (veya uzun süre Paris’te kalacak) kişiler için geçerlidir, kısa ziyaretler ile yetinen birinin buna baştan karar vermesi gerekir. Kısaca, geziden keyif almak için her muhite tam gün ayırmalısınız.
On yıl önce hiçbir Parisli Sentier’e gönüllü olarak ayak basmazdı. Görkemli Louvre ve Ortaçağ esintisi Marais arasında uzanan bu bölge, tatsız ve cansız bulunup ilgi çekmezdi. Tarihi bağlamda ise tekstil sektöründe çalışan tüccarların iş merkezi sayılırdı; birçok kumaş dükkânı ve hazır giyim toptancısı hâlâ burada bulunuyor. İmalathaneleri, depoları ve showroom’larıyla giyim sanayinin kendine neden bu bölgeyi seçtiğini anlamak gerçekten zor. 18. yüzyıldan beri imalatçılar, Napolyon‘un Mısır’a yaptığı seferleri anımsatan Arnavut kaldırımlar ile döşenmiş dar sokakları arşınlıyorlar: Rue d’Aboukir, Rue du Caire veya Rue du Nil. AB ve Çin rekabeti yüzünden ve malların küresel ölçekte serbest dolaşımına bağlı olarak 21.yüzyılın ilk on yılında tekstil sektörü neredeyse çökmüş.
Napolyon’un Mısır seferinden kalan izler
Ekonomik krizle birlikte sayısız tekstil atölyesi kapanmış ve onlarca şirket batmış. Çok katlı atölyeler, yaşam alanları ve showroomlar Sentier’in çok kültürlü yapısını seven mimarlar, web tasarımcılar ve reklam ajansları için ofislere çevrilmiş. Sokak isimleri bile yolculuk tutkusu ve serüven heyecanı uyandırıyor. Kısaca, Boulevard Sébastopol ve Rue Réaumur arasına sıkışmış sokaklar, Sentier semtini oluşturur. Orta Çağ’da bu sokaklar o kadar tehlikeli görülüyordu ki, polis bile içeri girmeye cesaret edemezdi. Daha sonra semt Uzakdoğu’dan gelen ucuz terzilerin durağı oldu. Ama şimdi Paris’in 2. bölgesi olan Le Sentier çok cazip. Kentsel dönüşümün öncüsü, şarküteriler, manavlar, kafe ve restoranlar ile renklenen Montorgueil caddesidir. Komşu sokaklar da uzun zamandır onu izliyor zaten.
Boulevard Sébastopol ve Rue Réaumur
Uzun yıllar moda sektöründe çalışmış biri olarak tekstil muhiti Le Sentier’i unutmak hoş olmazdı! Boulevard Bonne Nouvelle’nin insanı bunaltan uğultusu semte girer girmez bıçak gibi kesiliyor. Soğuk ışıklar, uzun, cam çatılı, birbiriyle kesişen dar sokakları ısıtıyor. Güneş kafa kurcalayacak bir rahatlık içerisinde pitoresk bir etkiye sahip. Ve mevsim henüz ilkbahar değil. Mağaza vitrinlerine bakıldığında, bir tekstil muhitine ait unsurlar hemen gözünüze çarpabilir: kumaş topları, büyük ütü masaları ve yüksek askılar… Ancak kentsel dönüşümün buraya el attığı gerçeğini görmemek imkânsız. Ve hiçbir şeyin gökten zembille inmediği de bir başka gerçek. Bayan kıyafetlerine ait ilk çizimler ve tasarımlar 19. yüzyıl ortasında Paris’te gerçekleşmiş. İlk defile 12 Şubat 1858 tarihinde Paris’te düzenlenmiş.
Boulevard Bonne Nouvelle
Walter Benjamin, “19. Yüzyılın Başkenti Paris” kitabını yazdı. Ve bu tanımın 20. yüzyıl için de geçerli kaldığını düşünebiliriz. Çünkü Paris her yönden Başkenttir: entelektüel, kültürel ve tabii ki sanatsal! Bu çoğulluk ve süreklilik, Fransız Devrimi’nden sonra Fransa’ya ulaşan Sanayi Devrimi ile ortaya çıkan hem ekonomik hem de tarihi koşullar ile açıklanabilir. Paris, yükselen sanayi sayesinde sadece büyük bir servete sahip olmadı, kaçınılmaz bir şekilde Moda Başkenti oldu! Paris ve Moda arasındaki bu hikâyenin kalıcı olmasını sağlayan her zaman siyasi destek olmuştur!
![]()
1. Dünya Savaşı’ndan sonra da ünlü moda evlerini küllerinden -bir anka kuşu gibi- yeniden dirilten ilginç bir girişimdir. Paris, özgürlüğüne henüz yeni kavuşmuştur. Louvre Müzesi, moda ve modernlik arasındaki ilişkiyi vurgulayan ve herkesin akın ettiği bir sergi düzenler: Le Théâtre de la Mode.
Le Théâtre de la Mode (1945)
Modern çağın yeni modası, insanoğluna evrensel bir zafer bahşeden keskin bir yol ayrımı önünde durmaktadır. Bu süreçte sadece eski bağlar kopmaz; modern bir Avrupalı olmak için, geçmişe ait her şey, kısaca geleneksel kıyafetler de geride bırakmak gerekir. Etnik ve dini olan, kısaca rasyonel olmayan her şeyden vazgeçilir. Üzerindeki paha biçilmez elbiseyi çıkarma talebiyle birlikte, insan kendisini ayrı bir dünyaya atılmış bulur; evrenle ilişkisi kesilir. Halbuki evren ‘nizam’ ve ‘ahenk’ anlamına gelmektedir ve onun biricik süsü olan insan “kusursuz biçimde” yaratılmıştır.

Modernlik ile birlikte “eşref-i mahlukat” anlayışı tükenmişti hatta bir suç telakki ediliyordu. Modanın simgesi, Nietzsche‘nin buyurduğu gibi, “erkek kıyafeti” oldu. Takım elbise giyen kişi yaşlanmayacak, daha iyi bir gelecek için çaba gösterecek, ruhunu yüceltmek yerine bedenini süsleyecekti. Aslında güzellik kavramı, doğruluk ve işlevsellik ile alâkalı değildir. Nietzsche, Batılı ve modern bir “moda” tanım yaparak, çağdaş düzene dönük karşıtlığı güçlendirdi: eril ve dişil, ruh ve beden, eski ve yeni, geçmiş ve gelecek ikilemi süreklilik kazandı. Bu yaklaşımın psikolojik boyutunu düşünelim:

Kendini inşa eden birey ile harici olarak kurgulanan kişi karşı karşıya getirilmektedir. Ötekinin bedeni – modaya uygun olarak – damgalanmaktadır. Böylece ilerleyen ve özne olan Batı’yı sürekli takip etmek zorunda kalmaktadır.
Seni sürekli öteki kılmaya çalışan bir dünyada kendin olmak ustalık ister. Örneğin, Coco Channel’in tasarladığı “Garçonne” kıyafetler kadınları erkek dünyası ile buluşturmaya, ataerkil bir toplumsal düzende onlara yer açmayı amaçladı.
Coco Channel ve “Garçonne” kıyafetler
Evinin ve evrenin efendisi olmaya kalkan modern özne, en geç psikanaliz ve gerçeküstücülük akımıyla birlikte hayal ürünü haline geldi. Birey kendi evinin bile efendisi olmayı başaramamıştı çünkü. Corona ile birlikte şimdi nefesler tutuldu, ve modernlik yolunda finale doğru tekrar koşmaya başladık.
Kimseler fark etmedi ama 21.yüzyıl başında moda, modernliği belirleyen moda işine el attı: Moda şimdiye dek her şeyi dışlayarak, aşarak ve unutarak modern sayılmıştı. Elbette bu tek yönlü bir süreç olamazdı. İşlevsel olarak donanımsız bir modernite anlayışına karşı kaç kez isyan çıktı: Moda alanındaki en keskin ve en iyi örnek, II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından Christian Dior‘un tasarladığı New Look(1947) kabul edilir.
Dior ve New Look(1947)
Dior, ilk koleksiyonunda 1920’lerde ve 1930’larda yerleşik hale gelen modern kıyafetleri bir çırpıda kenara attı. Onun yerine, dar ceketler, ince bel ve A şeklindeki eteklerle karakterize edilen radikal bir kadınsı imaj yarattı. Refah toplumu kadınını betimleyen “New Look” kıyafetler feministleri çok ama çok kızdırdı.
Ne yazık ki, bu girişim sadece cinsiyet ayrımı sorununu pekiştirmekle kaldı. Günümüzde tasarımcılar eskinin üstesinden gelmekle, modern olmak için eskiyi geride bırakmakla değil, toplumsal konularla ilgileniyorlar artık. Özgür bireyin kendini kanıtlamasıyla ilgili değil, bizi örmek ve dokumak, toplumlar arasında iyi ilişkiler kurmak, küresel ölçekte kaynaşmak için uğraşıyorlar. Bizi dokunulmaz kılmak için değil, savunmasızlığımızı hatırlatmak amacıyla…

Üst sınıfa yükselmenin bir göstergesi ya da herkesten ayrı olmanın en kestirme yolu belki modadan geçiyor ancak onlar da kendilerini ifade etmek için kullanıyor onu.
Unutulan gelenekleri, bir zamanlar aşağılan değerleri zamana uyarlamak istiyorlar. Kaşlarını çatmak kadınların da hakkı, ancak modacılar önemli ölçüde “kadınsı”, yani moda jargonuyla belirtmek gerekirse, “duygusal” hale geldiler. Kendini ötekinin yerine koymak arzusu veya günlük hayattan sürgün edilen geleneği bulmak isteği moda dünyasının önünü açıyor.
Muhit çehre değiştiriyor: Montorgueil Caddesi
Belki ‘postmodern’ moda, kendi temellerini sorgulamakta, geçmişte düştüğü yanlışları düzeltmekte hiç bu kadar istekli olmamıştı. Bir kenara itilen veya bellekten silinen ölçüler ile ilişkisini yeniden kurmak isteyen bir toplum mühendisidir artık modacı. Zamanı ve mekânı keşfetmek, geçmiş ile gelecek arasında köprü olmak ama her şeyden önce modern insanı irdelemek çağdaş modacının yapmak istediği şeydir.
Evrende yeni yaşanabilir alanlar bulmakla ilgili değil bu arayış. Yoksa bu bir “Déjà-vu” olurdu, yani tarih tekerrür ederdi. İnsanlık uzayı da kendine ram etmek istiyor olabilir. Biliyoruz ki, yalnızca muhteşem bir gelecek fikri değil, aynı zamanda aya iniş, yeryüzünün ötesine geçmenin verdiği coşku, kısaca sınırsız ilerleme ve teknolojik zafer sarhoşluğu zamanın behrinde Pierre Cardin modasına ilham vermişti. Özetle, hayatta her şey mümkün, her şey yapılabilir sanıyorduk!

Günümüz senaryoları oldukça disforiktir. Çöküş korkusuyla hazırlanırlar: Sanki yeryüzünü tüketmek ve yaşamı bitirmek için elimizde sınırsız yetki bulunmaktadır!
Bana sorarsanız, şu buhran gecelerinde kavşak noktasına geri döndük. Moda, kendi ekonomik altyapısının altını oydu. Aslında bu, bir yozlaşma değil. Modernizm modası yüzünden bastırılmış, dışlanmış ve ötelenmiş olanı geri çağırıyoruz, insan kıymeti bilmeyi öğreniyoruz, tek bir insanımızı salgına kurban vermek istemiyoruz. Özetle, yeni ufuklara doğru koşuyoruz!
![]()
Burada aklıma hemen şu soru geliyor: Moderniteye şimdiye dek yöneltilen eleştiriler acaba çok mu anlamlı? İnsanlık yeryüzünde farklı modernlikler üretmiş, her uygarlık kendi içinde açmazlar barındırmış ve zamanla paradigmadan sapmalar görülmüştür. Bu bağlamda çağdaş düşüncenin insanı odak almasını yadırgamamak gerekir. Ne mutlu ki, çağımızda ötekileştirilenlere sahip çıkıyoruz. Yaşama özgürlük penceresinden bakıyoruz. Moda, modernitenin tüm ilkelerini ters yüz ederek, bize her zamankinden daha açık ve seçik bir şekilde, modern öznenin özeleştirisi yapılmadan zarafetin olamayacağını duyuruyor. Çünkü zariflik insan olmanın özüdür. Dünyalar ve medeniyetler arasındaki kırılgan geçişler onunla aşılacaktır.

Semti dolaşırken emlakçıların ilan levhalarına göz attığımda fiyatların güvenilir olup olmadığı hususunda kaşlarım çatılıyor. Sentier’de 45 metrekarelik bir daire mi arıyorsunuz? En az 750.000 avroya sahip olunabilecek bir pazarlık söz konusu edilebilir ancak. Bu bedele yetişebilmek için dijital ekonomi ya da medya alanında iyi para kazanmanız gerekecek. On yıl önce ‘yoksul’ muhit olarak kabul edilen Paris’in doğusunun da sınıf atlaması, ‘güzide’ konum sayılması kimseyi şaşırtmasın… Moda şirketleri 2019 yılında Avrupa’da 225,9 milyar euro satış gerçekleştirmiş ve bunun büyük bir kısmı H&M(İsveç) Zara(İspanya), Uniqlo(Japonya) ve Primark(İngiltere) gibi tanınmış markalara gitmiş. Onların bir ayağı her zaman Paris’te…
Son salgın, çevremizle, toplumla ilişkimizi, belki de diğer birçok felaketten daha fazla değiştirdi. Yaşam alanımızın sınırlanması, savunmasızlığımız ve bağımsızlığımız, kısaca herkesin herkese bağımlı oluşu belki de hiç bu kadar açık bir şekilde göz önüne gelmemişti. Artık özgür ve çağdaş olmak, yani yeryüzüne egemen olmak, sınırları aşmak, uzayı ele geçirmek, kârı artırmak ya da özgüven sahibi birey olmak tek amaç değil. Sorun daha çok, moderniteyi belirleyen hiyerarşik yapı, özne/nesne ikileminin üstesinden gelmekle ilgilidir: Özne nesneyi boyunduruk altına almıştır, yani insan yeryüzüne egemendir. Bu, yeni bir çığır açmak, geçmişi geride bırakmak değildir, aksine insanlık olarak iç içe geçtiğimizi, bütünleştiğimizi kavramakla ilgilidir. Le Sentier semtindeki bu kısa gezinti, kendimi Paris tekstil piyasasında geçen “Evlere Şenlik” filminin havasına kapılmamı sağladı. Eski günlerime geri döndüm. Fransız kadınlarının ince zevkini ve zarafetini yürekten alkışladım…
Alaattin DİKER

Son Yorumlar