Mülteci sorunu yine netameli konularımızdan biri. Ne söylersek söyleyelim söylediklerinizin bir tarafa çekilme ihtimali çok yüksek. Doğrusu hiç bir meselemizi bilimsel bir düzeyde artısıyla eksiği ile tartışamıyor, bir sonuca varamıyoruz. Her ne ise…
Meselemize bir projeksiyon tutup o döneme birlikte gidelim. 2011 yılında Suriye lideri Beşar Esad’ın halkına baskı ve şiddet uygulamasından dolayı belirli bir kesim buna isyan etmiş, taban bulan isyanla birlikte oluşan askeri grupların karşılıklı çatışmasıyla bir iç savaş başlamıştı. Rejimin ülkeyi yönetmedeki kifayetsizliği ya da yönetmesinin istenmemesi sağlanarak egemen güçler Suriye topraklarına çöreklenmiş, kısa bir süre sonra da ülkedeki savaş Suriye’nin kendi iç sorunu olmaktan çıkarak bir tarafta Amerika’nın başını çektiği İngiltere ve Fransa; diğer tarafta Rusya’nın önderliğinde İran ve Suriye rejimin boğuşma alanına sahne olan bir manivelaya dönüşmüştür. Güya bölgeye istikrar sağlamak için gelen bu güçlerin bizatihi amaçları aslında istikrarı bozmak, özellikle ABD’nin hedefi iç karışıklık bahanesiyle Büyük Ortadoğu Projesini(BOP) gerçekleştirmektir. Bu noktada ABD rejim karşıtı gibi görünerek Suriye yönetimini gerçekleştireceği projeler için taşeron olarak kullanmıştır. BOP’un görünür amacı Ortadoğu’ya istikrar getirmek, demokrasiyi hâkim kılmak, Filistin ve İsrail arasındaki anlaşmazlıkları çözmek, ekonomik kalkınmayı sağlamak gibi bir takım enstrümanlar olsa da asıl hedefinin böyle olmadığını bölgedeki sonuçlarından, Arap Baharı adı altında dış destekli çıkardıkları halk ayaklanmalarından anlayabiliyoruz. Oysa 22 ülkeyi kapsayan bu projenin asıl amacı bölgede ABD’nin nüfuzunu arttırmak, kendilerine muhalif olan unsurları ortadan kaldırmak, petrol kaynaklarına çökmek, ılımlı İslam anlayışını(içi boşaltılmış) yerleştirmek, İsrail’in varlığını ve güvenliğini inşa etmek gibi bir takım planlar olduğunu biliyoruz. Nitekim petrol kaynaklarını kontrol altına almaları, bölgedeki güçlerinin artması, İslam ülkelerinde kaotik bir durum oluşturmalarıyla İsrail’in varlığının güvence altına alınması, Filistin topraklarının her geçen gün daha da azalması, projenin adım adım gerçekleştiğini bize göstermektedir. Üstelik silah baronlarının bölgeyi bir silah pazarı haline getirmelerini de örtük amaçlarından biri olarak sayabiliriz. Bugün istatistiki veriler dünyada silaha ayrılan paranın imara ve beslenmeye ayrılan paradan kat be kat fazla olduğunu göstermektedir. Bu da silah şirketlerinin dünyada nedenli güçlü olduğunun bir göstergesidir. Bölgemizde yaşanan tüm bu olumsuzluklara rağmen ümitsiz değilim. Unutulmama ki tüm tuzak kuranların tuzağını bozacak ve bütün tuzakların üstünde bir tuzak kuran var. Yeter ki bizler Allah’ın Adetullah kanunlarına riayet edip gereğini yapabilelim.
Mülteci ya da sığınmacı sorunu bugün artık sadece ülkemizin değil dünyanın bir sorunu haline gelmiştir. 2020 dünya göç raporuna göre [1]“Doğduğu ülkenin dışında yaşayan insan sayısı 281 milyon, çatışma ve şiddet nedeniyle 2019 yılında 55 milyon kişi ülkeler arasında yer değiştirdi, en fazla göç alan ülkeler Avrupa 87 milyon, Asya 86 milyon. Ülkemiz açısından, “Türkiye en fazla göç alan 20 ülke arasında 12. Sırada. Uluslararası Göç Örgütü’ne göre Türkiye’de 6, 5 milyon göçmen var, bu sayının nüfusun yüzde 7, 2’ sini oluşturduğu” ifade ediliyor. Yine 2013 verilerine göre bazı ülkelerin göçmen nüfusunun devletin toplam nüfusuna oranına baktığımızda[2] “ABD 14,3, Almanya 11,9 Fransa 11,6, Sudi Arabistan 31,4, İsviçre 28,9, Ürdün 40, 2, Türkiye 2,5”
Türkiye’de bugün resmi kaynaklara göre 3, 7 milyon Suriyeli var. Uzmanlarca Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Somali, Türki Cumhuriyetler, son olarak Ukrayna ve diğer ülkelerden gelenlerle birlikte kayıtlı, kayıtsız göçmen sayısının 7 milyonun üzerinde olduğu söyleniyor. Dolayısıyla oran dünya göç raporunun belirttiği yüzdenin epey üstünde. Türkiye her türlü riski alarak Suriye’de zulme uğrayanlara kapısını açmış onların sağlık, barınma, eğitim ve beslenme gibi hizmetlerini elinden geldiğince yapmaya çalışmıştır. 2016 yılından bu yana Suriye’de sağlanan kısmi istikrardan dolayı ülkemize gelen Suriyeli sayısı düşmüş olsa da doğum oranlarının yüksekliğinden dolayı bu düşüşü gözlemleme şansımız ne yazık ki pek mümkün değil.
Suriye meselesi, Suriye’yi çoktan aşmış durumda. Orada bir satranç oyunu oynanıyor. Türkiye ilk hamleyi yanlış yapmış olsa da hudut güvenliğini sağlamak, güneyimizde bir terör devleti oluşmasını engellemek ve Suriyeli kardeşlerimizin evlerine dönüşünü gerçekleştirmek için Zeytin Dalı, Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı Hareketlerini yaparak doğru hamlelerde bulunmuştur. Yeni bir askeri harekâtın ayak sesleri de gelmek üzere. Ancak jeostratejik bir öneme haiz bu vatan topraklarında oyun henüz bitmiş değildir. Özellikle gittikçe artan göçmen sayısı ve dönüş sürelerinin uzaması ülkemizdeki kaygıyı arttırmış ve egemen güçlerin yeni hamleler peşinde koşmasına zemin hazırlayabilir. Türkiye’de dünyaya gelen bebekler şimdi okullu; çocuklar, genç; gençlerde bir şekilde evlenmiş iş güç sahip olmuşlardır. Bu nedenle kalış sürelerinin uzaması işi her geçen gün daha da zorlaştırmaktadır. Bu kadar fazla göçmen oluşu ülkemizin demografik yapısı ve güvenliği olmak üzere gelen mültecilerin de eğitim, iş ve barınma gibi ihtiyaçlarının karşılanmasını güçleştirmektedir. Meseleyi salt Ensar-Muhacir sosyolojisi üzerinden değerlendirmek de doğru değildir. Mekke’den giden özellikle de seçkin muhacirler Medine’nin iş ve kültür hayatına değer katmışlardır. Mekke fethedildikten sonra da ülkelerine dönmüşlerdir.
Bugün artık ülkemizde sığınmacı ya da mülteci diye tarif ettiğimiz sorunun sosyal, siyasal ve ekonomik nedenler gibi çok boyutunun olduğunu görmezden gelemeyiz. Göçle ilgili araştırmalara baktığımızda, Türkiye’de toplumun yüzde sekseninden fazlası bu göçün artık nihayete ermesini ve gelenlerin ülkelerine dönmesini istemektedirler. Bu kadar büyük oranda bir kesimin itiraz etmesinin sosyolojik tahlilini yaptığımızda, bir kısmının ülkede yaşanan ekonomik krizden, bir kısmının güvenlikten, bir kısmının ileride kendi ülkesinde parya muamelesi görme endişesinden, bir kısmının ise iktidara olan tepkisinden dolayı Suriyelilerin gitmesini istedikleri ortaya çıkmaktadır. Sebep her ne saikle olursa olsun bu sorunun ivedilikle çözülmesi gerekmektedir. Ekonomik açıdan değerlendirdiğimizde; Suriyelilerin önemli bir kısmı ülkemizde ağır işlerde ve ucuz işçilikle çalıştırılmaktadır. Sigortasız çalışanların da fazla olduğu biliyoruz. Bu durum ülkemizdeki işverenlerin işine gelmiş olsa da uzun vadede ülke insanının işini kaybetmesine sebebiyet verecektir. Yine Türkiye’de dar ve orta gelirli vatandaşların ev alamadıkları bir ortamda yabancı uyruklu vatandaşların yüksek fiyatlarla konut sahibi olmaları ayrımcılığın olmasına yol açmaktadır. Enflasyonun artmasını ve hayat pahalılığını göçe bağlayan uzmanlarda vardır. Güvenlik açısından değerlendirdiğimizde; her ne kadar Suriyelilerin suça karışma oranı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına göre düşük olsa da bu ileri de büyük sıkıntıların olmayacağı anlamına gelmez. Bununla birlikte medyada bir kısım Suriyelilerin asayişi bozdukları, kurulu düzene uymadıkları, ya da suça bulaştıkları haberlerini de okuyoruz. Sosyal ve kültürel açıdan; göçlerle birlikte şehirlerin yapısının bozulduğunu, kültür dokusunun zedelendiğini, bazı mahallelerde gettolaşmaya gidildiğini ve en önemlisi de böyle giderse Türkiye’nin demografik yapısının değişebileceğini göz ardı edemeyiz. Nitekim Kilis, Hatay, Gaziantep, İstanbul gibi şehirlerimizin demografik yapısının ciddi manada bozulması tehlike sinyallerinin ipucunu vermektedir Göçün getirdiği sağlık ve eğitim hizmetlerinden sadece sığınmacılar değil tüm vatandaşlarımızda olumsuz olarak etkilenmiştir. Fakat tüm bu problemlere rağmen ülkede toplumsal barış bozulmuyorsa bunu özellikle Türk milletinin sağduyusuna, misafirperverliğine, ferasetine borçluyuz. Siyasilerin ve bürokratlarında bu noktada yapıcı dili kullanmasının da önemli etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak ülkemizin artık taşıyamayacağı bu göç dalgasının önüne geçmesi için gerekli tedbirleri bir an önce alması önem arz etmektedir. Nitekim devletimizin de sabırla ve ihtiyatla bir takım tedbirleri almaya çalıştığını görüyoruz. Yapılan askeri operasyonlar, kilometrelerce uzunluktaki sınırlarımıza akıllı duvarların çekilmesi, dikenli teller, termal kameraların olması, sınırın ötesinde sivil toplum kuruluşlarının da katkısıyla küçükte olsa briket evlerin yapılması ve nihayet hükumetimizce orada konut yapılmasına karar vermesi yapılan önemli çalışmalardan sadece bir kaçıdır. Bu göç yükünün üstesinden gelmek için diplomasi kanalıyla Avrupa birliği, Birleşmiş Milletler, ABD ve diğer uluslararası aktörleri devreye sokmamız gerekmektedir. Finlandiya ve İsveç için terör ve göç konusunda NATO kartını hem adı geçen ülkelere hem de diğer NATO üyelerine gösterebiliriz. Sayılı aktörler, çözüme yanaşmıyorlarsa sınır kapılarını açma, geri kabul anlaşmasının iptal edilmesi gibi kartları öne sürmemiz gerekmektedir. Sonuç olarak bir takım insanların yaptığı gibi ırkçılığa varacak derecede göçmen düşmanlığı yapmadan, bu kardeşlerimizi incitmeden geçmişte olduğu gibi Türk insanına yakışacak bir tarzda sağduyuyla, suhuletle, bilimsel ve akılcı politikalarla sığınmacıların ülkelerine dönmeleri sağlanmalıdır. Aksi durumda kavimler göçüne benzer göçlere maruz kalan ülkeler gibi bizlerde ülke olarak birçok bedeller ödeme durumunda kalabiliriz.
Necati İLMEN
Dipnotlar
[1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya
[2] https://tr.wikipedia.org/wiki

Son Yorumlar