0.
Bu denemeyi zihinsel yeteneklerimi yarıya indiren bir iğnenin etkisinde yazdım. Ve felsefeden uzak okuyucuyu uzaklaştırabilecek hiçbir teknik tartışmaya girmedim. Hiçbir teknik kelime de kullanmadım. Burada sadece temel eserlerini beş defa okuduğum Kant’ın felsefesinin özünü kendi havsalamca sundum. Yazı sadece genel okuyucuya hitap etmemektedir. Aksine Kant uzmanı olan okurlar da bu makalede Kant’ın daha önce hiç yorumlanmamış bir biçimde tezahür ettiğini görebilecektir.
I.
Kant günümüzde Tanrı inancını sarsan ve metafizik yapmayı imkânsız kılan bir düşünür olarak okunuyor. Hele ki düşünceleri iyi ve mutlu yaşamaya bir rehberlik olarak değil de, felsefe fakültelerinde neredeyse sadece bilginin temellendirilmesine hizmet etmekten ibaretmiş gibi ele alınıyor. Benim iddiam odur ki, Kant’ı doğru okuyacaksak, o, Allah’a sımsıkı inanan ve metafiziği yıkan değil, aksine gördükleri maddi evrenden ötesine inanmayı reddeden kibirli bilimadamlarını metafiziği ve Tanrı’nın olanağını kabul etmeyi mecbur bırakan, metafizik düşünceyi ve Tanrı’ya inanma biçimlerimizi yeniden yapılandıran ve sadece felsefi bilgi adına değil, bireysel yaşamlarımızın şekillenişi adına, hem ahlaki yaşamlarımız hem de mutluluk arzularımız namına, rehberlik yapma kapasitesi yüksek bir düşünürdür.
Kant kendi çağında da sanıyorum böyle görünüyordu. Zira onun tilmizleri, Fichte, Schelling, Hegel, Schopenhauer ve Nietzsche, Kant’ı okuduktan sonra metafiziği imkânsız bir bilim diye tümden reddetmediler. Tersine Kant’ı basamak olarak kullandılar. Ve metafizik düşünceye yepyeni bir yön verdiler. Bu isimlerin her biri Kant’ın sistem oluşturan üç kitabını ve eleştirisini harfiyen tekrar etmediler. Aksine Kant’ın bu üç eleştiride kendi düşünce akışına göre dillendirdiklerini yenide yapılandırarak yeni sözler söylediler.
Benim bu makalede amacım Kant’ın bir sistem oluşturan üç kritiğini yeniden yapılandırarak ve onun söylediklerini, ima ettikleriyle beraber, yeni bir tarzda söyleyerek, Kant’ı Tanrı’ya inancı ve metafizik düşünceyi yıkan değil, aksine kibirli doğa bilimcilerini Tanrı’yı kabul etmeye mecbur bırakan ve sadece bir bilgi kuramcısı olarak değil, bir yaşam rehberi olarak da bizim için hala önemini koruyan bir düşünür olarak resmetmekten ibarettir. Sonda söyleyeceğimi başta söylemem gerekirse, Kant’ı üç kritiğiyle beraber bütünlüklü bir biçimde doğru anlayacaksak onu Müslüman bir sufi ve mistik deneyiminin felsefesini yapan bir arif olarak kabul etmek zorundayız.
II.
Kant’ın kilit düşüncesi özgür varlıklar olduğumuz ve bu dünyada özgür birer birey olarak ahlaklı yaşamlar sürebileceğimiz fikridir. Fakat doğa bilimcilerinin söylediklerine bakacak olursak, bizler doğanın katı zorunlu nedensellik yasalarına bağlı birer varlık olarak özgür iradeden tamamen yoksunuzdur. Kant bu kibirli doğabilimcilerine karşı ilk kritiğinde doğa bilimlerinin gerçekte olduğu haliyle olduğu doğa ve varlık değil de, salt bize göründüğü haliyle doğa ve varlık hakkında bilgi verebileceğini ispat etmişti. Bu konuya daha sonra döneceğiz. Fakat şimdilik vurgulamak istediğim husus, Kant için özgür birer varlık oluşumuzun kanıtlanmaya ihtiyaç duyan bir olgu değil, aksine varlığından sorgulamaya ihtiyaç duymadan emin olduğumuz bir hakikat oluşudur. Özgür birer varlık olduğumuza eminizdir. Aksi takdirde ahlaklı eylemlerde bulunamazdık.
Kant bu emniyeti ve iman duygusunu iki alana daha taşıyacaktır ahlak tartışmasında. Ahlaklı bir yaşamın mümkün olduğuna eminsek o halde her şeye gücü yeten, her şeyi bilen mutlak iyi olan Tanrı’dan da emin olmamız gerekir; eğer ahlaklı bir yaşamın mümkün olduğuna inanacaksak bizleri ölümümüzden sonra sonsuz bir yaşamın beklediğine de emin olmak zorundayız diyecektir. Bu kanıtları daha sonra açacağız. Fakat söylemek istediğim husus Kant için bizlerin Tanrı’ya, ölümsüzlüğe ve özgürlüğe imanımızın akli kanıta hiç ihtiyaç duymayan kesin birer hakikat oluşudur.
III.
Kant ahlak tartışmasını meşhur ikinci kritiğinde yapar ve Tanrı’ya, özgürlüğe ve ruhun ölümsüzlüğüne dair kesin imanı, daha sonra detaylandıracağımız üzere, ikinci kritikte tartışır. İkinci kritik, aynı zamanda, Kant’ın bir yaşam rehberi, bir mürşid-i kamil olarak söylemek istediklerinin başlangıçlarını söylediği yerdir. O halde onun ahlak yaşamı hakkında neyi savunduğuna bir bakalım.
Kant için ahlaki yaşam haz, çıkar ya da mutluluk peşinde koşmak değildir. Zira haz, çıkar ve mutluluk peşinde bir yaşam, bizleri bunların kölesi yapar. Kant için ahlaklı yaşam, Tanrı’nın iradesinin sorgulanmadan hayata dökülmesi de değildir. Zira Tanrı’nın iradesini körü körüne yerine getirmek ahlak olsaydı, doğru din ve yanlış din arasında bir ayrım imkânı kalmazdı. Aksine Kant için ahlaklı yaşam aklın yasalarının iradeyi belirlediği ve insanın “kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” buyruğunu hayata döktüğü yaşamdır. Kant için bu yasa bizim doğal varoluşumuzdan gelmez. İçimizdeki sesini sürekli duyuran bu yasa, Tanrı’nın ruhumuza mühür vurmuş kutsal sesidir.
Kant ikinci kritikte bu yasayı felsefi bir biçime sokar ve onu ahlak namına teklif edilen her türlü normun nihai mihenk taşı haline getirir. Kant için bu buyruğun felsefi ifadelendirilişi farklı formüller halinde ifade edilebilir. Bu formüllerden biri şudur: “Yaptığın şeyi sanki tüm insanlar için evrensel bir yasa olacakmış gibi yap.” Bu yasanın farklı bir felsefi formülü ise “karşındaki insan sanki senin için bir araç değil de bir amaçmış gibi davran” buyruğudur.
Ahlak yasasının bu ikinci formüllendirilişi, Kant’ı hayali bir amaçlar krallığının varlığını kabul etmeye götürür. Kant’a göre eğer ahlaklı yaşamı sürdüreceksek, birbirini kendiymiş gibi seven ve sayan, ve birbirini birer araç değil de bir amaçmış gibi gören tüm insanlar olarak, bir ‘amaçlar krallığı’nın yurttaşıymış gibi düşünmek zorundayızdır. Kant için bu amaçlar krallığının kralı Tanrı’dır. Fakat bizler bu krallıkta Tanrı’ya körü körüne itaat eden bireyler değilizdir. Aksine bizler bu krallıkta sanki birer yasamacıymış gibi, sanki birer parlamento üyesiymiş gibi, ahlaki yasaları oluşturma sürecini katılırız.
Dikkat edersek Kant’ta Tanrı, ahlaki yaşamda gerek içimizdeki kutsal ses olarak gerekse de amaçlar krallığının kralı olarak ahlaki yaşamın merkezinde yer alır.
Ve sanıldığının aksine Kant vahyi reddetmez. Kant’ta ahlak yasasının felsefi formülü hangi ahlaki normları benimsememiz gerektiğini bize otomatik olarak söylemez. Ahlaki norm teklifleri dışarıdan örneğin vahiyden gelir. Ahlak yasası bizlere din ve vahiy namına gelen hükümlerin doğruluğu ve yanlışını test etme kriterini, doğru dinle sahte din arasında ayrım yapma yeteneğini, dini hükümlerin mantığını ve maksadını anlama becerisini ve vahyin muhkem ve müteşabihini/semboliğini kavrama kabiliyetini verir. Yani Kant’ın ahlak kuramında dine ve vahye de ciddi bir alan açılmıştır.
IV.
Kant için Tanrı’nın ahlaki yaşamdaki yeri bunlardan ibaret değildir. Şimdi bu diğer yeri tartışacağım.
Kant için ahlaki yaşamın mümkün olabilmesi için ‘summum bonum’ yani ‘en yüksek iyi’ mümkün olmalıdır. “En yüksek iyi nedir?” diye Kant’a sorduğunuzda o size şu yanıtı verecektir: “En mükemmel ahlaki erdemle en mükemmel mutluluğun sentezi.” Fakat görüyor olduğumuz doğada bu ikisinin sentezini görmeyiz. Zira erdemli insanlar talihsizlikler yaşayabiliyor, erdemsiz insanlarsa mutlu olabiliyor. O halde Kant için erdemi ve mutluluğu sonsuz yaşamda bir araya getirebilecek bir Tanrı olmalıdır. Aksi takdirde ahlaki yaşamın bir manası kalmaz. Doğanın işleyişine hükmeden bu Tanrı, sonsuz yaşamda erdemle mutluluğu bir araya getirebilecek kadar doğaya ve evrene hükmedebilmeli, benim en mahrem sırlarımı bile bilebilmeli ve mutlak iyi bir iradeye sahip olmalıdır. Yani ahlak yaşamının mümkün olabilmesi için Her Şeyi Bilen, Her Şeye Gücü Yeten ve Sonsuz İyi bir Tanrı’ya iman etmek zorundayızdır. Bu iman bilimsel kanıtlarla ispatlamaz. Fakat bilimsel kanıtlardan çok daha kesin bir gerçektir.
Aynı şekilde ‘en yüksek iyi’nin mümkün olabilmesi için bizim ruhlarımız sonsuz bir yaşama sahip olabilmelidir. Zira hem erdem ve mutluluk ancak ölüm sonrası yaşamda bir araya gelebilir. Hem de en mükemmel erdeme ulaşabilmek, bizler için, sonsuz zamana yayılan bir çabayı gerektirir. Mükemmel erdeme ve en yüksek iyiye ulaşmak mümkün olmasaydı, ahlaki yaşamın bir manası kalmazdı. Ama bunlara ancak ve ancak sonsuz yaşamda ulaşılabilinir.
Kısa konuşursak, ahlaki yaşam eğer mümkün olacaksa hem Tanrı’ya, hem ruhun özgürlüğüne hem de ruhun ölümsüzlüğüne kesin bir iman, bu ahlaki yaşamın önkoşulu olarak bilimsel hakikatlerden daha yüksek bir hakikat değerine sahiptir. Zira ahlaki yaşam kesin olarak vardır. O halde Tanrı, ölümsüzlük ve özgürlük de kesin olarak vardır.
Esat ARSLAN
Makalenin devamını okumak için linke tıklayınız: KANT BİR İSLAM DÜŞÜNÜRÜ

Son Yorumlar