Peygamber güzelliğinin buram buram koktuğu tavsiyelerden biridir “ölmeden önce ölün” hadisi. Maksat bellidir, ölüm gelmeden önce ölmüş gibi kendinizi hesaba çekin. Vicdan terazinizde kendinizi tartın. Bugün artık bu kerteyi aştık. Artık ölmeden önce ölenler kervanının rotası başka güzergahlardan geçiyor.
Bugün altı yaşındaki kızımın gözlerindeki pırıltı bana onun hayata ve dünyaya karşı içinin ne kadar umut dolu olduğunu hissettirdi. Yaşamın en önemli belirtisiydi o ışık, ümit. İçeriden stadyum projektörleri gibi yanıyor ruhumun bütün karanlıklarını ışıtıyordu o parıltı. Yaşamak buydu onu onda hissettim. Ben ölüyüm dedim kendi kendime.
Benim gözlerim tezgâhta alıcısını bekleyen palamutların baygınlığıyla bakıyor hayata. Ümidimin çoğu mazinin kara topraklarına gömülmüş. Çok şey istiyordum ben de onun gibi küçükken. Hayallerim, ümitlerim taşıyordu her taraftan. Hayat içimdeki aslanı açlıkla, yoklukla, ümitsizlikle, kinle, terkle, sevgiyle terbiye etti. Artık mırıl mırıl uyuyacağım bir soba kenarı arıyorum. Kimse dokunmasın, görmesin, o huzurla gözlerimi kapayım bir daha açmayayım. İçim ölmüş çoktan. Emekli etmişim kendimi hayattan.
Gözlerimde ışık filan kalmamış. Anlam ve iyiliğe dair çabalarım, hayat enerjim sabaha doğru kamp ateşinin cılız közü gibi sönmek üzere.
Peygamberim gelse muhtemelen bizi sıra dayağından geçirirdi. “Ben size böyle mi ölün dedim” deyip avuçlarımıza cetvelin sivri kenarıyla vururdu. Yok ya vurmazdı. Onun gözleri de yüreği de ışıl ışıldı. Kalbi herkesten diriydi. İçinden gelirdi belki ama engellerdi yeri göğü dolduran merhameti eminim.

Ne var ki onun merhametli oluşu, bizim bu dayağı hak etmediğimiz anlamına gelmiyor. Kızımın gözlerinden içime dolan ışığı aynada bulamıyorum. Öldün sen diyor gözlerim. Öleceksin. Ölmüşsün. Ölme.
Ahmet BAYRAKTAR

Son Yorumlar