Orman: “Bir Şeyle Çatışmanın Yolu, Onunla Bağ Kurmaktan Geçiyor.”

Ev Öldü Ben Ağaçları Seyrettim” son çıkan öykü kitabınızın adı. Kitap adından ziyade bir şiirin bir mısraı gibi bu. Etkileyici, düşündürücü… Dileriz okuru bol olur. Kitabınızdaki üçüncü öykü kitapla aynı adı taşıyor. Burada ev öldü” derken bir kişileştirme yapıyorsunuz. Bu kişileştirme ile neyi kastediyorsunuz?

Teşekkür ederim Muaz Bey.

Ev, anne rahmi, sığındığınız bir ağaç kovuğu, dağ yamacında bir kayanın altı, çocukluğunuzun geçtiği bir ev ya da bahçe olabilir. Okurun bunu belleğinde nasıl taşıdığını bilemem. Çünkü her okurun biricik yaşam deneyimi var. Evin ölümü, saydıklarımın yokluğunu tasvir ediyor. Ama kötülük de ev fikriyle bütünleşebilir. İnsanlığın haysiyetini yerle bir eden, tarihsel kırılmaların kenarında duran insanlar da kötülüğü sığındıkları, yarar sağlayan bir ev olarak görebilirler. Auschwitz kurbanlardan önce Hitler’in evi, ini, meskeni değil midir? İnsanlığın haysiyetine dadanan insanlar da kötülüğü sığındıkları, yarar sağladıkları bir ev olarak görebilir. Kötülük de bir evdir. Yalnızca kötü insana bunu atfedemeyiz, iyilikle bütünleşmiş bir ruhun bile rüyası olabilir kötülük. Bu hayal edilendir yalnızca. Adorno’nun “Çiçeklerin üzerine düşen dehşet gölgesi algılanmadığı anda bahar dalı bile yalana dönüşür…” Evin imkânı, evin anlamı eğer okurun ruhuna gölgenin mülküyle düşmüyorsa, buradan yaşamın kendisinden bahsedemeyiz. Evle insanın yaşam, ölüm, yokluk, varlık ve belleği aradığı bakışının avuntusunu göstermek istedim.

Gücün nesneye taptığı bir zamandayız. Nesneler kişiliklerden, ruhlardan önce kendini gösteriyor. Bunu yapanlar da kişiliklerinden ve ruhlarından sıyrılmış biz insanlarız. Ev, barınak gibi basit anlamıyla bende neşet etmiyor, soyut, ruhsal yokluğun içinde çekip çıkardığım, çocukluktan kalma hafıza ritmidir. Mazoşist bir anlamda söylemiyorum bunu, evin coğrafi tanımını, bireysel çelişkisini, kayıplarıyla bana gösterdiği hissiyatına yönelimimi belirtmek isterim. Eski zamanın hatırası var yalnızca; eskinin kokusu, penceresi, rengi yok artık. Evin ölümü, terk edişi, yokluğu, yalnızlığı ve bunun sonucunda insanın yüzünü döndüğü bir sığıntı alanı olarak doğayı tarif ediyor. Bir hücre, bir siper, bir maden ocağı, bir tarla, bir mülteci kampı da sizin için ev olabilir. Ruhunuzda ne üzere ikamet ettiğinizle ilgili. Gidilmek istenen, kaybedilen ve hiçbir zaman bir daha dönemeyeceğim bir yerdir ev benim için. Ya da Nietzche’nin ev sahibi olmamam, iyi talihimin bir parçası sayılabilir, tespiti benim yazarlığıma evsiz ve vatansız biri olarak iyi gelebilir.

Genelde öyküleriniz çok yoğun, lirik, şiirsel bir üslupla kaleme alınmış. Kısa, devrik, bazen de tek kelimeden oluşan cümleleriniz var. Okur metinlerinizden etkileniyor, kendini hikâyenin içinde hissediyor. Şiirle aranız nasıl? Bu kadar yoğun, derin, içli öyküler yazmanızın nedenleri hakkında neler söylersiniz?

Yalnızca bir şiir okuruyum. Okurun metinden etkilenmesi sevindirici, fakat metin okura ne verebiliyor, düşünsel dünyasında yeni bir gedik açabiliyor mu? Nüfus politikasına vurduğumuzda milyonda on kişide düşünsel gedikler açabiliyorsa ne mutlu. Kaybolmuş yaşamın izlerini, bir insanın kırışmış alnında ya da yüzünde, sokakta yerinden sökülmüş bir ağacın hatırasında, oyulmuş dinamitlerle patlatılmış bir dağın bağrında kolayca görürüz. Ama yalnızca bunu görmek bir işe yarar mı? Sanmıyorum, insanı derin çizgilerinde akan geçmişinde, sokağı ağaçsız halinde, dağı da kazınmış bağrında seyredip hikâyesinin dehlizlerine indiğimizde bulabiliriz. Şiirsellik hem içimdeki çocukluğun doğaya bakışıyla hem de yaşadığım toplumun hafızasıyla ilgili, diyebilirim.

Ev Öldü Ben Ağaçları Seyrettim” adlı öykünüzde “bitmemişti babamla hesabım. Taşıyorsam ondan bir uzvu, üstüme giyinmişsem ondan kalan ruhu, ölçmüşsem kendimde onu, bitmez tükenmez yalnızlığa koşmuşsam, derdimde gezinmiş, baba” denen ayaklı devletten sıyrılamamışımdır.” diyorsunuz. Sorunlu bir baba imgesi var öykülerinizde. Anne imgesi ise aksine olumlu. Sorunlu baba imgesi ile alakalı neler söylersiniz? Aynı zamanda baba ve devlet imgesi özdeşleşmiş. Neler söylersiniz bu hususlarda?

Belki de en sorunlu olan annenin hikâyesidir. Varlığını anımsadığımızın mevcut yokluğuna daimi meyil, özleminin her an evrildiği bir arayış, bir boşluğu yücelterek ikonalaştırmak. Sorunlu olan anneye atfettiklerimiz ve o anneye atfettiklerimizin bizim hikayemizi değiştireceği sanrısı. Sorunlu olan budur. Bu kadar bağlanmak, toz kondurmamak ne kadar sağlıklı? Kompleksli, yas halini ortadan kaldırmama, ölümü kişiselleştirip savunmaya geçmek, kaybettiğiniz kişinin bilincini kullanmak, bir yerden sonra benliğinize karşı tiksinme durumuyla karşılaşıyorsunuz. Anne meselesini yazmak, özbilinç kazanmanın, çatışkılı aşağılık kompleksinden kurtulmanın arzusudur.

Annenin yokluk imtihanıyla yazarak yüzleşmek. Kesin olan bu. Baba konusuna gelecek olursak, bu kurmaca bir metin. Kimliklerinden arınmış bir insan olarak düşündüğümde, babanın yokluğuyla imtihan olmamak, babaya vurmayı daha kolaylaştırıyor. Ayrıca sorunlu baba imgesi yalnızca bir öyküde geçiyor. Metnin tamamında bundan bahsedemeyiz. Annenin yokluğu, babanın varlığından ağır basınca, anne imgesinin gücü varlıklaşıyor. Çünkü anneyi yaşatma eğilimi babayı öldürme istencine bulanıyor.

Güçlü ve iktidar sahibi babayı, sevgi ve merhamet noktasına indirgemeye çalışıp yenilgiyi tattırmak arzusundadır çocukluk. Babanın gölgesindeki karanlık, çocukluğun babayı sevgiye çekme umutsuzluğuyla haşır neşir. Bunun imkân ve bekleyişi, şu anki kavrayışıyla ilgili değil; çocukluk özlemi, özlemin babayı sevgiye çekmesi, babanın sevgiye dönmemesi, çocuğu yetişkinlikte öfke örüntüsüyle diri tutar. İşte bir şeyle çatışmanın yolu, onunla bağ kurmaktan geçiyor, diyebilirim.

Öyküde, baba, derinlik çarkıyla devletin temsiline soyunur. Çünkü her şeyin bekçisi evde babadır. Onun gözetiminde her şey kıpırdar ya da hareketsizleşir. Gayretkeş akıl ve akıldışı kavramların ötesinde konuşabilecek meseleleri ruhtan koparmak, insani öfkeyi ve geçmişteki baba gölgesine de samimiyetsiz yaklaştırır. Safdilliğe dönünce babaya yönelmiş geçmişi, babadan azad edecek geleceği ayırt edebiliriz sanırım. Henüz açık bir dille yaklaşma cesaretim yok.

Çoğu öykünüzde anne, avlu, bahçe, ağaç birbirinden ayrılmaz imgeler. Bunları çok sık ve bir arada kullanma nedeniniz nedir?

Mekân ile olan ilişkim, içimdeki duygusal buhran ve annenin yokluğunun dayandığı eşik diye tabir edebilirim. Noksanlığın insanın üzerine akıttığı bir varlığın bilincini yok sayamayız. Bir şey yok olur, ama o şey size öznenin yerini değiştirerek, kılıktan kılığa girerek gelir. İlk ölümümüz annenin rahmine düşmekle başlıyor, oradan çıktığımızda büyüdüğümüzde, yaşamın içinde yürümeye başladığımızda ölümümüze çalıştığımız kesinleşir. Yalnızca ne zaman öleceğimizi bilmeyiz. Anne, avlu, bahçe, ağaç Anadolu halkları hayatın temsiliyetini bu kavramlara bağlar çoğunlukla. Genel anlamıyla konuştuğumuz, büyüdüğümüz, hafızamızın ayırdına varabildiğimiz, bereketin ya da bolluk minvalinde nefes aldığımız kavramlar olarak adlandırabiliriz. Yaşam benim için anne, avlu, bahçe, ağaç ekseninde süregelen bir mucize.

Nakışlı Yorgan Kenarları”, Lazkiye-Halep Yolunda Görmüş Olanın Yalnızlığı” öykülerinde nostaljik nesne radyo ve Bağdat Radyosu Haysiyet Meselesi” öykünüzde ise yine nostaljik nesne olarak tren yer alıyor. Neler söylersiniz?

Kolektif hafızada, aile, ulus ya da dönemin nesli esas alınır. Grupların ayrışarak ya göç, ya direniş, ya da inşa sürecine dayanır. Tren ve radyo da hatırlamaya yönelik bir atıftır. Tarihsellik toplumlara özgü nesnelerin yaşamın içindeki görünürlükleriyle rastlamamızı sağlar. Rastlantı, yaşantının kendi içerisinde saklı tuttuğu hatıralarda, eşyalarda, yollarda, istasyonlarda öne atılabiliyor. Kat edildiği müddetçe zihnimizi ve ruhumuzu ayrı cephelerden saracak bir renkliliğe dönüşebiliyor. Çünkü hafızanın hangi imkan dahilinde ne zaman, nerede önümüze çıkacağını çoğunlukla bilemeyiz. Kurmacadaki detaylar bazen okuyucunun zihnine uğrayan, geçmişin izlerinde dolaşan bu gibi yolculuklarda kendini bulması doğal. Çünkü coğrafyanın yapısına işlenmiş değerlerin arasına nesneler de karışabiliyor. Radyo, aldığı özel adla zaten kimlik belirteci olarak ortaya çıkıyor.

İki öykünüzdeki kadın kahramanlardan biri altı parmaklı. Bir tane fazlalık var. Bu öykülerde neden altı parmaklı kadın kahramana yer verdiniz? Altı parmak metaforu neyi ifade ediyor?

Yalnızca kurguda birbirine bağlamak için böyle bir ayrıntıya başvurdum. İnsanların belirli noktalarda buluştuğu, hikâyelerin kesiştiği noktayı tam anlamıyla netleştirmek lazım. Kurguda birkaç hesaplama ve kesişmeyle bu yapılabiliyor. Ben de bu yolu seçtim.

Sinesinde Bir Dağ Büyür” öykünüzün adında ve diğer öykülerinizde dağ metaforu çok kullanılıyor. Alttan alta bir dağ hüznü, bir dağ heybeti, bir dağ yalnızlığı, bir dağ rüzgârı, bir dağ sessizliği kendini hissettiriyor. Sizin için dağ metaforu neyi ifade ediyor?

Dağ öyküsünde, beni hayli meşgul eden bir sistem eleştirisi var. Politik bir hamle olarak dağa bakmak, dağa çıkmak ve dağdan inmek anlamsal dağılımlarıyla farklı bir yöne evrilebilir. Dinlerde dağ, kutsal sayılır. İlahların ikamet ettikleri yerler olarak toplumlarda karşılık bulur.  Sina Dağı, İslam dininde ve Yahudilik’te Allah’ın Hz. Musa’ya göründüğü ve onunla konuştuğu yer olduğu için kutsallık atfedilir. Homeros’ta dahi ilahların tepelerden inerek insanlara yardım ettiği sonra da tepelere çıktığı anlatılır. Dağ olmayan yerlerde bile insanlar yüksek kuleler inşa ederek, bu münzevi ve sığınak gördüğü alana ruhen taşınmak ister. Kişisel deneyimim ve çocukluk hafızamla dağ için şunu söyleyebilirim: İnsanın bakarken kibrinin yok olduğu bir nokta. Öyküdeki metafora gelecek olursam, evin içindeki umudun bir anda ortadan kalkıp derde bürünmesi. Evin içinde yaşayanlara reva görülen yaşamın, acının doruğuyla ortaya çıkması ve bir kez daha karanlıkla bunun örtülmesi. Delik dam, aydınlık evin bir anda bayrakla örtülüp hem her şeyin unutulması hem de evin karanlık içinde kalması, bu topraklarda her türlü düzensizliğin, haksızlığın bayrakla örtüldüğü gerçeğini açık eder. Aynı zamanda dağ gibi bir dert bırakır ailelere.

İnsanın dirisinden çok ölüsüne değer veren, ölüsünü seven bir toplumda yaşıyoruz. Sizin öykülerinizde de ölüm çokça yer alıyor. Neler söylersiniz bu konuyla ilgili?

Ne dirisini ne de ölüsünü sevebilen bir toplum. Ölüyü de araca dönüştürmek için sevmiş gibi yapıyor. Çürümüş, ikiyüzlü, adalet duygusunu önce bireylerde yitirmiş çürüğe çıkmış bir toplum. Bütün halklarıyla böyle bir toplumuz. Burada yaşayabilmek mucize bana göre. Hakikati söylersiniz dışlanırsınız, yanlışı düzeltirsiniz kötülenirsiniz, özgürce yaşamanın yolunu seçersiniz ayıplanırsınız, hak savunurken haksızlığa uğrarsınız, her şeyi yumuşatarak ya da söylemeyerek kenarda bekletilirsiniz, sinsilerin arasında korkunç ilan edilirsiniz. Sanat eserine uyarlayacak olursak, onu bir eğlenme aracı gibi görmenin ucuz, vasat, alkış toplayan bir yanı var. Ölüyü bir esere alkış toplasın diye gömdüğünüzde, alıcısı da fazla oluyor. Burada bakacağımız nokta eserin kendi ruhani yolu mu, tüketicisinin alkışı mı? Ben ruhani yoldan yanayım. Alkışlar bir yerden sonra kronik bir hastalığa dönüşüyor. Böyle bir toplumda bütün evlerden kovulduğumu hissediyorum ama kendi bahçemi de yarattım.

Kitabınız iki bölümden oluşuyor. İkinci bölümdeki Lazkiye-Halep Yolunda Görmüş Olanın Yalnızlığı” novella tarzında yazılmış. Coğrafyamızda yaşanan insan kaçakçılığı ve çatışmalar da dahil birçok olumsuzluğu, kötülüğü konu ediniyor bu öykü. Öyküyle ilgili değerlendirmelerinizi öğrenebilir miyiz?

Öykünün büyük bir kısmı Suriye ve Irak arasında geçiyor. Yer yer Kilis ve Antakya da öyküye dahil oluyor. Coğrafyada yaşanan acılar Ankara’dan öteye geçmiyor. Bu aynı zamanda bireylere yüklenen tarihsel bir bakıştır. Daha çocukluktan dizayn edilmiş birey, politik ve insani yargılarını değiştiremiyor çoğunlukla.

Yalnızca kendi sığıntısıyla, korkusuyla varlığını güçlendirmek için başkasını ötekileştirme, yok sayma üzerine bir çaba geliştiriyor. Sığıntı ve korkuyla sürdürdüğü yaşam, kendi kimliğine bulandırdığı hamaset söylemlerle yerini sağlama almaya çalışıyor. Ama sırtını dayadığı sistem, koltuk, iktidar bir gün onu da ayakları altına alacak, farkında değil.

Yaşadığım coğrafyada yüklendiğim deneyimlerin yazarlık edimimde büyük bir etkisi var. Aslında nerede yaşadığınız önem arz etmiyor vicdani bir sorumluluk hissetmek adına. Fakat, kimliğiniz yazdıklarınızın önüne geçtiğinde orada edebiyat değil şov başlar. Ermeni, Kürt, Türk, kadın, erkek olmanızın yazarlık serüvenine bir şey kattığını düşünmüyorum. Halkın kimliğine yönelik algılar, yıkıntılar, ölümler işte burayı iyi kazımak gerekiyor. Biçimsel ahlak, toplumsal seçime yönelik alanı belirliyor. Yazının karşılaşacağı en zor alanlar toplumsal meselelerin kuyularında dolaşmak. Bunu yapmak istiyorum, hem ahlaki olarak hem de seçim olarak.

Yazmak, her metnin başında kendini parçalamak, dağıtmak, kırıntılarını toplamaya benzer. Bu kadar parçalayan, dağıtan, kırıntılara dönüşen bir insan kendini bir yere konumlandırabilir mi?

Son olarak neler söylersiniz? 

Bilge Karasu’nun sesinden güç alarak: Söylenecek çok şey var ama söyleyerek bunlardan kurtulunur mu?

Teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Mustafa ORMAN

  • 1987’de doğdu.
  • Marmara Üniversitesi, Gazetecilik bölümü mezunu.
  • Derdin İncinmesin, Ovada Paldır Küldür öykü kitaplarıyla Annem Gittiğinden Beri Çiçek Ekmiyoruz Bahçeye romanı Everest Yayınları tarafından yayımlandı.
  • Ovada Paldır Küldür ile 2020 Fakir Baykurt Öykü Ödülü’ne, Annem Gittiğinden Beri Çiçek Ekmiyoruz Bahçeye romanıyla da 2023 Vedat Türkali Roman Ödülü’ne değer görüldü.
  • “Erivan Radyosunun Sesi Nerede?”, “Evler, Yüzler, Taşlar” belgesellerinin yönetmenliğini yaptı. İndependent Turkish’te haftalık yazılar kaleme almaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir