Modern zamanlarda din hakkında her şeyi konuştuğumuzu sanıyorduk ve Tanrı inancı ile ilgili olarak son 300 yılda söylenenlere ilave edilecek yeni bir şey yoktu! Kant, Tanrı inancına karşı akıl fikrini ortaya atmış, Ludwig Feuerbach dinde beşeri özlemlerinin yansımasını görmüştü. Marx, dini halkın afyonu olarak tanımlamış, Freud inançlar dünyasında çocukça kuruntular aramış ve nihayet Sartre, dini, insan özgürlüğüne yönelik bir tehdit olarak yorumlamıştı.
19. yüzyıl ortasında Marx, din eleştirisinin yeterince yapıldığını ve artık dine duyulan ihtiyacı yaratan sosyal sefaletle uğraşmak zorunda olduğumuzu ileri sürüyordu. Din olgusunda ikili bir yapı gördü: Din hem yoksulluktan bir kaçış ama aynı zamanda bu sefalete karşı bir “protesto” eylemi idi.
Ancak bu tür tepkiler abartılmamalıdır, çünkü dindarlar sefaletin gerçek nedenlerini hâlâ kavramış değillerdir. Ve dini yanılsamalara hapsolmaları nedeniyle tepkileri ‘konformist’ bir isyan olmaktan öteye geçmez. Mesela Batı’da, Corona krizi sürecinde bir teselli olarak, Hölderlin‘in şiirini okumamız tavsiye edildi hep: “Tehlike neredeyse, çare de oradadır”. Patmos(1803) şiirinde geçen bu söz ümitvar olmamızı ister. Çünkü “Tanrı yakındır ve kavranması zordur”. Hatırlayalım: Fransız İhtilali sonrası umutlar sönmüş, insanlar derin hayal kırıklığına uğramıştı. Hölderlin de o sıralar tiksinti içinde hızla politikadan uzaklaştı ve Tanrı’nın hayatımızdaki yerini aramaya koyuldu. Aslında bu yeni bir olay değildir, Avrupa tarihinde sıkça tekrarlanan bir süreçtir.

Elbette tersi de doğru olabilir: Kurtarılacak bir şeyin olduğu yerde tehlike de büyür. Buna karşın güvende olma duygusunu yok etmek kolaydır. Çünkü ne kadar güvenli olursanız olun, en küçük rahatsızlık bile ürkütücüdür. Aynı zamanda, huzur içinde yaşarken içimizde yeni bir ‘şey’ arzusu doğar. Biliyoruz ki, tarih yarattığı statükonun hasmını da üretiyor. Hölderlin yukarda anılan şiiri Kont Landgrave Friedrich‘e adamıştır.
Halbuki Kont bir yıl önce, 78 yaşındaki devrin ünlü şairi Friedrich Gottlieb Klopstock‘tan Aydınlanma’nın soğuk yüzüne karşı koymak için aşkın bir şiir yazmasını istemişti. Yaşlı Klopstock artık kendini yetkin hissetmediği için topu Hölderlin’e atmıştı…
Bu yol bizi ister istemez Max Weber‘e götürüyor. 1917 yılında verdiği, “Meslek Olarak Bilim” başlıklı bir konferansta şunları açıklar: Artan entelektüelleştirme ve rasyonalizasyon, prensipte hiçbir gizemli, öngörülemez gücün olmadığı, kişinin – ilke olarak – her şeyi hesaplayarak kontrol edebileceğine dair inancı pekiştirdi. Ama bu aynı zamanda ‘dünyanın büyüsünün bozulması’ anlamına geliyordu. Bu anlayış yeryüzüne hızla yayıldı: Modernite sekülerdir, insanların artık dini teselliye ihtiyacı kalmamıştır.
Dinler tarihine üstünkörü bir bakış bile bu yaklaşımın yanlış olduğunu ortaya koymaktadır. Modern çağlar – 19. ve 20. yüzyıl – dini açıdan bir canlanma çağıdır. Dünya tarihinde, son 200 yılda olduğu gibi çok sayıda din kurucusunun ortaya çıktığı bir başka dönem yok gibidir. Max Weber bu gelişmeye kör değildi: “Pek çok eski Tanrı, büyüsünü yitirmiş ve bu nedenle kişisel olmayan güçler biçiminde, mezarlarından kalkıyor, hayatımız üzerinde otorite kurmaya çabalıyor ve birbirleriyle ebedi mücadelelerine yeniden başlıyor.” Diğer her şey de sizi şaşırtmalı. Özellikle belirsizlik dönemlerinde, kurtuluş ya da uyanış rüyası baskın hale gelir. Ve her köşede bir kurtarıcı bulursunuz.

Din kavramını geniş biçimde ele alırsak, 20. yüzyıl “dinler asrı” olarak nitelenebilir. Örneğin Adolf Hitler (İnanç olarak siyaset) ve Mao Zedong (Dini yok etme amentüsü) Beatles (Sarhoşluk, Meditasyon) ve Bob Marley (Tanrısal Titreşimler) çok açılımlı din kavramını önümüze seriyor. Ki bizde arabesk müziğin dinsel yönü henüz tartışılmadı bile. Yine Batı’da birçok solcu entelektüeli bir süre büyüleyen Bhagwan Rajneesh (1931-1990) ve ateizmi bir dine dönüştürmeye kalkan Amerikalı Madalyn Murray O’Hair (1919-1995) unutulmamalıdır. Türkiye’de dindar-muhafazakâr çevreler de bir bakıma onlar gibi kafalarında yeşerttikleri hayallere inanmaktadır.
Luther, 1529 tarihli Büyük İlmihal’de “Yüreğinizi koyup kendinizi teslim ettiğiniz her şey sizin gerçek Tanrınızdır” yazmıştır. Ve bu konuda çok haklıydı. Çünkü insanların yeryüzünde Tanrılaştırmadığı hiçbir şey kalmadı! Öte yandan, – neredeyse – bu Tanrıların tümü, bir diğerine tahammül edemeyecek ölçüde kıskançtı. Luther’in vaazlarının özü buydu. Bu nedenle Batı’da ‘ilmihal’ geleneğini yarattı.
Artık Batı tarihinde her ideolojinin mutlaka bir aşk kitabı vardır. Ancak ideolojiler, dinler gibi kesin inançlı müminler ister. Sovyetler Birliği, Stalin’in ölümünden sonra kişilere tapınmayı yasadışı ilan ettiğinde, Çin Komünist Partisi, “Mao’ya inanmak; batıl bir inanç değil, hakikate tapmaktır” bildirisi yayınlamıştır.
Sufiler nezdinde insan-Tanrı ilişkisinin hayatiyet noktası kalptir; zira kalp hem ilâhî tecellinin mazhariyet mahalli, hem de nazargâh-ı ilâhîdir. Bu yüzden, İbn-i Arabi‘ye göre, bir kimse şeylerin doğrusunu kalbiyle anlamaya çalıştığı ölçüde Allah’ı anlayabilir. Gazali, zekâdan kalbe geçmek isteyen talibin en iyi bilinen örneğidir. Kant, aklın mürşitliğine inanmakla birlikte, insana güvenemiyordu. Zira kişi aklını takip ettiği ölçüde sürekli bir daralma içinde olacaktır. Ancak nefsini(içgüdü ve dürtülerini) öldürmek herkese nasip olmaz. Bireysel ya da toplumsal bağlamda bu arzunun belki bir karşılığı olabilir ama bir müessese olan devletin çağdaş değer ve ilkeleri kollaması, rasyonel hareket etmesi gerekmektedir. Ki Atatürk‘ün Batı’ya rağmen modernleşmek istemesi bin yıllık devlet aklının bir sonucuydu.

Şimdi Batıyı ‘oryantalizm’ ile suçlarken, kendimiz medeniyet düşmanlığı ile ‘okzidentalizm’ yaratmıyor muyuz? Hoşgörüye değil, kesin ve tek boyutlu bir kültüre inanmaya başlamadık mı? Zümer Suresi, 18. ayet “Onlar her sözü dinler en güzeline uyarlar” Müslümanlar için inmedi mi? Ya peki, sekülarizmin suçu neydi? Batı’da, aklı terkeden ve şirke batan ruhban sınıfı reddetmek değil miydi?
Elbette, kişinin gönlünün bağlı olduğu bir şey ya da biri bulunur; ancak onu bir şekilde ilahlaştırdığını iddia etmek hoş görülemez. Hepimiz ömrümüz boyunca kalbimizi bir ideale – doğru veya yanlış – bağladık. Zaman içerisinde ufkumuzu genişlettik ve daha akıllı hale geldik. Bundan doğal ne olabilir? Bugün ilahiyatçılar bize – haklı ya da haksız – herkesin kendilerini takip etmeleri gerektiğini öğretiyorlar! Bu, eski köye getirilmiş yeni bir adettir. Ve her türlü baskının önünü açan ve ölümün ötesini de yöneten bir anlayıştır. Aydınların, dinin bir sığınak işlevi gördüğünü ve ondan kaçış imkânı bulunmadığını bilmesi şarttır. İbn-i Rüşd‘den yola çıkarsak, halkın bin yıl sonra da ancak din ile ikna edilebileceğini düşünmemiz gerekir. En azından okur yazar kimseler Tanrı’nın ne ve kim olduğunu yeniden düşünmelidir. Dini, din adamlarının elinden kurtarmak ancak böyle mümkün olur.
Alattin DİKER

Son Yorumlar