Üniversite yılları…
Yurt hayatı…
Odada kireçtaşı tuğlasından kazıyarak yaptığımız bir ocağımız vardı; Üzerinde tatsız yemeklerimizi pişirir ve ucuz giysilerimizi kuruturduk. Haftada en az bir kez halimize yanıp yakılan spirali değiştirmek zorundaydık.
Muhtemelen fakirlikle zenginliğin ortak yönündeki tek talihsizliktir bu; eşyalara çok fazla zaman ayırmak. Birinde tamahına dur diyemeyip önemli olmasa bile vazgeçemediğin, diğerinde can sıkıcı olsa bile zorunluluktan atamadığın eşyalara…
Hatta gereksiz şeyleri biriktirmek gibi psikolojik bir hastalığı da olmalı insanlığın. Yanılmıyorsam bilimsel adı dispozofidir. Paçavra krallığı…
O zamanlar dikkatimi çeken bir konu vardı; Tavuk göğsünden daha sık-sık aldığımız metal spirallerın kutuları üstünde erotik görüntülü kız resimleri vardı. “Ne alaka” derdim, beynimi zorlayarak. Belki de aydınlanmaya doymayan bir şirket, spiraller aracılığı ile yolunu bulduğu fakir mutfaklarda kadınlara istenmeyen hamilelikleri önlemenin yollarından birini, -spiral koydurmayı- teşvik ediyordu. Ya ürettiği spirallerin kutusuna erotik “Aslı”ların resimlerini yamayarak, ürününün ısısının gücünü aşkının şiddetinden alev-alev yanan “Yanık Kerem”in ateşine mi bağlıyordu?
Yıllar sonra, bu sorunun cevabını Samuel Phillips Huntington‘un “Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden İnşası” kitabında buldum; yazarın, kültürün bir yılanın kurbağayı yuttuğu gibi yavaş yavaş her şeyi yutacağına dair tahminini okuduğumda.
Demek ki, modern dünyada erotizm cinsel değil ekonomik bir tutku yaratacaktı.
“Binbir Gece” masallarında erkekleri baştan çıkaran ve ayaklarını öptüren güzel kızlar, bu kez “Binbir Gece” otomobil galerisinde, kendilerini baştan çıkaran metal arabaların radyatörünü falan öpeceklerdi. Bundan sonra içten cinsel duygularımızı, spor giyimli bakire kızların reklamlarda önlerine koydukları siyah dev traktör tekerlekleriyle paylaşacaktık. Karınız artık sizi çöp atmak için dışarı yatak giysisinde çıkan ulusal Bovary’ye değil, yeni satın alıp evinize getirdiğiniz ve gidip gelip sürekli baktığınız kazan seti kutusunun üstündeki sarı saçlı kıza kıskanacaktı.
Modern dünyanın “Kamasutra”sı bir erkekle bir kadının değil, bir kadınla bir elektrikli süpürge, bir erkekle bir buzdolabı arasındaki cinsel ilişkiyi anlatacaktı.
Böyle de oldu.
Huntington ünlü kitabında gelecekteki savaşların siyasi liderler ve ordular arasında değil, kültürler ve dinler arasında yapılacağını savunuyor. Yeni dünyada askeri-politik ittifaklar koltuklarını kültürel ittifaklara devredecek. Yeni çağ, gücün kültürünün değil, kültürün gücünün hegemonya çağı olacak.
Huntington’ın “Uygarlıklar Çatışması” olarak adlandırdığı bu yeni dönemin temeli kapitalist Batıyla komünist Doğu arasındaki Soğuk Savaş’ta popüler kültürün siyasete (askeri-politik güce) karşı kansız zaferiyle atıldı ve böylece bir geri döndürülemez küresel süreç başlamış oldu.
Bu tez aynı zamanda Batı için bir uyarıydı; yeni kültürel ve dini birliklere karşı seferberliğin önemi konusunda bir uyarı. Bu olası yeni ittifaklardan biri köktendinci İslam birliği, diğeri ise modern bir güç olarak ortaya çıkmakta olan Uzak Doğu ülkelerinin birliği olacaktır. Şimdiden ilk olasılık -İslam Birliği- ortadan kalkmış gibi görünüyor ve Batı bir sonraki hedefe-Çin’e odaklanmış.
Huntington bu tezine göre çok eleştirilse de artık üstün kültürler, Neon Yılan oyunundaki küçük yılanları yutarak büyüyen bir yılan gibi önüne çıkan her şeyi yutuyor. Yutmasa bile, her şeyi kendisinin bir unsuru, bir hizmetçisi, bir alıcısı, bir vaizi olmaya teşvik ediyor. Kültür, sahip olduğu yeteneklerle markalaştırdığı ürününün alıcısını da markaya çevirir, en azından onda böyle bir ünlülük duygusu yaratır. Coca-Cola ününü alıcısıyla paylaşıyor, iPhone her müşterinin kulağına “Sen de bir iPhone’sun!” – diye fısıldıyor vs…
Modern kültür her şeyi nesneleştiriyor. Kendini dünyaca ünlü bir marka gibi hissetmek isteyen insanları, ceplerindeki, üzerlerindeki, evlerindeki marka düzeyine “yükselterek” onlarda kolayca sahip oldukları ünlülük mutluluğu yaratıyor.
Artık seçilmiş insanlar kültürü değil, kültürün kendisi insanları, hem de sıradan insanları temsil ediyor, onların popüler biri olmasını sağlıyor. Masallardaki “altın elma”, onu yiyen padişaha ölümsüzlük vadettiği gibi, kültür de “altın elmasını” her kim alırsa padişah olacağına inandırıyor.
Medeniyet “altın elma”larını -markalarını, sembollerini- yaratmakla aynı zamanda hem de kendisini mitolojiye dönüştürüyor.
Tüm servetini teslim ederek günlerle, bazen haftalarla kimsenin telefon açmadığı iPhone 12’ye sahip olmakla kendisinin de en son kültür modeli olduğunu düşünen milyonlarca insan, aslında global şirkete dönüşmekte olan modern uygarlığın gizli seçmenleridir. Hangi markaları seçerlerse seçsinler, dünya bu markaların etrafında döner. Bunu Amerika’daki son seçimlerde gördük. Facebook ve Twitter’in bir dünya süper gücünün başkanını “izole etmesi”, aslında kültürün siyaset üzerindeki gücünü gösterdi. Aynı güç bir zamanlar Obama’yı başkan yapmıştı.
Ekonomi, kendisini sanatın güzellikleri altında sundukça, sanatın hizmetkârı olur. Bugün piyasaya çıkan herhangi bir fikir, herhangi bir ürün sanatın bayrağı altına girmeden amacına ulaşamaz. Bugünün politikacıları da daha geniş, heterojen kitleleri etkileyen futbol takımları, yönetmenler, yazarlar, oyun programcıları, reklam ajansları, ralli pilotları değil mi? Onlar olmadan bir ülkenin siyasi başarısı sadece mevsimlik olabilir. Bugün ekonomi gibi, siyaset de estetik açıdan hoş olmalı. Erdoğan’ı siyasi konuşmalarında şiir okuduğu için eleştirenler, içinde yaşadıkları dünyadan habersiz olmalılar. Siyasi düşünceyi şiirin estetik güzelliğiyle paketlemek ve alıcıya ulaştırmak modern bir yaklaşım. Bu hem de politikanın gücünü arka plana ittiren kültürün gücünün bir göstergesidir.
1960’larda popüler kültürün aya ayak bastığı dönemde Theodore Adorno, kültürü yönetimden ayırmanın giderek zorlaştığını söyledi. Günümüzde popüler kültür kadar popüler olan çokkültürlülükten bahsetmek de birçok düşünüre göre postmodern sömürgecilikten bahsetmek demektir. Nasıl popüler kültür Batı merkezli modernizmin gölgesiyse, çokkültürlülük de Batı merkezli postmodernizmin gölgesidir ve her iki durumda da bu gölgelerin karanlığında kalanlar kolonial ve postkolonial ülkelerdir.
Avrupa Parlamentosu 1996 yılında tüm resmi metinlerde “ırk” kelimesinin kullanılmasını yasaklamış olsa da, bu, çokkültürlülük kavramının siyasi değil kültürel ırkçılık olduğu gerçeğini gizlemek için çok azdır. Çokkültürlülük büyük kültürün küçük kültürleri kucaklaması değil, onları kendi uydusuna dönüştürmektir. Çokkültürlülük, sömürge sonrası kültürlere “yumuşak gücün” uygulanmasıdır. Mesela Azerbaycan’ı cezalandırmak istiyorsanız, bu ülkeyi bir Ermeni filmi ödüllendireceğiniz etkinliğe davet bile etmiyorsunuz. Onu kültürel kimliği olmayan bir ülke kompleksine sokarak cezalandırıyorsunuz! Ya da İran kültürü geçmişinden uyanmasın ve kendini yenilemeyi düşünmesin diye ödüle aşeren İranlı yönetmenlerin aile gelenekleri ve İran mantalitesine nostaljiden yola çıkarak çektiği filmlere Batı’nın en prestijli ödüllerini veriyorsunuz.
Batı düşüncesine göre, modernizm neredeyse Batı’nın ulusal bir değeridir. Yalnızca Batı ve onun gizli kolonileri modern kültürün yaratıcıları olabilir. Diğerleri egzotiktir ve egzotik kalmalıdır. Batı, özellikle Müslüman Doğunun modern yüzünü beğenmiyor. Sen onun için muğam söyleyen, halay çeken, halı ören egzotik bir kültüre aitsin ve onun iradesini kabul etmezsen öyle kalacaksın. Bir Müslüman modern bir kültür yaratamaz ama geri kalmışlığı en prestijli ödülü hak eder.
Örneğin günümüzde Batı’yı kızdıran Türkiye, sadece onun iradesini kabul etmemekle kalmayıp, aynı zamanda bu defa kendi başına bir şekilde Osmanlıcılığı modernleştirmek için gayret gösteren Türkiyedir. Modernizmden uzak, klasik Osmanlıcılık, Batı’nın bugün “hayran olduğu” gün batımı güzelliğidir. Aşağıda bu postmodern hayranlığın örneklerini göstereceğim.
Bazen Azerbaycan’da insanlar Batı’nın muğama olan hayranlığından bahsediyor. Batı’nın postmodernist muğam sanatçısı Alim Gasimov‘un muğamına atfettiği değer, aktörlerinden ve dekorundan ötede çok az çağdaş yanı olan çağdaş İran sinemasına atfettiği değer ile aynıdır. Aslında Batı, muğama değer vererek, bizi modern kültürün sorunlarından ve temalarından uzak, modern öncesi bir ulus olarak küçültmeyi hedefliyor. Mesela Batı’da Azerbaycan’ın modern senfoniler bestecisi Fikret Amirov‘u üç veya beş müzisyen hariç kimse tanımıyor, tanısa bile Azerbaycan kültürüne örnek göstermez. Çünkü Fikret Amirov bir modernist. Hem de Batı kültürünün dışında bir modernist.
Modern Azerbaycan sanatı, Batı’nın etkisiyle Türkiye’de bile genellikle “Anonim” adı altında sunulmaktadır. Modern olanlarımıza kendimiz de sahip çıkmaya pek meraklı değiliz.
Afrika halklarına da aynı Avrupamerkezli yaklaşımı görebiliriz. Saksafon çalan bir Afrikalı, ulusal vuvuzelasını eline alana kadar kendi başına çalıp oynayacaktır.
Postkolonyal ülkelerdeki sanatçılar için Batı’ya kolay açılan bir kapı var – postmodernizm. Yani, bu ülkelerin yeniden yapılandırılmış (dekonstruktion) işlevselliğini yitirmiş geçmişi. Postmodernizmi eleştirenlerin bir kısmı, onun kolonyal öngörü ve cehalet üzerine kurulu olduğunu savunur. Postmodernizm modernizmin kendisini ötekinden arındırma, ötekini ötekisi olarak tutma girişimidir. Ali Artunun bir yazısından hatırladığım deyişlə, postmodernizm, Batı modernizminin bir tür kamuflajıdır, postkolonyal ülkeleri daha kırk yıl premodern dönemin çöllerinde dolaştırma güdümüdür. Postmodernizm, Lyotard‘ın belirttiği, “postmodern kuşkusuz modernin bir parçasıdır. Postmodernizm modernizmin sonunda değil doğuşundadır” tezine Edward Said‘in verdiği addır; Modern oryantalizm. Postmodern sanatçı, aslında ülkesinin Batı’nın gözündeki geleneksel, muhafazakar, taklidçi yüzünü koruyor. Edward Said, “Oryantalizm” kitabında da Doğu’nun bu şekilde takdimatına yönelik Batı’nın oryantalist çabalarına geniş yer ayırdı.

“Emevi Cami’nin Kapısında” Alman ressam Gustav Bauernfeind (1848-1904) tarafından 1890’da yapılan yağlıboya tablo. Bu tablo Ortadoğu temalı resimlerin en başarılı örneklerinden biri olarak kabul edilir. 24 Aralık 1904’te Kudüs’te ölen Gustav Bauernfeind, en ünlü Alman oryantalist ressamdır.
Doğu’yu Batı’da temsil eden Orhan Pamuk‘un Osmanlı İstanbul’u ile ilgili nostaljik romanları, Elif Şafak‘ın minyatür düz yazısı, Amin Maalof‘un “Doğu Limanları”, “Semerkant” gibi Orta Çağ Doğu yaşamına dönen eserleri, Alim Kasımov’un serbest muğamları evcilleştirdiği, “adam ettiği” Doğu’yu bu defa aynaya bakmaya zorlayan modern Batı’nın gizli bir siparişidir. Ve gördüğümüz gibi, en büyük tirajı ve en prestijli ödülleri hak ediyorlar.
Postmodernizm Batı’lının görevi, Doğu’lunun ödevidir.
Sonuç olarak postmodernizme bayılan Müslüman Doğu, Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” dediği şeye katılmadan meydanı Çin’e devretti.
Bir sonraki “komünist blok”a, daha güçlü ve daha modern olana.
Bu arada, eski zamanlarda da Akdeniz’in doğu kıyısında Mısır, Sümer ve Hint medeniyetlerinin çatışmasından ilk modernistler -peygamberler- zaferle ayrılmışlardı.
Aqşin YENİSEY

Son Yorumlar