Aslında Köln’den, Almanların “Niederterrassen Ebene” dedikleri Ren Nehri’nin kıyısındaki ovadan yola çıkmıştım ama bir kaç günden beridir Yahya Kemal’in Üsküp şiiri dilimde pelesenk olduğu için içinde Şar Dağları olan şiiri tekrar edip duruyordum:
“Üsküp ki Şar Dağı’ında devamıydı Bursa’nın
Bir lale bahçesiydi dökülmüş temiz kanın.”

Üsküp
Üstad on üç yaşında Üsküp’ü terketmiş. Annesi Nakiye Hanım veremden ölünce onu Üsküp toprağına emanet edip Selanik’e gitmiş babasıyla. Ama gözleri ve gönlü hep o topraklarda kalmış. Puslu bir Köln sabahında yola çıktığımızda dilimde akşamdan kalma Üsküp şiiri yol boyu bizi takip edip durdu.
Sekiz saatlik yolculuktan sonra Viyana’ya vardığımızda bir hayli yorulmuştuk. Viyana bizim yaralı yerimizdir. Osmanlı’nın Avrupa’da ilk büyük yenilgisi ve geri çekilişidir.
Prof. Kemal Çiçek’e göre, İkinci Viyana seferi ve bozgunu hem Osmanlı hem de Avrupa tarihi için bir dönüm noktası olmuştur.
Yolculuk yorgunluğu üzerimizde yattık, uyuduk. Sabah erkenden savunmanın yapıldığı Kahlenenbergerdorf’a gidecektik.
Aslında tarihçilere göre Sultan IV. Mehmed Viyana savaşına razı bile değilmiş. Kara Mustafa Paşa amacına ulaşmak için yeniçeri ağası Bekri Mustafa Paşa’yı padişaha karşı kışkırtmıştır.
Sabah erkenden yola koyulduk. Osmanlı’dan buralarda her köşede bir iz kalmış. Daha doğrusu Avusturyalılar o izleri dikkatle korumuş ve bunu sanat ve turizme dönüştürmüşler. Binaların üzerlerinde kâh uzun saçlı, sarıklı bir Osmanlı askeri resmedilmiş, kâh o dönemde meşhur Türk hilaline nispet olsun diye zafer ekmeği croisant (Ay çöreği) hazırlayıp dağıtan fırıncıların hatırasına bir levha koymuşlar. Karlplatz’da Tarih Müzesi’inde savaştan kalmış birbirinden ilginç eşyalara rastlamak mümkündür. Zaten girişte sizi bir ay yıldız karşılıyor.Sonra çadırlar, kılıçlar, oklar, zırhlar… Sievering caddesinde bir binanın ön cephesinde Osmanlı askerlerinin attıkları taş gülleleri sergiliyorlar. Binanın adı da zaten ‘Dreikugelhaus’ yani üç kurşun evi… Sterngasse’de ise bir kahvenin dış cephesine 36 kilo ağırlığında bir Türk güllesi asmışlar.

Karlplatz Tarih Müzesi
Viyana Türk istilasından kurtuluşundan tabii ki gurur duyuyor ve bunu her yerde de yeni nesillere hatırlatıyor. Kimi tarihçiye göre yenilginin sebebi Kırımlı Murad Giray Han’dır, kimine göre ise sebep, Kara Mustafa Paşa’nın gururu ve kibridir. Zaten o gurur, yenilginin ardından Belgrad’da VI. Mehmed’in fermanı ile tamamen yok olur. Rivayete göre Almanlar ilk kez kahve ile o savaşta tanışmışlardır. Çadırlarda buldukları torbaları merakla hançerledikçe dışarıya kokusunu ilk kez hissettikleri kahve akar ve irkilirler. Ne ise… Kahvemizi içip Belgrad’a doğru yola koyulduk. Kulaklarımızda kılıç-kalkan sesleri ve Allah Allah nidaları…Bu yollardan yüzyıllar önce yiğit askerler sesleri dağlarda yankılanan marşlar söyleyerek geçmişler. Biz de öyle yaptık.
Belgrad Sırpça “Beyaz Şehir” demek. Sırplar şehrin kuruluşunu milattan önce altıncı yüzyıla götürüyorlar. Öyle veya böyle 3 milyona yaklaşan nüfusuyla Avrupa’nın en büyük şehirlerinden birisidir Belgrad. Sava ve Tuna nehirleri burda birleşir ve bir plato meydana getirirler. Buraya Türkler ilk kez 28 Ağustos 1521’de gelmişler. Kanuni Sultan Süleyman Belgrad’ı bir aylık kuşatmadan sonra Sırplardan değil Macarlardan almıştır. Çünkü o dönemde Belgrad Macar Krallığı sınırları içindeydi. Kanuni’nin elçisi Macar Kralı II. Lajos tarafından hakaret görmüş ve katledilmiştir. Macarlar bununla kalmayarak Osmanlı sınırlarına saldırınca Kanuni Sultan Süleyman 18 Mayıs 1521’de İstanbul’dan yola çıkar ve 28 Ağustos’da Belgrad fethedilir.

Belgrad
Belgrad geniş caddeleri, tarihi yapıları ve kocaman heykelleri, sokakları dolduran uzun boylu insanlarıyla canlı bir şehir. Otelimiz şehrin biraz dışında. Belgrad’a erken vardığımız için biraz dinlenip hemen şehre çıkıyoruz. Taksiler çok ucuz. Hedef olarak belirlediğimiz ilk yer Bayraklı Cami… Bu cami 1575 yılında yapılmış ve bugüne kadar başı beladan kurtulmamış. Belgrad Pasarofça antlaşmasıyla Avusturyalılara bırakılınca 22 yıl kilise olarak kullanılmış. Belgrad geri alınınca tekrar cami yapılmış.18 Mart 2004’de Kosova olayları başlayınca Sırplar tarafından yakılmıştır. Sonradan tamir edildi ve ibadete açıldı. Osmanlı döneminde Belgrad’ta yapılan 250 camiden günümüze kalan tek cami Bayraklı camisidir.10,2 m.lik kubbesi ve kısa minaresiyle yol kenarında mahzun mahzun duruyor ve bizim gibi onu ziyaret edenlerle şenleniyor.
Belgrad’ın en büyük caddelerinden Alexandra Bulvarı gece ve gündüz kalabalık. Bulvarın sonunda tanıdık bir isim karşılıyor bizi: Taş Meydanı… Adı aynen korunmuş. Meydandaki park, Belgrad’ın en büyük parkıymış ve burada Osmanlıların taş ocağı varmış. Osmanlıya karşı ilk ayaklanan kefere Karayorgi de karargahını burada kurmuş.

Bayraklı Cami
Belgrad’da 1783 yılında yapılan Şeyh Mustafa Türbesi de nedense ayakta kalabilen bir kaç Osmanlı eserlerinden biri. Yeşile boyalı türbe Öğrenci Parkı’nın hemen karşısında. Demir parmaklıklarla çevrili türbeye Sırplar da saygı gösteriyorlar.
Planımızda Mora Fatihi Ali Paşa’nın türbe ziyareti de olmasına rağmen havanın bozması nedeniyle oraya uzaktan bir fatiha göndererek ayrılıyoruz Belgrad’dan. Yönümüz Üsküp’e doğru. Üstad Yahya Kemal Beyatlı, Üsküp’ü hep hüzün ve hasretle hatırlarmış. Annesi Nakiye Hanım ünlü divan şairi Leskofçalı Galib’in kıza kardeşiymiş ve gencecik yaşında vereme yenilmiş. Yahya Kemal meşhur ‘Kaybolan Şehir’ isimli şiirinde o ölümü bakın nasıl anlatmış:
“Üç şanlı harbin arşa asılmış silâhları
Parlardı yaşlı gözlere bayram sabahları.
Ben girmeden hayâtı şafaklandıran çağa,
Bir sonbaharda annemi gömdük o toprağa.
İsâ Bey’in fetihte açılmış mezarlığı
Hulyâma âhiret gibi nakşetti varlığı.”

Üsküp
Belgrad-Üsküp arası 435 kilometre. Beş saatlik bir yolculuktan sonra öğle vakti vardık Üsküp’e… Etrafta Şar dağlarını aradı gözlerim… Sonra da camileri….Ama çok şiddetli yağan yağmur bütün keyfimizi kaçırmıştı. Arabayı büyük bir zorlukla sürüyor ve bütün dikkatimi yola veriyordum. Yolculuk boyu bir şey yemediğimiz için açlık da bir yandan canımızı sıkıyordu. Her yerde bir lokanta aradık ama bulmak ne mümkün…Yıllarca süren sosyalist sistem Üsküp’ü tamamen değiştirmiş ve tipik bir Sovyet şehri haline sokmuştu. Caddeler geniş, binalar çirkin ve insanlar asık suratlıydılar. Ana caddelerde bir hayli kumarhane çarptı gözümüze. Her yere göze sokarcasına sanat değeri olmayan heykeller dikmişlerdi.Bir kaç kişiye sora sora zor bela bir lokanta bulduk. Sahibi Üsküp’lü bir Türk olan “Destan” restoranda büyük bir iştahla köfte yedik. Havanın berbat oluşu bütün keyfimizi kaçırmıştı. Oysa bir kaç yıl önce Üsküp’ün Türk çarşısında gezmiş, bahçesinde fıskiye olan bir restoranda Balkan kebabı yemiştik.
Yemekten sonra Selanik’e doğru yola çıktık ve dilimizde Üstad Yahya Kemal’in hasret şiiri:
“Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin
Üsküp bizim değil? Bunu duydum, için için.
Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir!
Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!
Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.”

Aristotales Meydanı
Makedonya’nın yolları ülkenin de yoksulluğunun göstergesi gibi…Asfalt yollar yer yer bozuk. Yunanistan’a yaklaştıkça yollar daha da berbat halde. Arada bir Türkçe isimli kasaplarla karşılaşıyoruz. Ya da uzaktan bir minaresi görünen camilerle… Sırbistan’dan beri hep yeşilin içindeyiz. Balkanların yüksek dağları ve yemyeşil ormanları buralarda. Akşama Selanik’e varıyoruz. Otelimiz Aristoles Meydanı’na yakın. Sonradan öğreniyoruz ki Yıldırım Beyazıt döneminde, yani 1426 yılında yapılmış” Bey Hamamı” da buradaymış. Selanik’in en büyük caddelerinden Etnatiaya bakan Bey Hamamı 1968 yılına kadar “Cennet Hamamı” adıyla kullanılmış. Evliya Çelebi’miz de bu hamamdan bahsetmiş ve “Bu hamamın diğer hamamlardan üstün olduğunu” yazmış.
O gece otelde deliksiz bir uyku çektik desem yeridir.Yol yorgunluğu ancak uzun bir uykuyla giderilebilirdi. Ertesi gün kahvaltıdan sonra Selanik’de Bey Hamamı’nın önünden geçerken derin bir ah çekmiştik. Bu belki de geçmişe duyulan bir özlemdi. Bey Hamamı kapalıydı ve çok bakımsız görünüyordu.Önünde bir kaç kez sağa sola gittikten sonra Arapça kitabesini gördük. Yapılan tercümeye göre kitabede şöyle yazıyormuş:
“Bu mübarek binayı yapan, Müslümanların imamı, gazilerin ve mücahitlerin Sultanı Sultan Murad oğlu Sultan Mehmed oğlu Bayezid Han. Allah mülkünü ve devletini zamanında kıyamete kadar sonsuz kılsın. Yapı, sekiz yüz kırk (1426)Hicri yılının Cemaziyel-ula mübarek ayında tamamlandı.”

Selanik
Selanik, tam dört asır Osmanlı hakimiyetinde kalmış. Bursa, Edirne, Konya gibi bir Türk şehriymiş. Mamur, zengin ve canlı.1912’de askerler de politika pisliğine bulaşınca Tahsin Paşa bir kaprisle şehri Rumlara bırakmış.Yazılanlara göre tek kurşun atmadan… Şehirde bini subay olmak üzere 40 bin Türk askeri varmış. Aptalca bir anlaşma ile şehri düşmana teslim ediyorlar. Rumlar şehirde bulunan 83 caminin hemen hemen tamamını yıkıyorlar. Onların yanısıra mektepler, medreseler, çeşmeler, sebiller… Hepsi yok ediliyor. Atatürk’ün doğduğu evin bulunduğu bölgeye eskiden Türk mahallesi deniyormuş. Burada 1917 yılının Ağustosunda büyük bir yangın çıkıyor, 32 saat sürüyor ve koca mahalle 9500 ev, 4096 dükkan, 11 cami, 16 sinagog ve iki kilisesiyle birlikte yanıp kül oluyor.
Selanik Yahudileriyle de ünlü bir şehir.1492’de II. Beyazıd, İspanya’da yok edilmek istenen Yahudileri gemilerle Selanik’e taşıtıyor. Bir anda zenginleşiyor şehir.

Kavala
Aristoles Meydan’ı Selanik’in en canlı ve kalabalık meydanı. Oradan denize doğru gidildiğinde göz alıcı yalılar sıra sıra dizilmiş. Kim bilir hangi zengin Yahudi veya Türk tarafından, hangi ümit ve hayallerle yapılmışlar. Hiç birinin esamisi okunmuyor artık. Denizin sahiline yakın bir yerde eski çeşmeye takılıyor gözlerimiz. Musluğu kırık. Gönlümüz gibi. Tek bir minare göremeden ayrılıyoruz şehirden. İstikamet İpsala… Türkiye yakıcı ve cazibeli bir sevgili gibi bizi kendisine çekiyor. Artık ne minaresiz Selanik’i düşünüyoruz ne de Rumeli türkülerini. Önümüzdeki Türkiye’ye en yakın şehir Kavala var. Ama nedense Kavala’yı merak bile etmiyorum. Nasılsa buradan, kimine göre Arnavut, kimine göre Türk olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa adında biri çıkmış ve yıllarca Osmanlıyı uğraştırdıktan sonra Mısır’ı Osmanlıdan kopararak kendi adına 250 yıl devam eden bir hanedan kurmuş. Belki de bu nedenle Kavala yazan levhaya bakmıyorum bile. Türkiye uzaktan bir güneş gibi parlıyor ve yüreğime, dilime Nazım‘dan şiirler dolduruyor.
“Sen şimdi yalnız saçımın akında,
enfarktinda yüreğimin,
alnımın çizgilerindesin memleketim,
memleketim,
memleketim…”

Orhan ARAS

Son Yorumlar