Tolstoy “Savaş ve Barış” romanının bir yerinde savaşa katılmayanların durumlarını çok ince bir alayla dile getirir:
“Zafer kazanmak barut kokusu almayanlara herhalde çok kolay geliyordur.”[1]
Karabağ’da kırk günden fazla süren son savaş, gencecik insanların bir gül gibi topraklara düşüşleri, acılar, anaların gözyaşları ve ardından acımasızca yapılan yorumlar aklıma hep Tolstoy’un o sözlerini getirdi.
Türk edebiyatının önemli kalemlerinden biri olan Halide Edip Adıvar 1919 yılında İstanbul’daki işgali protesto için mitinglerde yer alır, ateşli konuşmalar yapar ve ardından da gizlice Anadolu’ya, Mustafa Kemal‘in yanına gider. Ankara’da yazdığı cesurca yazılar ve cephelerdeki çabalarından sonra Atatürk ona onbaşı rütbesi verir. Atatürk gibi bir şahsiyetten “onbaşı” rütbesi almak kolay olmasa gerek!
Bu cesur romancı şehit olan askerlerin son anlarında yanında bulunur, onların ellerini tutar, onların son sözlerini sonradan yazacağı romanlarda dile getirir. O günleri anlattığı “Ateşten Gömlek” romanında şöyle bir cümlesi okuyucularının zihnine kazınır:
“Ateşten gömlek giyenler, sıcağın ısıttığı kadar yaktığını da bilirler.”
Yürekleri yanmayanlar bu sözü anlayamazlar.
Halide Edip günü gününe yaşadığı savaşta bir şehidin duygularına da tercüman olur:
“Darılma İhsan kardeşim! Senin göğsün bir defa kanadı. Bak, benimki mezarın öbür tarafında da, toprağın altında da, senin ayak ucunda da her an kanayacak… Bu kadın gibi, çocuk gibi, gül yaprağı gibi bir şey… Bana darılma!”
Savaştan sonra binlerce insanın yüreği her an kanayacak, gözyaşları her seste akacaktır. Savaşlar bu nedenle kötüdürler. Bu nedenle ömrü savaşlarda geçmiş Atatürk “Zorunlu olmadıkça savaş bir cinayettir,” demiştir.
Savaş her şeyin ne başıdır ne de sonu. Savaş bazen bir Gordion düğümü gibi problemi ortasından keserek çözebilir. Bazen ise yeni savaşların, problemlerin, acıların başlangıcı da olabilir. Bu nedenle, özellikle Azerbaycan basınında okuduğum yorumlar, eleştiriler, kızgınlıklar gerçek bir analizden daha çok bana savaş edebiyatı yapılıyor gibi geldi. Elbette savaşın edebiyatı da vardır. Bunu eli kalem tutan yazarlar yapacaktır. Ama siyasi yorumcuların veya savaşla ilgili hiç bir bilgiye sahip olmayan insanların iddialı yorumları suya yazı yazmak gibi bir şeydir ve halkın zihnini bulandırma tehlikesi de vardır.
Savaşta insanlar kanlarını dökerler, canlarını verirler. Geride bir gurur hissi olsa da yüreklerde derin ve dinmez bir acı bırakırlar. Bu nedenle savaş övgüsü yapmak, “ölsün şunu da kazanalım” demek ne şehit olmayı anlamaktır ne de yüreklerdeki derin acıları derk etmektir.
Savaş bitti. Veya yeniden başladı. Çünkü komşu kendisini “aziz” ve “kutsal” gören bir hastalığa yakalanmıştır. Onların büyük bir kısmına göre dördüncü yüzyılda nerede bir taş varsa onlara aittir ve kutsaldır. Bu hastalıklı bakışla tarihi tersine çevirmek istemektedirler. Bu “kutsallık” hastalığına göre Türkiye’nin yarısı, Gürcistan, Azerbaycan, İran’ın bir kısmı onlara aittir. Bu hastalığı iyileştirecek ilaç ne yazık ki daha bulunamadı. Çocuklarını, barışla, adaletle eğitmeyen ve okulunu, kilisesini kinin, nefretin merkezi haline getiren bu zihniyet aynen Haçlı seferlerinde veya şimdiki DAİŞ’te olduğu gibi sürekli bir “kutsal savaş” sürdürmek arzusundadır. Dini veya ırkçı faşizm dünyanın başına gelen en büyük belâdır.
Azerbaycan bu zihniyetle mücadele ettiğinin farkında olmadan belki de savaş bitmeyecektir.
Kazanımlara gelince…
Elbette ki herkesin gönlünde hâtırası, aşkı yer etmiş Şuşa gibi şehirlerin, köylerin yeniden alınması ve o bölgelerde yakılmış, yıkılmış baba yurtlarını ziyaret edenlerin sevinçleri, gözyaşları, gönül sözleri büyük kazanımlardır. Ama en büyük kazanım, Azerbaycan gençlerinin yüreklerini dolduran özgüven duygusudur. Bir millet olma, yeniden kucaklaşma, yaraları beraber sarma, şehit analarının, babalarının gözyaşlarını beraber silme bir halk için en büyük kazançtır.
Bu duygularla insanlar yaşadıkları hayatı tekrar gözden geçireceklerdir. Yeniden doğmuş gibi, güneşin sıcaklığını, suyun serinliğini, ekmeğin bereketini yeniden gönüllerinde hissedeceklerdir.
Eğer bu yeniden doğuş, topluma merhamet, dayanışma, adaletli bir hayat getirecekse ve insanlar el birliği ile sömürüye, zulme karşı duracaklarsa o zaman Kafkasya’da Azerbaycan sarsılmaz bir kale gibi yükselecek ve dünyaya geçmişte olduğu gibi büyük sanatçılar yetiştirecektir.
Orhan ARAS
[1] Tolstoy, Savaş ve Barış, sayfa 231

Son Yorumlar