Son yıllarda şiir, öykü ve deneme çalışmalarımı biraz ihmal edip özelikle öykü ve roman incelemeleri üzerinde yoğunlaştım. Bu durum biraz da zorunluluktan doğdu. Zira, ilminden müstefit olduğum bazı hocalarımın önerisiyle, zaman zaman editörük çalışmaları da yapmaktayım. Son birkaç yıldır -özellikle öykü türünde- yüzlerce metin okudum, inceledim diyebilirim. Bu yazıların küçük bir kısmı yayımlandıysa da henüz gün yüzüne çıkmamış epeyce metin de var dosyalarda.
Bu çalışmalardan sonra Türk öykücülüğündeki son durumu şöyle özetleyebilirim:
Öykü yazarları da şairler gibi belirli bir mektebe bağlı olmayıp daha ziyade yayınevi bünyesinde, bir dergi etrafında ya da hemşehricilik boyutunda örgütleniyor.
Eski ustalar gibi romantik tarzda yazanlar; bu yazarlar daha çok, emekli heveslilerden oluşuyor ve genellikle yaşadıkları bir hatırayı öykü türüne dönüştürmeye çalışıyor. Bu dönüştürme sırasında birtakım acemilikler de yapanlar yok değil hani. Örneğin, malum yazar o hatırayı gençliğinde yaşadığı hâlde, öykü olarak bugüne uyarlayınca, kimi “zaman sorunsalları” ortaya çıkıyor metinde. Bundan elli yıl önce yaşanmış bir olaydan söz edilirken günümüz teknolojik gereçleri ya da iletişim araçlarından söz etmek komik kaçıyor.
Görece bu tecrübeli yazarlarda hamasi bir söylem ve okura ders verme gayreti seziliyor. Zaten çoğu emekli öğretmen… Onlar, klasik “giriş- gelişme- sonuç” (durum hikâyesi) ya da “serim-düğüm-çözüm” (olay hikâyesi) planlara sıkı sıkıya bağlı kalıyorlar.
Daha çok post-modernizme özenen genç yazarların hikâyelerinde ise serbest şiirdeki saçmalama özgürlüğü sonuna kadar geçerlidir. Yazar, âdeta tüm toplumsal değerleri yıkmak için görevlendirilmiş gibi, her türlü geleneğe, alışkanlığa, toplumsal yapıya, devlet kurumlarına hatta kendi kendisine bile anlaşılmaz bir saldırı içindedir. Bunları yaparken de felsefeden, mitolojiden, sokak ağzı lümpen söyleşilerden (küfür ve argo) faydalanmaktadırlar. Tabii içlerinde bu işi sanatsal düzeyde yapanlar da yok değil. Onların da ilham kaynağı çoğunca; Jorge Luis Borges, Gabriel García Márquez, Saramago; Türk yazarlardan Orhan Pamuk, Elif Şafak, Murathan Mungan ve özellikle Oğuz Atay‘dır. Bir kısmı da Hasan Ali Toptaş çizgisinde şiirsel bir dil kurmaya çalışıyor metinlerinde.
Genç öykücülerin bir kısmı da çevrelerinden duyulmadık hurafeler, garip gelenek-görenekler ya da enteresan olayları derleyip novella tadında uzun hikâyeler yazıyor. Fakat belli ki bu ürünler, bu gruba giren yazarların ilk ve son bir atımlık barutudur. İlk kitabı ödül alan birçok öykücü, ardılı kitaplarda o başarıyı bir türlü yakalayamıyor. Bu da edebiyatımızda ne yazık ki “uzun soluklu olamama”nın bir göstergesi. Bu başarısızlıkla paniğe kapılan yazarlar bir kapalı devre klan sisteminde sürekli birbirlerini övüp duruyorlar. Hatta yetkin olmayan o öyküleri edebiyatımızın amiral gemileri olarak bilinen dergilerde de hatıra binaen yayımlatıyorlar. Kısacası yeterince altyapı ve tecrübe edinmeden sahneye fırlayan bu gençler ne yazık ki bir fasit dairede dönenip duruyorlar.
Toplumsal gerçekçi yazarların çoğu eski tüfek devrimcilerdir. Onlara göre sanatın toplumsal bir işlevi olmak zorundadır. Dolayısıyla öykü yazarının duruşu muhalif olmalıdır. Bunlar, toplumun aksayan yönlerini; özellikle devlet-toplum ilişkisinde ezilenleri, küçük insanların açmazlarını dert edinir. Yazdıkları her şey çevremizde gördüğümüz, yaşadığımız doğal olaylardır. Post modernistler gibi ders verme kaygıları yoktur ama Balzac‘ın, “Roman sokakta gezdirilen bir aynadır, sokakta ne varsa onu yansıtır.” dediği gibi, bu yazarlar da topluma ayna tutar ve olanı biteni, yaşananı okura gösterirler.
Yukarıda sayılanların dışında elbette ki bu kategorilere girmeyen kimi marjinaller de vardır. Onların bir kısmı kimi uç siyasi angajmanları benimseyen ya da LGBT, cinsel devrim saplantısı, feminizm ve hayvan hakları savunucularıdır. Onlar için de önemli olan, edebiyat yapmaktan ziyade savundukları görüşleri halka duyurup taraftar toplamaktır. Yine bu grubu da büyük dergiler ve yayınevleri desteklemektedir.
Bunların dışında bir de sanata, özellikle öyküye aşık olan sevdalılar vardır. Onların derdi kendi kendileriyledir. Yazdıkları metinleri alabildiğine sanatsal öğelerle işlemeyi öncelerler. Onların hayali, Türk edebiyatında iz bırakmaktır. Bu yüzden de çok fazla ürün vermez, her öykülerini kılı kırk yararak oluştururlar. Gerçek okurun gönül telini tıngırtadan öyküler de bunlardır. Onlar ki Refik Halit‘in, “Eskici” adlı öyküsünde ve Ömer Seyfettin‘in, “Kaşağı”sındaki o son sahneler için ya da Sait Faik‘in, “Son Kuşlar” hikâyesinde, kuşu çekilen gökler için söylediği, “Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.” dediği o son sahnelerde ağlayabilen insanlardır.
Samle ÇAĞLA

Eline sağlık Samle