Son Olmasın

“Son Olmasın” la başlayan bir hikâyem olmamıştı hiç. Hiç… Naz makamındaydın. Bütün kuşları toplayıp gitmiştin. Baharımızı alıp götürmüştün bizden. Kaşanene. Afitab-ı temmuz idi.  Sıcaktı…  Kır çiçeklerini örtmüştün üstüne. Üşüyordun yine de. Bir Şehrazat masalı dinliyordun. Kalbini sıvazlıyordu karıncalar, ateşine su taşıyorlarken. İnciniyordun karıncalardan. Ah!…

Ah demek Allah demekle birdi, bilirdim. Ah! Allah. Kalemin cezbe hali, bin günaha bir ah, bir ah’a ah ki ne ah… Ruhumuzu kalıp kalıp eriten hazin, içli bir türkü, yüzümüzü ağartan sessiz yakarıştı bize, o bir ah… Tedbir, bozmazdı takdiri. Bozamazdı. Ben hiç gitmeyi bilemedim kendime. Şiir, sığınağımdı, kanadımdı, Hiramdı. Suya verdi Molla Kasımlar. İnsan, kanıtlarla yaşardı. Oysa ben kanatlarla yaşıyordum. Vahaydım. Tek ve tenha. “Bir şehir kadar kalabalıktı, yalnızlığım.” Ve dünyanın öbür ucu çok yakındı bana kalabalık yalnızlığımda. Uzağın adı vardı lugatta. Bize sanı olmayan, şanı olmayan bir hurafe yalnızca.

İsa’yı gören bir zeytin dalı olsaydım ellerinde. Gökten yere düşseydim.  Ak alınla toprağa… Bir zeytin ağacının toprağı olsaydım.  Protokolü en güzel, en içten sagularla uğurlasaydım aşksız insanlar yurduna. Bir derviş hüneri ile seyretseydim suretinde, hiçliğimi. Ve bir zeytin yaprağının düşmesi gibi dalından, düşseydim çölüne. Çığlık çığlığa… Dilsiz bir zeytin yaprağı neler fısıldardı, kalbini tavafsız bırakan sağır insanlara? Bir gömünün başında, hazinenin peşinde, sa’yı zebercet mübareklere…

Son olmasın, diyordu vakur adımlarla, bir miraç yürüyüşüne çıkan kalemim. Son olmasın, gücü geliyordu yüreğime. Zeytin yaprakları gülümsüyordu, berceste bir mısra gibi. Seda gerekmez diyorlardı, sessizce. Kalemin anlatamadığını süz, yeter, diyorlardı satır, satır.

Göğümde dur, öylece. Başaklar filizlensin göğsünden. Güneşi avuçla, Müslüman yüreğinle Kâbe’de. Cürmüme bakma. Hadsizliğime de… Gök kapılarından her gece kızıl kıyametler kopar içimde ve ben yine de dalarım tatlı rüyalara. Seher vakti, gözlerimin daldığı yerde, gülşende, bülbülün kanının misk ü amber kokusunu duyarım, gül kokularıyla. Lebbeyk nidalarıyla.  Nasıl da durulur kelimelerim bir anda. Adını anınca. Ama adını anmaya muktedir değilken daha her gece bir güneş doğar  adına, parmaklarımın ucundan. Leylasız ağlarım. Mecnunsuz ağlayan Leylalarla, uykusuz ve çölsüz… Mecnunlar da Leylasız ağlar durur divanda. Leyla, çöldü ama çöl olmadı, çölde olmadı hiç. Seraptı… Gözlerine hep akşam düştü. Kapkara. Gam… Cemre düşer gibi. Baran düştü ve matemi ehl-i derdin. Hazan düştü, ilk baharda mevsimine. Yerle yeksan kırgın ikindiler, mahmur gözlerle hep öteleri aramalar, kendini avutmalar, şahlanışlar. Billurdan, yakuttan, inciden kafesler.

Kerem et, Kerem gibi. Düğmesiz gömleklerden geçeyim, arınayım canımdan. Pak olsun tenim. Hüzün yağsın gönlüme. Hüzün, berekettir ömrümüze. Kandilidir, çile-hanemizin. Çilemizin tacı.

Hani  bir gün Mecnunluğa öykünüp Kâbe’ye gitmiştim. Aşk belasına düşmek istemiştim Allah’tan. İnşirah doğmuştu içime. Dünya, dar gelmişti gönlüme. Çöle düşmüştüm ardından. Kabe mi kalabalıktı yoksa çöl mü, bilememiştim. Gözlerim masivayı görmez olmuştu. Kâbe’den çöle düşülmezdi. Çöl yazgısı, alın yazısıydı. Sızıydı. Kimseler bilmezdi. Taşlar bilirdi halimi. Taşlar, benim neyimdi? “Taş taş değil bağrındır taş senin/ Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin.” Taş… Ateşti. Bütün sermayesi buz olup da eriyen adamın hali gibiydi halim. Üç beş taş, üç beş satır…

Yüzünde gece gündüz hep aynı mahzun ifade… Karanlığı aydınlatan Kudret, vahyin gücü ile aydınlatıyor, en güzel kıssaları. Sesleniyorlar, sırça köşklerden. Gel, gir, diyorlar. Burası senin kuyundur. Kendi hasetten bataklıklarına çağırıyorlar, günaha çağırır gibi. Sırtımdaki ağır yükle, kalbimdeki ağrılarla zırhımı kuşanmışım, çıkrık olup bekliyorum eşiğinde.

Dünyada başımıza gelecek en güzel şey, ölmek. Bir kere değil, bin kere ölmek. İnsan ölecekse, böyle ölür, diye ünleyene dek tellallar, ölebilmek… Ölen, bedendir.  Ben hep böyle öleyim, bütün ruhumla. Binlerce kere aşk ile…

Son Olmasın. Sonu olmaz bu nevi güzellemelerin. Fermandır, ol Sultan’dan.  

Kelam-ı Kadim’in yurduna varayım, huzur vakti. Durayım. Susayım. Açayım ve okuyayım Mushaf-ı Şerif’ten. “Allah kuluna kafi değil midir?” Allah, bize kafidir!  Başa döneyim sonra. Son Olmasın’ a… Kerbela’ya düşmek gibi bir gönle girmek. Muharrem’i yaşamak gibi. Vurulması gibi bir ceylanın gözlerinden. Vuruldukça gençleşmesi, güzelleşmesi gibi Züleyha’nın. Sızlayan yaraların şifa bulması gibi e’s sükun ile, sözsüz ahitleşmeyle. Bazen, bir cümledir işte! Öylesine bir cümle… Bir ömre bedel…

                                                        Son Olmasın!…

  

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir